Polis memuru gittikten sonra tekrar tercüman yardımıyla hastane görevlileriyle konuştum. Annemi burada defnetmek asla istemiyordum. Kendi ülkesinde kendi topraklarında huzur içinde uyumalıydı.
“Burada kalabilmesi için ne kadar süremiz var acaba? Bizim adli işleri ve nakil için gerekli işlemleri halletmemiz gerekiyor önce değil mi?”
“En fazla bir ay bekleyebilir. Sonrasında almazsanız burada bir mezarlığa defnedilecektir.”
“Peki, işlemleri halledip geri döneceğim. Yardımlarınız için teşekkürler.”
Maria ile birlikte bitik bir halde hastaneden çıktık. Buradan sonrası için hiçbir plan yapmamıştık. Hayat bizi nereye ve nasıl yönlendirecekti bilmiyorduk.
“Ne yapacağız Maria?” dedim efkârlı bir sesle.
Gözlerime baktı uzun uzun.
“Canımızın bir yarısını orada bekletmek zorundayız. Ne yapılacaksa hemen yapıp bu işi bitirelim. Onu orada tek başına bırakmak vicdanımı sızlatıyor.”
Başımı salladım anlayışla.
“Hadi önce gidip şu karakolu bulalım. Annemin eşyalarına telefonuna bakmak istiyorum hemen. Buraya neden gelmiş olabilir? Sana hiçbir şey söylemedi mi?”
Başını iki yana sallayarak önüne baktı. Sanki bir şeyler gizliyormuş gibi davranıyordu ya da ben üzüntüden paranoyak olmuştum.
Telefonumu ve internetimi açıp haritalardan Polis Fatih’in söylediği yeri arattım. İki kilometre kadar bir mesafe vardı. Acele etmek istediğimiz için hastanenin önünde duran taksiye doğru ilerledik. Sürekli herkese telefondan çeviri yapmak vakit kaybı yaratıyordu ve gözlerindeki aceleciliği, sıkılganlığı görmeye başlamıştım. Taksinin yanında bekleyen adama yaklaştım ve bildiğim kadarıyla Türkçeyi kullanmaya çalıştım.
“Politsayştiyon götürmek sen?”
“Af buyur ablacım anlamadım.”
“Politsay... Polis...” diye tekrar ettim zorlanarak.
“Ha karakola gideceksiniz. Karakol hemen şurada. Go go!” dedi adam garip el hareketleri kullanarak.
“Taksi?” dedim. Kafam karışmıştı. Arabayla niye gitmiyorduk?
Türkçe bir şeyler söyledi ama içinden sadece “Müşteri ve gitmek” kelimesini seçebildim.
Anlamaz bir halde yüzüne bakınca kabaca “No no!” dedi sanki sağırmışım gibi bağırarak ve arabasına atlayıp yola çıktı. Biraz bakınmamıza rağmen başka araba da denk gelmemişti.
“Ne yapalım haritadan açıp yürüyelim mi?” diye sordum Maria’ya.
“Neden almadı bizi? Ne garip bir şoför?” dedi o da şaşkınlıkla.
“Ben de anlamadım ki...”
Telefondaki haritayı takip ederek gideceğimiz yeri bulmaya çalışıyordum ama telefonum Almanca ve etraftaki yazılar Türkçe olduğu için biraz kafam karışmıştı.
Yolumuzu bulmak için rotayı takip ederken birden kendimizi yoğunlaşan yollarla birlikte bir insan kalabalığının içinde bulduk.
“Bu da ne böyle? Bu insanlar nereye gidiyor?” diye söylendi Maria.
Bazı kadınlar ellerindeki küçük tekerlekli el arabalarıyla gruplar halinde bizim gittiğimiz yöne doğru gidiyorlardı. Bazılarında bebek arabasında ikişer çocuk oturduğunu gördüm. Garip gelmişti gözüme ama aynı zamanda eğlenceli de görünüyordu.
Biraz daha yürüdükten sonra anladık ki burada yerel bir pazar vardı. İnsanlar alışveriş yapmaya gidiyorlardı. Haritaya göre pazarın içinden geçmek gerekiyordu. Başka bir yol var mı emin olamadım. Rotadan çıkarsak kaybolur muyuz diye düşünerek risk almak istemedik. Pazarın içinde ilerlerken kendimi büyülenmiş gibi etrafı izlerken buldum.
Bizim oradaki pazarlar epey sessiz sakin olurdu. Herkes gider işini yapar geri dönerdi. Burada ise tamamen bir curcuna vardı. Sanki pazar değil de eğlence alanı gibiydi. Yürümeye devam ederken sağımızda kalan bir tezgâhtan gelen bağırtı dikkatimi çekti. Sese doğru döndüğümde gözlerim hayretten kocaman açılıverdi. Koskocaman bir adam kafasına kadın sütyeni takmış bağırıyordu. Anladığım kadarıyla almalarını söylüyordu. Hatta ikiz gibi bir şeyler de dedi ama tam anlayamadım.
Etrafı hayretle izleyip aynı zamanda kalabalıkta yürümeye çalışıyordum. Ayağım birden önümden yürüyen kadının pazardan aldıklarını koyduğu el arabasına takıldı. Sendeleyip kadının üstüne doğru düşecekken Maria destek olduğu için toparlandım ama kadın çok sinirli görünüyordu.
“Entschuldigung! Özüğ!” dedim korkuyla. Yabancı olduğumu anlayınca bakışı daha da bir değişti.
Bağırarak bir şeyler söyleyip üstüme yürüdüğünde arabasının tekerleğinin kırıldığını anladım. Tekerleği işaret ederek bağırmaya devam etti.
“Özüğ!” diyebildim sadece. Sonra aklıma gelince “Para vermek!” dedim ve tekrar özür dilemeye çalıştım.
Sinirli kelimelerinin arasından “Defol,” dediğini fark ettim. Utançla başımı öne eğdim. Kadın da arabasını kırık tekerleğine rağmen sürüye sürüye Pazar alanında ilerlemeye devam etti.
“Keşke hiç girmeseydik bu boktan yere!” diye bağırdım. İyi ki dilimi anlayan yoktu. Zaten canım burnumdaydı ve daha fazla buraya tahammül edemeyecektim.
Yanından geçtiğim bir pazarcı önüme geçip bağırmaya başladı. Kocaman bir bedeni vardı. Gözlerimi kocaman açıp olduğum yere sindim.
“Arabayı kırdın,” dediğini anladım. Kelimelerinin arasında “Scheiße” dediğini fark edince yüzümü buruşturdum. “küfür ettin kadına,” gibi bir şey dedi.
“Nein! Demedim. Bana dedim!” diye durumu kurtarmaya çalıştım. Elini sallayıp tehditkâr bir tavırla bir şeyler söyledi. Bağırıp çağırdığı için anlayamıyordum. İçinden sadece “Alman kaltak” lafını seçebildim. Mahalledeki Türk kızlar bazen birbirine şaka yollu kaltak gibi şeyler derdi, birkaç kez duymuştum ama bana ilk defa söyleniyordu ve hiç de şakaya benzemiyordu.
Adam ısrarla önümden çekilmeyip elini kolunu sallarken Maria ile ikimiz iyice sinmiştik. Derdimizi anlatamıyor, kalabalıktan dolayı geçip gidemiyorduk. Birden omuzuma çarpıp önümde dikilen kocaman bir adamla korkum tavan yaptı. Devasa boyutlardaydı ama arkası dönüktü. Pazarcıyla bir şeyler konuşuyordu. Aralardan duyduğum o birkaç kelimeyi de duyamamaya başladım. Bize burada ne yapacaklardı hiçbir fikrim yoktu.
“Sikerim,” dediğini duydum sadece. Yine bunu da mahalledeki Türk gençlerinin ağzından sık sık duyuyordum. Bizim dilimizdeki “Scheiße” gibiydi ama her duruma, tavıra ve tona göre farklı anlamlara çıkabiliyordu galiba. Bazen gülüşerek söylüyorlardı bazense kavga esnasında.
Önümde duran adamın vücudundan pazarcıyı artık göremiyordum.
“Ayıp lan!” dediğini işittim. Ben çoktan dönüp onun da bana bağıracağını düşünmüştüm ama sanki o ikisi kavga ediyor gibiydi. Yeni olaylara sebep olmamak için neredeyse iki bacağım kadar olan kocaman kolunun yanından kafamı uzattım korkuyla.
Pazarcı ellerini önünde bağlamış yere bakıyordu.
“Affet Ağam,” dedi ağlamaklı bir sesle.
Şaşkınlıkla dönüp devasa korumamın yüzüne bakmaya çalıştım. Kafasında siyah bir şapka gözleri belli belirsiz şapkanın ve siyah saçlarının arasında parlıyordu. Burnundan boynuna kadar olan kısma bakarken öyle derin yutkundum ki boğazım acıdı.
Bu insan mıydı?
O insansa biz öteki zavallılar neydik?
“Benim hata!” dedim korkuyla. “Araba kırdı. Onun suç yok.”
Bu kez adam benim yüzüme döndü. Çatık kaşları birden havalandı. Sanki bir şey arıyormuş gibi bakışları yüzümde gezindi. Usulca başını salladı.
Yüzümden gözlerini ayırdığında adama döndü ve tekrar bağırmaya başladı.
“Para için?” dedi bağırarak. Adamın suratına bir sürü para attı. Pazarcı bu hamleyle yerinden sıçradı. Paraları almak için asla hamle yapmadı. Etraftaki birkaç çocuk olan bitenden habersiz neşeyle yerdeki paraları toplarken adam hala arkasında korkuyla bekleyen Maria ve bana döndü.
“Come on, follow me! (Hadi, beni izleyin.)”
Ağzından çıkan basit birkaç İngilizce sözcük ilahı bir tınıda kulağıma geldiğinde şaşkınlığımı atmak için başımı iki yana salladım. Bin tane derdim varken düşündüğüm şeye bakın!
Adamın arkasından hızla yürüdük. Bizi kısa süre içinde pazarın çıkışına getirdi.
Hazır insanlık yapan birini bulmuşken hızlıca “How can I get to the police station? (Polis Karakoluna nasıl gidebilirim?)” diye sordum.
Tekrar duraksayıp yüzüme baktı. Eliyle gideceğimiz yönü işaret etti. “Turn right at the lights. (Lambalardan sağa dönün.)”
“Thank you so much. (Çok teşekkür ederim.)”
Maria da başını sallayarak adama kendince teşekkür ettikten sonra ilerlemeye başladık. Birkaç saniye sonra aynı ilahi ton kulağıma ulaştığında duraksadım.
“Hey!” diye sesleniyordu. Galiba bizeydi.
Hafifçe arkamı döndüm ama bir şey söylemedim.
“Be careful. (Dikkatli ol.)”
Hafifçe gülümseyip başımı salladım. Bir insanın hem bu kadar yakışıklı ve çekici hem de bu kadar iyi olmasına aynı anda şahitlik etmeyeli uzun zaman olmuştu. Bu yabancı en acılı zamanımda bana yardım ederek büyük iyilik yapmıştı. Her zaman minnetle hatırlayacaktım.