Bağlantı sesi🔗🔗🔊
Bahriden..
Yıl 2005. Takvimler Ekim’in ortasını gösteriyordu ama lise koridorları hala yazdan kalma o yapış yapış heyecanı üzerinden atamamıştı. Benim için hayat, ikiye ayrılıyordu: Bilgisayarın kasasından gelen o hırıltılı fan sesi öncesi ve sonrası.
Gecenin saat ikisiydi. Evin koridorunda babamın ağır uykusundan gelen horultular, o meşhur ahşap kapının gıcırtısıyla birleşiyordu. Benim tek derdim ise 56k modem kablosunu telefon hattına takarken kimseye yakalanmamaktı. O sesi bilirsin; sanki bir uzay gemisiyle bağlantı kurmaya çalışıyormuşsun gibi çıkan o cızırtılı, dijital çığlık... Annem uyanmasın diye modemin olduğu yerin üzerine iki tane yün yastık bastırdım. Dı-dı-dı-vııııııı... Bağlantı başarılıydı.
Sağ alt köşede o küçük yeşil adam simgesi belirdi: MSN Messenger.
Hemen listenin en tepesine, "Favoriler" kısmına baktım. nergis_90@h*********m. Çevrimdışıydı. Kalbimde o tanıdık, hafif sızılı boşluk oluştu. Acaba uyumuş muydu? Yoksa o da benim gibi görünmez modda mı takılıyordu? O zamanlar duygularımızı "Kişisel İleti" kısmına yazdığımız şarkı sözleriyle anlatırdık. Ben de Winamp’ı açtım. Şebnem Ferah’ın "Sigara"sı dönmeye başladı. İleti kısmına hemen yapıştırdım: "Benim de bir yolum var, her ne kadar engebeliyse..."
Tam o sırada ekranın sağ alt köşesinde o meşhur turuncu kutucuk belirdi: "nergis_90 oturum açtı."
Emin ol o an, okulun basketbol maçında son saniye üçlüğü atmışım gibi bir adrenalin boşaldı damarlarıma. Ama hemen yazamazdım. "Cool" olmam gerekiyordu. En az beş dakika beklemeliydim. Sabredemedim, üçüncü dakikada titreyen parmaklarımla klavyeye uzandım.
Bahri: Selam, uyumadın mı sen?
Nergis: Selam. Kimya ödevi bitmedi, periyodik tabloyla akraba oldum resmen. Sen? Yine mi müzik dinleyip sabahlıyorsun?
Bahri: Ruhu beslemek lazım Nergis. Kimya dediğin nedir? İki element birleşir, bir şeyler olur. Ama müzik... Müzik doğrudan kalbe bağlanıyor.
Nergis: Yine başladın senin o artistik felsefelerine :) Yarın matematik yazılısı var, kalbinin sesini dinleyerek mi çözeceksin logaritmayı?
Gülümsedim. O parantez içindeki iki nokta ve yanındaki kavisli çizgi, o gece dünyadaki tüm matematik formüllerinden daha anlamlıydı benim için. Nergis farklıydı. Okulun o en ön sırasında oturan, saçlarını hep ensesinde sıkıca toplayan, ceketinin düğmeleri daima ilikli o disiplinli kızın içinde, sadece benim görebildiğimi sandığım bir dünya vardı. Ya da ben öyle olduğuna inanmak istiyordum.
🌸🌸
Sabahın köründe çalan o mekanik alarm sesi, zihnimde sanki bir balyoz gibi yankılandı. Gözlerimi açtığımda odamın tavanındaki kireç lekeleri, dün gece MSN ekranında gördüğüm o yeşil simgeler gibi uçuşuyordu. Annem mutfaktan sesleniyordu: "Bahri! Kalk artık, kaç kere söyleyeceğim? Çay buz gibi oldu, baban çıktı bile!"
Zor bela doğruldum. Aynada kendime baktığımda, uykusuzluktan kızarmış gözlerim ve dün geceden kalan o garip gülümseme birbirine karışmıştı. Üzerime hafifçe dar gelen okul gömleğimi geçirdim, kravatı gelişi güzel boynuma doladım. O zamanlar kravatı sıkıca bağlamak "inek" damgası yemek demekti; biz ucu göbeğimize kadar sarkan, gevşek düğümlerin adamıydık.
Evden çıkarken cebimdeki Ericsson T610’un tuş kilidini açıp kapattım. Şarjı bitmesin diye dua ediyordum; çünkü okulda Nergis’e gizli bir mesaj atma ihtimali, tüm derslerden daha önemliydi.
Okul yolunda yürürken kulaklığımda Manolya kaseti dönüyordu. Kaldırımdaki taşlara basmamaya çalışarak ilerlerken, aslında tüm gece Nergis’le ne konuştuğumuzu geri sarıyordum zihnimde. Bana "matematik çalış" demişti. Aslında bu, "Seni düşünüyorum, kalmanı istemiyorum," demenin 2005 versiyonuydu.
Okulun o devasa, paslı demir kapısından içeri adım attığımda, nöbetçi öğrencinin "Gömleğini içeri sok!" uyarısını duymazdan geldim. Kantine yöneldim. Kantin, lisenin kalbiydi. Oraya sinmiş olan bayat poğaça ve nemli beton kokusu, aslında bizim özgürlük alanımızın kokusuydu.
Nergis’i gördüm. Arkadaşları Sinem ve Pelin’le beraber merdivenlerin başında durmuş, elindeki kalın kapaklı edebiyat defterine bir şeyler not ediyordu. Yanından geçerken kalbim ritmini şaşırdı. Sanki dün gece ekranda "Titret" tuşuna basan ben değilmişim gibi, gerçek dünyada yanından geçerken başımı öne eğdim.
"Günaydın Bahri," dedi sesi, koridorun gürültüsünü bıçak gibi keserek.
Duraksadım. Arkadaşları birbirine bakıp kıkırdadılar.
"Günaydın Nergis," dedim, sesim beklediğimden daha kalın çıkmıştı. "Çalıştın mı bari logaritmaya?"
Hafifçe gülümsedi. "Ben her zaman çalışırım Bahri. Asıl sen ne yapacaksın? Gözlerin altı mosmor olmuş. Yine mi 'ruhunu besledin' bütün gece?"
"Ruh aç kalınca beden pek uyuyamıyor," diye yapıştırdım cevabı.
Tam o sırada okul müdürü yardımcısı 'Sertan Hoca' elindeki cetvelle merdiven başındaki gürültüyü dağıtmaya başladı. Herkes sınıflara dağılırken, Nergis’le göz göze geldik. O bakışta bir şey vardı; sanki "Seni anlıyorum ama bana biraz daha kanıt sunman lazım," der gibiydi.
Sınıfa girdiğimde sıramın üzerine oturup çantamı fırlattım. Sıramızın üzerindeki o meşhur karalamalar... Kimisi sevgilisinin adını kazımış, kimisi kopya notlarını. Ben ise cebimden pergelimi çıkarıp, masanın en köşesine, sadece benim görebileceğim küçüklükte bir "N" harfi daha ekledim.
Matematik öğretmeni sınıfa girdiğinde sınıfa bir ölüm sessizliği çöktü. Kağıtlar dağıtılırken arkamdan bir fısıltı duydum. Nergis’ti bu.
"Bahri, dördüncü soruda takılırsan kalemini düşür," dedi.
O an anladım ki; bu lise koridorları sadece derslerin değil, henüz adı konmamış bir devrimin sahasıydı. Ve ben o devrimin ilk kurşununu, Nergis’in bana uzattığı o silgili kurşun kalemle atmaya hazırdım.
Sınıftaki tek ses, gözetmen öğretmenin masaya vuran parmağının ritmi ve elli kişinin aynı anda ter döktüğü kağıtların hışırtısıydı. Logaritma soruları tahtada devleşmiş, bana gülüyordu sanki. Önümdeki kağıda baktım; bildiğim her şeyi dün gece MSN penceresinde bırakmıştım. Nergis'e yazdığım o "Ruhu beslemek lazım," cümlesi şimdi karnımda aç bir kurt gibi kemiriyordu beni.
Söz verdiğim gibi, kurşun kalemimi hafifçe sıranın kenarından yere bıraktım. Tık. Sessizlikte devasa bir gürültü gibi yankılandı. Nergis, sanki bu anı bekliyormuş gibi hafifçe öne kaykıldı. O meşhur, ucu ısırılmış silgili kalemini kağıdının üzerinde gezdirirken, kendi kağıdını hafifçe soluna, yani benim görebileceğim açıya doğru kaydırdı. O an, Nergis benim için sadece bir sınıf arkadaşı değil, fırtınalı denizde yol gösteren bir fenerdi. Göz ucuyla dördüncü sorunun çözüm basamaklarını kopyalarken kalbim, yakalanma korkusuyla ağzımda atıyordu. Onun o ince, zarif el yazısı... Sayılar bile onda bir şiir gibi duruyordu.
Son ders zili çaldığında, koridordaki uğultu her zamankinden daha gürültülüydü. Herkes birbirine "Kaçıncı soruyu ne buldun?" diye sorarken, ben sadece Nergis’in yanından geçerken hafifçe göz kırptım. O ise sadece ciddi bir tavırla çantasını topladı, sanki az önce hayatımı kurtarmamış gibi...
Ertesi gün, sonuçlar açıklanacaktı. Matematik hocası "Sertan Hoca", elinde o meşhur sarı zarfla içeri girdiğinde sınıfın havası buz kesti. Sertan Hoca, notları en düşükten en yükseğe okumayı severdi; bu onun "utandırma" yöntemiydi.
"Tayfun... 15. Evladım sen bu kafayla anca kantine ortak olursun."
"Murat... 40. Geçer notun kıyısından bile geçememişsin."
Sıra bana geliyordu. Kalbim sıkıştı. Acaba Nergis’in kağıdından bakarken bir hata mı yapmıştım? Yoksa hoca anladığı için ikimize de sıfır mı basmıştı? Nergis’in ensesindeki o sıkı topuza baktım; dimdik duruyordu, hiçbir korku belirtisi yoktu.
"Bahri..." dedi hoca, duraksadı. Gözlüklerinin üzerinden bana baktı. "65. Şaşırttın beni Bahri. Dördüncü soruyu koca sınıfta sadece sen ve Nergis tam çözmüşsünüz. Tesadüfe bak."
Sınıfta bir "Oooo" sesi yükseldi. Yanaklarımın yandığını hissettim. 65! Benim için bu not, NASA'ya kabul edilmekle eşdeğerdi. Hemen arkama döndüm. Nergis’le göz göze geldik. O her zamanki mesafeli ama bu sefer içinde gizli bir zafer parıltısı taşıyan bakışıyla bana gülümsedi. Dudaklarını oynatarak sessizce, "Rica ederim," dedi.
Hoca son notu okudu: "Nergis... 98. İki puanı nereden kırdım biliyor musun kızım? Sayfanın kenarına küçük bir kalp çizmişsin, dikkatimi dağıttı."
Sınıf kahkahaya boğulurken ben donup kalmıştım. Kalp mi? Nergis gibi disiplinli bir kız, matematik kağıdına kalp mi çizmişti? Kağıdımı elime aldığımda, dördüncü sorunun tam altında, silgiyle hafifçe silinmiş ama izi kalmış o küçük kalbi gördüm. O kalp, o gün lise koridorlarında atılmaya başlanan en büyük imzamızdı.
Ama o an, bu 65 puanın ve o silik kalbin, on beş yıl sonraki o büyük "çevrimdışı" sessizliğin ilk notası olduğunu nereden bilebilirdim?
Yazar notu:
Hepinize merhaba, okurcanlarım! Evet, yeni bir hikayeye başladık. Ve sürpriz kısmı ise, ücretsiz olması. Beni bilen okuyucularım, kar amacı gütmediğimi bilir. Benim amacım, daha çok okur toplayarak gönüllere ulaşmak. Sizden ricam, hikayemi beğenip bol bol yorum yaparak bana destek olmanız. Hepsi bu kadar. O halde, haydi biraz hikayemizden söz edelim.💕💕
Bu hikayede seni, henüz akıllı telefonların hayatımızı ele geçirmediği, aşkın bir MSN titretmesiyle kalbi yerinden çıkardığı ve 'kişisel ileti'lerin en büyük itiraflar sayıldığı o naif yıllara; 2005’in lise sıralarına davet ediyorum.
Nergis ve Bahri ile tanışırken sadece bir lise aşkına şahitlik etmeyeceksin. Bu, her birimizin bir yerlerde bıraktığı o 'tamamlanmamışlık' hissinin hikayesi. Onlar, o gıcırdayan okul kapısından geçerken on beş yıl sonraki sessizliklerinden habersizdiler. Peki, bir kalp matematik kağıdına silik bir iz olarak bırakıldığında, yıllar sonra o izi kim silebilir? Ya da silinmiş bir kalp, aslında hiç gitmemiş bir aşkın habercisi olabilir mi?
Kemerlerini bağla; çünkü çevirmeli bağlantının o cızırtılı sesiyle başlayıp, günümüzün ağır kırgınlıklarına uzanan maratona çıkıyoruz.
Unutma; bazı oturumlar kapansa da, kalpler hep 'çevrimiçi' kalır.