olympus Mahzenleri

1677 Words
Şimdiki Zaman ​Bolu ormanlarından yükselen dumanlar, jandarmanın mavi-kırmızı ışıklarıyla birleşip doğan güneşin altında gri bir kefene dönüşürken; biz, amcamın o "kablo deposu" dediği yer altı sığınağının en derin katındaydık. Burası artık bir ev değil, bir operasyon merkeziydi. ​Pee Chaiya, omzundaki derin mermi sıyırığını umursamadan, deponun ağır çelik rafları arasında devasa bir gölge gibi hareket ediyordu. "Lara," dedi, sesi o metalik sessizliği bölerek. "Amcan bu günü kodlamıştı. Her ihtimali, her saldırıyı... Ama senin bu kadar ileri gideceğini, trafo merkezini yakacağını o bile öngörmemişti." ​Elimdeki son veri kartını terminale takarken parmaklarım hâlâ hafifçe titriyordu. "Ona 'Pusula'yı ben yazdım Chaiya," dedim, gözlerimi ekrandan ayırmadan. "Algoritma sadece savunma yapmaz; eğer yaratıcısı tehlikedeyse kendini imha eder. Amcam bana hayatta kalmayı öğretti, ben ise ona yaşatmayı öğreteceğim." ​Ekran aniden mor bir ışıkla aydınlandı. ​Bu bir şirket değildi. Bir devlet dairesi de değildi. Olympus, dünyanın en tehlikeli paralı askerlerini, suikastçılarını ve siber korsanlarını bir araya getiren, yasal boşlukların tam kalbine kurulmuş bir "hizmet platformu"ydu. Ve amcam Göktuğ, bu dükkanın en değerli "tedarikçisiydi". ​"Bak," dedim Chaiya’ya işaret ederek. "Amcamın 'iş seyahati' dediği şey aslında bir suikast görevi değil. O, Olympus’un yönetim kuruluyla masaya oturmaya gitmiş. Ama bir şartla: Kendi emekliliği ve benim güvenliğim karşılığında tüm veri tabanını teslim etmek." ​"Ama sızan hacker..." dedi Chaiya, silahını masanın üzerine bırakırken. ​"O hacker, amcamın eski ortağı değil, bizzat Olympus'un temizlikçisiydi. Amcamı köşeye sıkıştırdılar Chaiya. Veriyi aldılar ama amcamı bırakmadılar. Şu an Bangkok’taki bir veri merkezinin altındaki hücrelerde tutuluyor olabilir." Geçmiş (Lara 15 Yaşında) ​Amcam, depodaki o devasa kasanın kapağını açtığında içerisi mühimmat değil, sadece bir satranç tahtasıyla doluydu. ​"Lara," demişti, sesinde o her zamanki çelik soğukluğuyla. "Diyelim ki şahın esir düştü. Ama elinde hâlâ bir kale ve bir vezir var. Ne yaparsın?" ​"Şahı kurtarmaya çalışırım," demiştim çocuksu bir saflıkla. ​Amcam başını iki yana salladı. "Hayır. Eğer şah esirse, o artık bir yemdir. Rakibi o yeme odaklarsın, bu sırada kale ve vezirle oyunun kurallarını değiştiren o son hamleyi yaparsın. Fedakarlık olmadan zafer gelmez." ​O gün anlamamıştım. Ama bugün, o yanan ormanın küllerinde, amcamın neden kendini feda ettiğini biliyordum. Ben, onun kalesiydim. Chaiya ise veziri. Şimdiki Zaman ​"Chaiya," dedim, sesimdeki 0 ve 1’lerin netliğiyle. "Pasaportları hazırla. Amcamın 'dükkanında' envanter sayımı yapma vakti geçti. Şimdi dükkanı doğrudan Olympus’un üzerine yıkacağız." ​Boynumdaki o isli pusula kolyesini sıktım. Kolye artık sadece bir takı değil, Olympus’un sistemini içeriden çökertecek olan "Truva Atı"nın fiziksel anahtarıydı. ​"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Chaiya, yüzünde o her zamanki sadakatli gülümsemeyle. ​"Oyunun başladığı yere. Bangkok’a. Ama bu sefer 'Peri Kızı' olarak değil; amcasının mirasını kuşanmış, sistemin gördüğü en büyük 'hata kodu' olarak." ​Laboratuvarımın kapısını ardımdan kapatırken, ekranlarda son bir yazı belirdi: NEW TASK: RESCUE THE KING. ​Amcam bana "Seni korumak için masumiyetini öldürmem gerekecek," demişti. Haklıydı. O küçük, sessiz kız dün gece o ormanda, barut dumanları arasında can vermişti. Şimdi doğan güneş, babasının intikamını almış, amcasının hayatını kurtarmaya giden bir savaşçıyı selamlıyordu. ​"Chaiya," dedim kapıdan çıkarken. "Havaalanına gitmiyoruz. Amcamın o 'kablo sevkiyatı' uçaklarından birini hazırla. Radara yakalanmak istemiyorum, biz radarı bizzat yok etmeye gidiyoruz." ​Bolu’nun sisi dağılırken, Lara İnci artık parlamıyordu; o artık karanlığın içinde yol gösteren, yakıcı bir ışıktı. Uçağın gövdesi, bulutların arasında sessizce süzülürken kabindeki turuncu acil durum ışıkları, Pee Chaiya’nın devasa silüetini daha da heybetli gösteriyordu. Amcamın o meşhur "kablo sevkiyatı" uçaklarından birindeydik; içi boş rulo kablo kutularıyla dolu gibi görünse de, o kutuların her birinde bizi Bangkok’un yeraltı dünyasına hazırlayacak mühimmatlar gizliydi. ​Chaiya, karşımda oturmuş, elindeki ufak bir bıçakla meyve soyuyordu. O koca ellerin, bir cerrah titizliğiyle elmayı dilimlemesini izlemek beni hep şaşırtmıştı. ​"Pee Chaiya," dedim, sessizliği bozarak. "Amcam seni ilk kez eve getirdiğinde, senden ölesiye korkmuştum. Dev gibi bir adam, yüzünde tek bir mimik yok... O gün bahçede antrenman yaparken bana attığın o ilk bakışı hatırlıyor musun?" ​Chaiya hafifçe gülümsedi, gözlerinin kenarındaki çizgiler derinleşti. "Hatırlamaz mıyım Lara? Küçük bir kedi yavrusu gibiydin. Ama gözlerin... Gözlerin bir kaplanınki gibi bakıyordu. Göktuğ Bey bana 'Bu kızı bir cam fanusta değil, bir zırhın içinde büyüteceğiz' dediğinde, senin o narin ellerine bakıp 'Bu imkansız' demiştim." ​"Ama sonra bana o ilk dersi verdin," dedim, omzumdaki eski bir sızıyı hisseder gibi yaparak. "Silah yok, sopa yok. Sadece dengen ve rakibinin ağırlığı..." Geçmiş (Lara 14 Yaşında) ​O gün hava çok sıcaktı. Amcamın deposunun önündeki toprak alan, güneşin altında kavrulmuştu. Chaiya, karşımda elleri arkasında duruyordu. Amcam ise biraz uzakta, elinde kronometreyle bizi izliyordu. ​"Bugün," demişti Chaiya, o kırık Türkçesiyle. "Eline ne bir bıçak alacaksın ne de bir silah. Dünyanın en tehlikeli silahı, senin ne yaptığını bilmeyen rakibindir Lara. Ama ondan daha tehlikelisi, kendi gövdesini bir kaldıraç gibi kullanmayı bilen biridir." ​"Sana nasıl dokunabilirim ki?" diye sormuştum, boyum onun göğsüne bile gelmiyorken. "Çok büyüksün." ​"Büyüklük, devrilmesi daha kolay bir ağaç demektir," demiş ve aniden üzerime doğru bir adım atmıştı. ​Korkuyla geri çekilmeye çalıştığımda ayaklarım birbirine dolanmış ve yere kapaklanmıştım. Amcamın kronometreyi sıfırladığını duydum. "Tekrar," dedi amcam, buz gibi bir sesle. ​Chaiya yanıma gelip elini uzatmadı. "Yerden kendin kalk Lara. Rakibin sana elini uzatmaz, sadece üzerine basar." ​Zar zor ayağa kalktığımda, Chaiya bana o ünlü Muay Thai duruşunu değil, daha çok bir güreşçi gibi alçak bir duruş göstermişti. "Bana vurma Lara. Beni yönlendir. Benim enerjimi çal." ​Üzerine atıldığımda beni sadece bileğimden yakalayıp kendi hızımı kullanarak yere fırlatmıştı. Toprak ağzıma dolmuş, ciğerlerim sarsılmıştı. Tam beş saat boyunca, Chaiya beni bir kum torbası gibi yerden yere vurmuştu. Ama garip bir şey vardı; canım yansa da beni sakatlamıyordu. Her düşüşümde, düşüş açımı düzeltmem için fısıldıyordu. ​Günün sonunda, yüzüm gözüm toz içinde kalmışken amcam yanımıza geldi. "Bitti mi?" diye sordu. ​Chaiya, amcama döndü ve ilk kez gülümsedi. "Bitmedi Göktuğ. Ama bugün Lara, acının bir düşman değil, bir öğretmen olduğunu öğrendi." Şimdiki Zaman ​Chaiya elma dilimini bana uzattı. "O gün çok ağlamıştın Lara. Ama ağlarken bile yumruklarını sıkıyordun." ​"Çünkü o gün anladım Chaiya," dedim elmayı alırken. "Amcam bana silah kullanmayı öğreterek bir asker yapmak istiyordu; ama sen bana ayakta kalmayı öğreterek bir hayatta kalan yaptın. Eğer o gün beni o toprağa beş yüz kere vurmasaydın, dün gece ormanda o adamların arasından sıyrılıp trafo merkezine ulaşamazdım." ​Chaiya ciddileşti, bakışlarını uçağın küçük penceresinden dışarıya, karanlığa çevirdi. "Olympus’a giriyoruz Lara. Orada sana vurmayacaklar, seni yok etmeye çalışacaklar. Amcanın dükkanındaki envanterde olmayan tek bir şey var: Senin merhametin. Onu burada, bu uçakta bırakmalısın." ​"Merhametim ormanda, o trafo merkezinin patlamasıyla birlikte kül oldu Pee Chaiya," dedim, sesimdeki soğukluk kabindeki klimadan daha sertti. "Şimdi tek bir algoritma var: Getir, Kurtar, Sil." ​Uçak iniş için alçalmaya başladığında, Bangkok’un neon ışıkları bulutların arasından birer dijital virüs gibi görünmeye başlamıştı. Amcamın kalesi kuşatılmış olabilirdi, ama biz o kaleyi geri almaya değil, dükkanı kapatmaya geliyorduk. ​"Eskiden senden korkardım Chaiya," dedim çantamı sırtıma takarken. "Şimdi ise senin yanımda olmandan dolayı, onlar adına korkuyorum." ​Chaiya başıyla onayladı ve belindeki o meşhur bıçağını kontrol etti. "Güzel. Çünkü bu sefer yerden ben kalkmayacağım Lara, onlar kalkamayacak." Uçak Bangkok’un nemli sıcağına teker koyduğunda, kabin basıncıyla birlikte içimdeki gerilim de yükseldi. Burası Bolu’nun sessiz ormanlarına benzemiyordu; burası milyonlarca verinin, binlerce günahın ve neon ışıklarının altına gizlenmiş bir labirentti. ​Chaiya ile birlikte, amcamın yerel bağlantılarını kullanarak havalimanının diplomatik çıkışından sessizce süzüldük. Dışarıda bizi bekleyen siyah, camları filmli bir SUV vardı. Direksiyonda, amcamın yıllardır güvenini kazanmış, "Fare" lakaplı zayıf, dövmeli bir adam oturuyordu. ​"Göktuğ Bey’den haber yok," dedi Fare, dikiz aynasından bana endişeyle bakarak. "Olympus, dükkanın sistemine sızıldığını öğrendiği an şehri kilitledi. Her köşede bir gözleri var Lara. Sizin buraya gelmeniz delilik." ​"Delilik, bizim aile işimiz Fare," dedim, kucağımdaki tableti açıp şehrin siber haritasını çıkarırken. "Bana amcamın tutulduğu koordinatları ver. Olympus’un ana sunucusuna giden en kısa yol oradan geçiyor olmalı." ​Chaiya, arka koltukta silahlarını kontrol ederken bana döndü. "Lara, şehre girmeden önce bir şeyi hatırlaman gerek. Bangkok'ta ilk dersini aldığında on altı yaşındaydın. Silahları sevmediğini biliyorum ama amcanın sana verdiği o özel 'hediyeyi' kullanma vakti geldi." Geçmiş (Lara 16 Yaşında - Bangkok, İlk Saha Eğitimi) ​Amcam beni Bangkok’un kalabalık bir pazar yerine götürmüştü. Etrafımızda binlerce insan, karmaşık bir gürültü ve ağır baharat kokuları vardı. ​"Lara," demişti amcam, kalabalığın ortasında durup. "Bir savaşçının en büyük silahı tabancası değildir. Çevresidir. Bak, şu an etrafında kaç tane potansiyel tehlike var?" ​"Bilmiyorum amca, çok kalabalık," demiştim panikle. ​Amcam cebinden küçük, metalik bir nesne çıkardı. Bir kalem gibi görünüyordu ama ucu sivri ve gövdesi titanyumdan yapılmıştı. Bunu avucuma bıraktı. "Bu senin 'Nokta Atışın'. Eğer biri sana çok yaklaşırsa, tetiği çekemeyecek kadar yakınsa, bu metal parçasını rakibinin eklem yerlerine ya da sinir merkezlerine saplaman gerek. Ama bunu yaparken gözlerinin içine bakma. Sadece işini yap." ​O akşam, amcamın beni test etmek için kiraladığı bir grup sokak dövüşçüsü dar bir ara sokakta yolumu kesmişti. Chaiya uzaktan izliyordu, yardım etmeyecekti. Korkuyla o küçük metali sıktım. İlk adam üzerime atıldığında, Chaiya'nın öğrettiği o dengeyi kullandım ve amcamın verdiği 'Nokta Atışı'nı adamın omzundaki sinir düğümüne bastırdım. Adamın kolu anında felç olmuş gibi yanına düştü. ​O gün, ilk kez birinin canını gerçekten yakmıştım. Amcam yanıma geldiğinde yüzünde gurur değil, derin bir keder vardı. "Artık geri dönemezsin Lara," demişti. "Artık sen de bu karanlığın bir parçasısın." Şimdiki Zaman ​SUV, Bangkok’un gökdelenlerinin arasından hızla geçerken Fare aniden frene bastı. "Yolu kesmişler! Olympus’un korumaları..." ​"Chaiya, saha sende," dedim, kucağımdaki tabletin ekranında karmaşık kodlar uçuşurken. "Ben trafiği ve güvenlik kameralarını kör ediyorum. Sen yolu aç." ​Chaiya, kapıyı açıp aşağı inerken o her zamanki devasa sakinliğiyle gülümsedi. "Lara, amcanın dediği gibi: Gözlerinin içine bakma. Sadece işini yap." ​Ben klavyede parmaklarımı dans ettirirken, şehrin o bölgesindeki tüm trafik ışıkları aynı anda kırmızıya döndü ve sokak lambaları patladı. Karanlığın içinde, Chaiya’nın vuruşlarının tok sesini duyabiliyordum. O, amcamın kale duvarıydı; ben ise o duvarın arkasındaki gizli, ölümcül mekanizmaydım. ​"Fare, gaza bas!" diye bağırdım. "Olympus’un kapısı aralandı. Amcamı o hücreden çıkarmadan bu şehirde tek bir lamba bile yanmayacak." ​Amcamın bana öğrettiği o "Nokta Atışı" şimdi cebimdeydi; ama bu sefer hedefim bir adam değil, Olympus’un tam kalbiydi. Amcamı kurtarmak için sadece kodları değil, o gün pazar yerinde ölen masumiyetimi de kullanacaktım. ​"Dükkan açıldı Chaiya," dedim fısıltıyla. "Ve bugün iade kabul etmiyoruz."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD