LEILA
Eylül 2025, Berlin Almanya
Çizim bilgisayarımın başında oturmuş tasarımlarımı yapıyordum. Yoğun çalışıyordum ve çalışmak da hoşuma gidiyordu. Şirketten kumaşlara dokunacak yeni desenlerim merakla bekleniyordu. Yaptığın işi birilerinin beğenmesi ve takdir etmesi paha biçilemez gerçekten.
Adım Leila. Yirmi beş yaşındayım. Tıpkı anneminkine benzeyen masmavi gözlerim olmasına rağmen saçlarımın rengi koyu kahverengi. Saçlarımın da anneminkiler gibi sapsarı olmasını isterdim. Genel olarak kökeni tamamen Alman olan çoğu yakınımızın saçları hep sarıdır. Bu yüzden bazen kendimi farklı hissettiğim olmuştur ama annemle aramızda çok derin bir bağ var.
Kendimi bildim bileli etrafımda sadece annem ve Maria vardı. Annem uzun yıllar boyunca bana tek başına bakmış. Ailesiyle görüşmüyor. Ne büyükannem ne de büyükbabam beni görmek istemişler. Doğduğumdan beri hem anneme hem de bana karşı öfke dolularmış. Annem biraz büyümeye başladığımda bu durumun babamdan dolayı yaşandığını bana anlatmıştı.
Onların onaylamadığı Türk bir adamla ilişkisi olmuş ama sonra devam edememişler. Sebebinin ne olduğunu ise her zaman geçiştirmiştir. Bildiğim tek şey Türk asıllı bir Alman oluşum. Babamın kim olduğunu, nerede olduğunu, yaşayıp yaşamadığını hiçbir şekilde bilmiyorum.
Annemin ailesi onu hiç affetmemiş ve Türk bir adamın kızı olmamı da asla kabullenememişler. Bu yüzden annemle ilişkilerini tamamen kesmişler. Maria ise annemin gençliğinden beri en yakın arkadaşı. Her şeyi beraber yaparlar ama annem içine kapanık ve sakin bir kadın olduğu için Maria’nın hızına genelde yetişemez. Maria Teyze yaşına rağmen enerjik ve yaşamayı seven bir kadın. Bu yönüne her zaman çok özensem de ben de annem gibi içine kapanık, işinden başka bir şey düşünmeyen bir tipim. Yalnız annemle aramızdaki en büyük fark, benim inatçı ve tuttuğunu koparan kişiliğim. Annem her şeyi oluruna bırakırken ben istediğim şeyleri gerçekleştirebilmek için gecemi gündüzüme katarım.
Çizdiğim desende düzeltmeler yaparken dağılan saçlarımı toparlayıp tepemde topuz yaptığımda kapının açılıp kapanma sesini duydum. Annem gelmiş olmalıydı. Bir işim var deyip çıkmıştı. Mesaj yazmış olmama rağmen cevap da vermemişti. Hızla kalkıp odamdan çıktım ve salona doğru ilerlerken sessizliğe anlam veremedim.
Annem genelde bir yerden geldiğinde hemen üzerini değiştirir etrafı toparlar mutfağa geçer, yerinde durmazdı. Ağır adımlarla salona girdiğimde annemi üstündeki ceketiyle salondaki koltukta öylece otururken buldum. Kolundaki çantasını bile çıkarmamıştı.
“Anne, iyi misin?”
Ben konuştuktan birkaç saniye sonra ancak bakışları beni buldu. Önce bir süre yüzüme baktı. Beni inceledi. Gözlerinin etrafı mı kızarmıştı?
“Anne ne oluyor? Beni korkutma.”
Bir anda yutkunup hafifçe öksürerek boğazını temizledi. Yüzüne gülümseyen bir ifade kondurdu ama gülümsemesi gözlerine kadar ulaşmadı. Ben anlardım.
“İyiyim tatlım,” dedi boğuk çıkan sesiyle. “Hastaneden geliyorum, yoruldum.”
“Hastane mi? Neden hastaneye gittiğini bana haber vermedin? Ben de gelirdim seninle. Neyin var?”
“Dur deli kızım. Bir şeyim yok. Rutin muayene için çağırdılar. Malum yaşlanıyorum.”
Yaşı kaç olursa olsun ben ona hiç yaşlılığı konduramıyordum. Bizim birbirimizden başka kimsemiz yoktu.
“Yaşlanmak falan yok. Sen hala çıtırsın,” dedim alaycı bir ses tonuyla. “Eee? Ne yaptılar yani?”
“Kan değerlerime baktılar. D vitaminim, B12, magnezyumum falan düşükmüş. Biraz gez, toz, eğlen. Güneş gör. Hep evde mi oturuyorsun dedi doktor. Kızdı bana.”
“Doğru söylüyor. Sadece ev işi yapıyorsun. Neden hiç Maria ile çıkıp gezmiyorsun? Kadın bu hayatı yaşıyor resmen!”
“Ben hayatı onun gibi yaşayamam. Kaç yaşına geldi, torunları var, hala nerede uyuyup uyandığı belli değil,” dedi gülerek.
Sonra biraz sessizce birbirimize baktık.
“Ben de o yüzden şöyle bir Türkiye seyahati yapayım diye düşündüm,” dedi usulca.
“Türkiye?” dedim hayretle.
“Ama sen hiç gitmek istemezdin?”
İçinde bir yerlerde orayla ilgili bir yarası olduğunu biliyordum. O yüzden dikkatli konuşmaya çalıştım. Annem gerçekten çok kırılgan bir kadındı.
“Artık seneler geçti. Sadece İstanbul’u görmek istediğimi fark ettim. Belki oradan da bir tatil beldesine giderim.”
“Tek başına mı? Ben de geleyim derdim ama hayatta izin vermezler. Bu hafta şirkete de gitmem lazım. Biraz daha ertelesen olmaz mıydı?”
“Olmaz!” dedi kesin bir ifadeyle. “Maria’ya söyledim ama bu hafta torunlarına bakma sırası ondaymış. Kızıyla arası bozuk, daha da bozmak istemiyormuş hanımefendi. Ben de kafamı dinlemek istiyordum zaten. Çekemem onu. Tek başıma gideceğim.”
“Emin misin?”
“Çok eminim. Hatta arayıp uçak bileti soracağım şimdi.”
Yerinden kalkıp odasına gitti ve kapısını sıkı sıkıya kapattı. Odasındaki banyoya girdiğini duydum. Biraz garip davranıyordu ama sebebini anlayamadım. Çaresiz gidip çalışmaya devam ettim.
Birkaç günlük hazırlığın ardından annem yola çıkmaya hazırdı. Son günlerde normale göre çok daha sessizleşmeye başlamıştı. Bu hallerini şüpheli bulsam da beni yolculuk heyecanı olduğuna ikna etti.
Uçağının saati geldiğinde vakitlice yola çıktı. Onunla havaalanına kadar bile gitmemi istemedi.
“Oturup işini yapsana sen! Koskoca kadınım. Biraz yalnız kalmak istiyorum!”
Kesin bir şekilde konuşmasıyla omuzlarım yenilgiyle düştü. Kapıdan çıkmadan önce gözlerime baktı uzun uzun.
“Seni bu hayattaki her şeyden daha fazla seviyorum. Bunu sakın unutma.”
“Ben de seni çok seviyorum. Bana saat başı mesaj atmazsan arkandan çıkar gelirim. Çapkınlık peşindesin sanırım. Çok gizemlisin bu aralar.”
Büyük bir kahkaha attı. “Keşke ben de Maria gibi çapkın bir kadın olsaydım ama artık geçti. Merak etme sadece kafa dinleyip geleceğim. Aklın kalmasın. Sana da resim atarım bol bol.”
“İyi yolculuklar anneciğim. Kendine dikkat et. Seni seviyorum.”
“Sen de kendine ve eve iyi bak. Gidince haber veririm.”
Ona el salladım ve kapıyı arkasından kapattım. İçimdeki sıkıntı biraz olsun dağılmıştı. Doğru söylüyordu. Onun da gezip tozmak, kafasını dinlemek hakkıydı. Yıllardır sadece ben ve bu evle uğraşmaktan başka hiçbir şey yapmamıştı.
*
Annemin gidişinin ardından bir hafta kadar bir süre geçti. Oraya gider gitmez hattını, internetini kullanabilmesi için operatöründen bilgi almıştık. Gittiği günden beri sık sık mesajlaşıp fotoğraf alışverişi yapıyorduk. Ama bugün hiç arayıp sormamıştı. Bir yanım bırak kadını rahat etsin derken öteki tarafımın içi içine sığmıyordu. Acaba iyi midir, hasta mı oldu diye düşünürken kafayı yiyecek gibi oluyordum. Kendimi sakinleştirmeye çalıştım.
“Daha sadece bugün yazmadı. Saçma sapan şeyler düşünüp durma Leila,” dedim kendi kendime.
Adım...
Arapça kökenli bir isim olduğunu biliyordum. Annem babam hakkında hiçbir şey konuşmak istemezken bana neden onun coğrafyasına yakın bir isim seçmişti hiçbir fikrim yoktu. Ne kadar sevgi ve şefkat dolu bir anne olsa da bazı sınırları vardı ve onları benim bile geçmeme izin yoktu.
Bu yüzden şu ana kadar babamla ilgili yaşıyorsa Türkiye civarında olma ihtimalinden başka hiçbir şey bilmiyordum. Aslında hakkımdı. Açık açık sormak, öğrenmek en büyük hakkımdı. Hatalar yapıldıysa bunlar benim hatalarım değildi. Ama annemi öyle çok seviyordum ki bir babanın eksikliğini hiç hissetmemiştim.
Annem, ailesinin yanından ayrıldıktan sonra Maria’nın oturduğu çevreye yakın bir ev tutmuştu. Zaman içinde de çalışıp didinerek bu eski evi yaşlı sahibinden satın almıştı. Çevremiz Türklerin yaşadığı kesime çok yakındı. Hatta bazı Türk arkadaşlarım bile vardı çocukluğumdan beri. Onlarlayken çat pat Türkçe konuşsam da evin içinde her zaman Almanca konuşurduk. Türkçeye içten gelen anlam veremediğim bir ilgim oluşmuştu. İster istemez dikkatimi çekiyordu. Tabii ki ana dilim Almanca hep daha önce gelir.
O gece gözüme uyku girmedi. Tam dalacak gibi olduğumda bir kabusla yerimden sıçrayıp uyanıyordum. Sonunda sabaha karşı tamamen sızmış olmalıyım. Yatağa girdiğimde ne olur ne olmaz diyerek en son sese aldığım telefonun rahatsız edici sesiyle yerimden fırladım. Ekranda +9 ile başlayan yabancı bir numara gördüğümde bir an dünyanın durduğunu düşündüm. Elim ayağım boşaldı. Soğuk soğuk terlemeye başladım.
“İyi düşün kızım. Belki telefonunu çaldırdı. Otelden falan arıyor.”
Annemi bekletmeden hemen telefonu açtım.
“Alo anne,” dedim panikle. Ağzımı bile toparlayıp doğru düzgün konuşamadığımdan emindim ama annem benim dilimden anlardı.
Karşıdan fazlasıyla kötü telaffuzlu bir adamın Almanca konuşan sesi geldi kulağıma.
“Merhaba, Bayan Lorenz ile mi görüşüyorum?”
“Evet, benim,” dedim hızla. “Annem nerede? Numaramı nerden buldunuz? Neler oluyor?”
Adam sıkıntılı bir nefes alınca kalbimde aslında anlamını bildiğim ama anlam vermek istemediğim bir yangının alevlendiğini hissettim.
“Çok üzgünüm Bayan Lorenz. Siz bu kadar uzak bir mesafedeyken böyle bir haber vermek istemezdim fakat dün gece annenizi bir trafik kazasında kaybettik.”
Kaybettik mi dedi? Yoksa hastanede falan mı dedi? O an anlam veremediğim bir konuşmanın içindeydim.
“Hastanede mi? Durumu nasıl?” diye sordum bir umut. Adam belki kötü Almancasıyla yanlış cümle kurmuş olabilirdi.
“Maalesef öldü, kaybettik,” diye yineledi adam iyice anlamam için. “Başınız sağ olsun. Cenaze işlemleri için en kısa sürede buraya gelmeniz gerekiyor. Mardin Eğitim ve Araştırma Hastanesi, Türkiye. Size bilgileri mesajla da göndereceğim. Çok üzgünüm. Tekrar başınız sağ olsun.”
Hat kapanmış telefondaki arama işlemi çoktan sona ermişti ama ben kulağımdaki telefonla öylece kala kalmıştım. Telefon elimden sıyrılıp yatağa düştü. Boşluğa bakıyordum.
Annem...
Gitmişti... Beni bırakıp gitmişti... Nasıl bir kaza olabilirdi? Nasıl bu kadar aniden olabilirdi? Daha bir hafta önce sarılmıştık. Şimdi annem yok muydu?
Beynimdeki düşünceler birbirine girdiğinde çığlıklar atarak ağlamaya başladım. Yalnızdım. Çevremizde tanıdıklarımız hep olmuştu ama Maria’dan başka derdimizi bilen, bizi bilen kimse yoktu.
“Maria,” diye mırıldandım.
Hemen telefonu alıp onu aradım. Birkaç çalışın ardından telefonu yanıtladı.
“Maria annem...”
“Ne oldu güzel kız?” dedi sesimdeki bitikliği anlamadığı için olsa gerek.
“Maria annem kaza geçirmiş. Kaybetmişiz. Ölmüş!”
Az önce tam olarak benim de şok halinde yaptığım gibi Maria’nın da sesi kesildi. Birkaç saniye sonra hat kapandı. Oturduğum yerde öylece duvara bakıyordum. Ne yapacaktım ben? Daha önce hiç bu ülkeden dışarı çıkmamıştım. Şehir dışına bile nadiren giderdim. Şimdi annemin ölümüne mi üzülecektim yoksa yollara düşüp annemi mi bulacaktım?
Annem Türkiye’yi sevmezdi. Orada kalamazdı. Onu alıp buraya, kendi vatanına getirmeliydim ama nasıl?