Bazı bakışlar vardır; ne söze ne de zamana ihtiyaç duyar…Sadece bir an sürer, ama bir ömre bedel izler bırakır. Kalp, aklın onayını almadan bir yöne meyleder,bir bakışa teslim olur, bir vedada yanar.
Dağların kalbinde, rüzgârın savurduğu bir saç telinde, gri ile yeşilin çarpıştığı o derin anda başlar her şey.Ne aklın ne mantığın söz hakkı vardır o bakışlarda.Yalnızca yüreğin sesi, yalnızca kaderin kalemi konuşur.
.....
Aybora hızla açtığı keskin gözlerini etrafta gezdirdi, sanki tehlike, kafasının içinde yankılanan bir sinyal gibiydi. Eğitimle yoğrulmuş içgüdüleri tetikteydi.
"Dağlar kızı etrafımızdalar,her hareketime uyum sağla."dedi kısık ama buyurgan bir sesle.
Aytolun’un gözleri büyüdü. Daha ne olduğunu soracak fırsat bulamadan,ilk kurşun vınlayarak sol taraftaki çam ağacının gövdesine saplandı.Aybora, yıldırım gibi bir hızla Aytolun’un üzerine kapandı. Kızın vücudunu kendi gövdesiyle kapatarak adeta zırh gibi sardı.Kolları Aytolun’un çevresinde kenetlendi.Onunla kurdugu fiziksel temas sebebiyle Aytolun'un yüreği kasıldı.
Göz göze geldiler.Aybora'nın hareketi tek bir anlam taşıyordu:Mutlak koruma.
"Sakın korkma."diye fısıldayan Aybora belindeki silahı aldı.
"Korkmuyorum."dedi,Aytolun vücudunu duvar gibi kapatan vücuttan güven duyumsayarak.
Normal şartlarda bir erkekle asla böyle fiziksel bir temas kurmazdı.Ama şu an için bu hassasiyetini ekarte etmek zorundaydı.
"Şimdi şu aşağıdaki iri kayaya doğru yuvarlanacağız sakın panik yapma!"diye uyardı Aybora.
"Tamam."dedi,Aytolun cesur tonlamasıyla.
Aybora,ince belinden sıkıca sardığı kızla birlikte hızla yuvarlanmaya başladı.Dönüşlerde Aytolun'a asla ağırlığını vermezken, kollarına hapsettiği için yere sürtünmesine de izin vermiyordu.
Büyük kayanın ardına ulaştıklarında Aybora, kızın bedenini ustaca çekerek korunaklı alana aldı.Aytolun'un kalp atışları bir savaş davulu gibi çarpıyordu ama Aybora’nın gözleri hâlâ serin bir okyanus kadar sakindi.Tehlike yaklaşsa da gözlerinde mutlak bir kontrol vardı.Kurşunlar toprakta patlıyor, taşları parçalıyor, gövdeleri delip geçmek istercesine yankılanıyordu.Aybora yarasını,dikmeden önce kulağına fısıldadığı şey yüzünden, kız en ufak bir yara almasın diye kollarının arasından çıkarmıyordu.Onu etten bir duvar gibi sarmış ,o narin beden kollarının arasında adeta koybulmuştu.
Aytolun,Aybora'nın kalbinin ritmini, kendi göğsünde hissediyordu. Güvende hissettiği o güçlü, sıcak bedenin baskısında,asla korkmuyordu,ama erkeklerden nefret ederken onlardan birinin kolları arasındaydı.
Aybora'nın sesi sessizliği yardı:
"Beş kişiler."
Aytolun şaşkınca fısıldadı:
"Nasıl anladın?"
Aybora bir saniyelik duraksama sonrası konuştu:Kuşlar iki yöne kaçtı; biri kuzeybatı, biri doğu.İki farklı yöndeler.Ayrıca rüzgâr beş ayrı insan kokusu taşıyor. Biri sigara içmiş, diğeri yeni silah yağı kullanmış.Biri ağır bir merhem kullanmış ve toprağa uyguladığı basınç farklı,sanırım bir ayağı aksıyor.Bir tanesi çok yorgun,sık nefes alıyor ve nefes sesi rüzgarın içinde yankı yapıyor.Üstelik çok yakınlar."dedi, robot vari bir sesle.
Aytolu'un gözleri şaşkınca açıldı.
"Manyakça bir zeka."diye fısıldadı.
Aybora'nın sanki kafasının içinde bir radar vardı; eğitimli kulakları, rüzgarın uğultusu arasındaki düzensiz adım seslerini, uzak bir klik sesini – muhtemelen bir emniyet mandalının gevşekçe çekilmesini ayırt etti.
Ağaç dallarının yukarı yönlü kırılış sesini ayırt ettiğinde "Taktiksel konum alıyorlar."diye düşündü.Gözleri hızla en yakın sesin geldiği yöne baktı."Birini gördüm. Öndeki,panik hâlinde. Atış kararı bile yok. Onu ilk alacağım."dedi,keskin nişancı kadar net sesiyle.
Biraz yukarı doğru yükseldi.Bir dizini yere koydu. Omzunu kayanın kenarına yasladı. Silahını kaldırdı.İçgüdüsel nişan aldığında yıldırım gibi gibi fırlayan kurşun, öncü teröristin göğsüne saplandı.Ani bir inleme, sonra sessizlik.İkinci adam tepki veremeden Aybora pozisyon değiştirdi. Kayadan ayrılıp diğer tarafa geçti. Nefesini tuttu, hafif bir yanal sarsıntıyla teröristin yerini tespit etti. Sesle gelen veriyi zihninde analiz etti; diz kapağının çıkardığı sürtünme sesi... Silah mekanizmasının metal sürtünmesi ile nerede olduğunu anladı ve o anda tetiği çekti. İkinci hedef alnından vurularak yere düştü.
pozisyon değiştirip hainleri indirirken bile Aytolun'u dibinden ayırmıyordu.
Aytolun hâlâ nefesini tutuyordu. Kalbi, Aybora'nın atışıyla aynı ritimde atıyor gibiydi. Ama bu sadece hayranlık değildi; içten gelen bir güven, sanki dünyada başına ne gelirse gelsin Aybora'nın kollarında çözüm bulacak gibi bir his yaratıyordu.Bu hise sinir olarak onun kollarından çıkmaya çalıştı.
"Kıpraşma,en güvenli yerde kal!"diye uyardı Aybora ve onu kendine daha çok çekti.
"Yüzbaşı ne yapıyorsun?"dedi, Aytolun sinir olarak.
"Koruyorum, şikayetçi misin?"dedi,Aybora.
"Evet şikayetçiyim."derken Aytolun, kayayı parçayan kurşun sesleri ile,istemsizce başını daha çok onun göğsüne gömüp ,elleriyle kulaklarını kapattı.
"Ee hâlâ şikayetçi misin?"dedi, Aybora teröristlerden birini daha indirirken.
"Evet! Yani hayır...Biraz...Son kararım şikayetçiyim!"dedi, Aytolun.
"Dağ keçisi şu piç kuruları bile beni senin kadar germiyor."dedi, teröristlerin toprakta oluşturduğu basınç noktalarına dikkat kesilirken.
"Sen nasıl bir manyaksın ya? Bana demiştin ki 'onlara bulunduğum konumu not olarak bıraktım.' Teröristlere açık adresini mi veriyorsun?Hem de bayağı bayağı açık adres...Meydana, yaralı şekilde yatmış onların gelmesini mi bekliyordun?"dedi,Aytolun öfkeli bir şaşkınlıkla.
"Her zaman onlara hizmet götüremem.Ölmek için biraz da onlar benim ayağıma gelsin.Leşlerini yere sermek için bile onlara gitmek zül geliyor bana.Ben de böyle bir Azrail'im eceli gelen iti ayağıma çağırırım."dedi, Aybora tüm dikkati kurşunların geliş açısındayken.
"Havalar 1500."dedi,Aytolun.
"Ona hava denmez özgüven denir.Kaynağını deli gibi çalışma, aklının almayacağı zorlu eğitimler ve bilgi birikiminden alır.Şu puştlara kurşun yetiştirmek sana laf yetiştirmekten çok daha kolay.Kadın dırdırı altında çatışmaya girme eğitimi almadığım hâlde çok başarılıyım."dedi, Aybora.
"Ukalalılığını katlayıp cebine koy komutan.Ona dırdır denmez, erkeklerin kendilerini tanıması için yazılmış en içli manifesto denir.Erkekler tanımlanamayan cisim oldukları için kadınlar tüm enerjilerini onlara ne olduklarını anlatmak için harcarlar."diyen Aytolun öfkeli bir nefes verip devam etti:
"Ayrıca sizin homurdanmanız,dırdır diye lanse ettiğiniz kadın güzel konuşma sanatının yanında vahşi bir hayvanın anlamsız sesler çıkarması gibi kalıyor."dedi.
"Nereden musallat oldu başıma bilmiyorum ki?Ama özel kuvvetlere kesinlikle kadın dırdırı eğitimi gelmeli.Dırdır sayesinde sabır ve tahammül sınırlarımızı nasıl zorlayacağımızı çok daha iyi öğreniriz."diye kendi kendine mırıldandı Aybora.
"Bak işte aynen dediğim gibi homurdanıyorsun.Sizin içinize içinize homurdanmanızdan dört sezonluk dizi çıkar.Bir de kadınlara iftira atıyorsunuz."dedi,Aytolun.
"Allah'ım reklam arası da vermiyor.Kızıl bela, Allah rızası için bir sus.Şurada iki kuruşluk hain gömme zevkim var resmen içine ettin.Bir sus da işimize bakalım."dedi,Aybora bıkkın bir nefes verip.
Aytolun tam konuşacakken Aybora onu kavrayıp kolu ile ters çevirdiği gibi sırtını göğsüne yaslayıp ağzını,eliyle sıkaca kapattı.Ateş püsküren yeşillere yukarıdan ölümcül bir bakış atıp"Sus!"diye uyardı ve yeniden çatışmaya odaklandı.
Eğitimin şekillendirdiği içgüdüleri alarmdaydı. Etrafı hızla tararken kaşları yay gibi gerildi.Dördüncü düşman dürbünlü tüfeğiyle görüş almaya çalışıyordu. Aybora yere bir taş attı ufak ama yankı yaratacak bir açıyla. Adam hemen yön değiştirdi. O an Aybora, arkasını gören açıyı kullandı ve kurşunu sırtına sapladı. Hedef yere yığılıp kalıverdi, ses çıkarmaya bile fırsat bulamadan.
Kalan bir kişi daha gerideydi. Aybora onu daha önce belirlemişti. Aksayan yürüyüşü, bastığı yerin ağırlık merkezini değiştiriyordu. Ama onu en sona bırakmıştı.Aytolun'u kollarından çıkarıp kayanın orta kısmındaki kovuğa yerleştirdi."Sakın bir milim bile kıpırdama.Sadece ona kadar say."deyip kayanın kenarından kısa bir koşuyla başka bir pozisyona geçti.
Ağaç köklerinin üzerinden sessizce kaydı.Teröristin ayak sesini, nefes ritmini takip etti. Savaş alanı, artık onun zihninde üç boyutlu bir haritaya dönüşmüştü.Ve son kurşun ormanın sessizliğini yırtarak, son düşmanı da sonsuz sessizliğe gömdü.Aybora, silahını indirdi. Derin bir nefes aldı. Kayanın arkasına döndü.
Aytolun hâlâ yerindeydi.Bakışları buluştu.Aybora'nın bakışları göğsündeki yaraya indi."Dikişin hâlâ duruyor. Profesyonelsin."dedi, ciddiyetle.
Aytolun başını hafifçe salladı."Sen de profesyonelsin.Özellikle koruyacağım diye beni boğarken çok profesyoneldin.Kollarınla sıkmadan da koruyabilirdin."dedi, kinayeli şekilde.
Aybora bir robot gibiydi, yüzünde mimik bile oynamadı."O içgüdüydü. Komutan refleksi."dedi,duygusuz sesiyle.
"Komutanlar her zaman böyle mi korur?dedi, Aytolun dişlerinin arasından.
"Hayır. Sadece bazılarını."dedi,Aybora karizmatik, robotik sesiyle.
Puslu hava dağılmış, ormanın tehlike barındırmayan uğultusu yeniden duyulur olmuştu.
Gerginlik yerini ağır bir yorgunluğa bırakırken Aytolun, hafifçe doğruldu. Üzerindeki toprağı silkeleyip Aybora'ya baktı.
“Ben kaldığım kampa dönüyorum.Kuzeydoğuda dağın eteklerindeki yaylada kampımız var."dedi. Aybora, gri gözlerini yeşillere dikti.“Seni ben götüreceğim.”dedi,kararlı bir şekilde.
"Ne münasebetle?"
"Kulağıma fısıldadığın şey münasebetiyle."
Aytolun kaşlarını kaldırdı, alayla gülümsedi.
“Peki ne ile? Sırtında mı? Bak komutan, ben dört çeker Mercedes harici hiçbir şeye binmem. Hele ki çatışmadan sonra.Bir Mercedes bulabilirsen beni kampıma bırakmana izin veririm.Mercedesi bulsan gidecek yolu yok.Tüh beni bırakamayacaksın.Yardımın için eyvallah koçum."deyip Aybora'nın yarasına dikiş attığı yere geldi.
Dikiş setini toplayıp çantasına yerleştirdi ve çantayı da sırtına takıp yürümeye başladı. Aybora ise gidişine tepki göstermedi.Gözleri, onun yürüyüşünü bir süre takip etti. Sonra başını çevirdi, rüzgârla hışırdayan sazlıklara doğru baktı.Gözleri, ovaya inerken gördüğü yılkı atlarını arıyordu.Onları bulduğunda diğerlerinden ayrılmış siyah tüylü yılkı atını gözüne kestirdi.
Hiç beklemeden ayaklandı,birkaç adım sonra kamuflajını alıp üzerine geçirdikten sonra sazlıklara yöneldi. Elini, kalın ve esnek saz saplarına uzattı. Önce ince olanlarını seçti. Parmakları ustalıkla çalışıyordu. Düğümler attı, lifleri ördü. Birkaç dalı birbirine bağlayarak hızlı şekilde atın başına geçireceği sağlam bir yular hazırladı. Ardından dizgin işlevi görecek şekilde daha kalın saz saplarını birleştirerek hayvanı yönlendirmeye uygun, esnek ama sağlam bir dizgin yaptı.Her şeyi saliselik hızla yapmaya alışkın olduğu için yular ve dizgin yapımı sadece birkaç dakika sürmüştü.Gözleri yeniden atın üzerine çevrildi.
Hayvan kendini izliyordu.Aybora yavaşça yaklaştı. Her adımı dikkatliydi. Vahşi atlar ürkektir; ama bu farklıydı. Hayvan, Aybora’ya korkuyla değil, bir çeşit tanıma içgüdüsüyle bakıyordu. Sanki kokusunu biliyordu.Aybora, Türk askerinin yıllardır bastığı toprağın kokusunu, yüreğinde taşıdığı vatanın izini yansıtıyordu.Ve at bunu hissediyordu. Göz göze geldiklerinde, yılkı atının gözlerinde bir anlık parıltı belirdi. Ne bir kişneme, ne bir geri çekilme... sadece başını hafifçe eğdi.Gövdesi güçlü, yelesi rüzgârla savruluyordu fakat gözleri şaşırtıcı biçimde sakindi.
Aybora’nın eli atın boynuna uzandı. Sanki eski bir dostun sırtını sıvazlıyor gibiydi.Yılkı atı hafifçe soludu. Aybora’nın elini geri çekmesine izin vermedi. Başını yana yatırdı. Onaylar gibiydi.Sazdan yapılmış yuları boynuna, dizgini ağzına takmak sadece birkaç saniye sürdü. Hayvan bir adım bile geri çekilmedi. Sanki uzun zamandır bu çağrıyı bekliyordu.Aybora, atın sırtına ustalıkla çıktı. Hayvan hiç huzursuzluk göstermedi. Tersine, dizgin hafifçe çekildiğinde itaatle yön değiştirdi.İkisi de biliyordu ki bu sessiz anlaşma Türklerle atların arasındaki derin bağın bir yansımasıydı. Sadakatle yoğrulmuş bir dostluk, tarihin tozlu yollarında birlikte yazılan destanların yâd edilmesiydi.
“Mercedes dediğin her zaman dört teker üstünde gitmez,bazen dört toynak da yeter.” diye mırıldandı kendi kendine.Nal sesleri ovada yankılanmaya başladığında Aytolun kaşlarını çattı. Arkasını döndü ve gözleri kısıldı.
“Yok artık…
”Aybora, yılkı atının üzerinde yaklaşırken görüntüsü yavaş çekimde bir kahraman sahnesini andırıyordu: Heybetli vücudu ve kurşun grisi gözleriyle geçtiği yerlere hükmediyordu.Uzamış saçları rüzgârda dans ediyor atın yelesiyle birlikte ahenkle savruluyordu. Gözlerinde kararlı bir ifade, dudaklarında çok hafif bir kıvrım vardı.Aytolun geri adım attı ama çok geçti.Aybora,yanına geldiğinde bir anda eğildi ve belinden tek koluyla kavradığı gibi "Hop!"diyerek tek hamlede atın üzerine aldı.
“NE YAPIYORSUN?”diye bağırdı Aytolun.
“İşte sana Mercedes.Yılkı Mercedes." dedi, Aybora gayet ciddi bir ifadeyle.
Aytolun öfkeyle dönüp ona baktı. “Hemen bırak beni! İneceğim.
"Aybora umursamaz bir tavırla dizginleri çekip atı hızlandırdı. “O kadar laf ettin, al işte dört toynak çekişli lüks model Mercedes.Hem doğa dostu.”dedi.
Aytolun sinirle karışık bir gülme frekansından bakıyordu.“Bırak! İstemiyorum, sevmiyorum,beni indirmek zorundasın!”diye yeniden çıkıştı.
Aybora omuz silkti. “Zorunda olduğum tek şey seni korumak. Gerisi detay.Emanet sayılırsın.O şeyi kulağıma fısıldamayacaktın."dedi.
Aytolun çırpınıyordu. Aybora’nın kucağında dengede durmaya çalışırken kollarını kullanamıyor, ama pes etmeyi de kabullenmiyordu. Dirseğiyle Aybora’nın böğrüne vurdu.Aybora çelik gibi kaslarına etki etmeyen vuruşa en ufak bir tepki dahi vermedi.Aytolun bu kez ayağını kullanıp Aybora’nın kaval kemiğine vurdu.Aybora kontrolünü asla kaybetmiyor kızın vurmalarını umursamıyordu.
“İnadın Everest'in boyunu aştı dağ keçisi."diye mırıldandı.
Aytolun öne doğru sarkıp Aybora’nın eline saldırdı, ısırmaya çalıştı. Aybora elini hızla geri çekti.“Isırmak mı? Sen ciddi misin?”
“ÇOK ciddiyim! Bırak beni boz ayı!"
Aybora, sabırla dizginleri bir eliyle tutmaya devam ederken, diğer kolunu onun beline dolamıştı.Aytolun omuzunun üzerinden geriye doğru bakınca bir an göz göze geldiler. Aybora hafifçe başını eğdi.“Bak uyarıyorum.Bana kaba saba sıfatlar yakıştırıp ,vahşiliğe devam edersen fena yaparım."diye uyardı.
“Ne yapacakmışsın ha ne? İstemediğim hâlde beni götürmeye çalışıyorsun.Bana bir şeyler dayatılmasından hiç hoşlanmam!"diyen Aytolun,onun göğsünü yumruklamaya başladı.
"Ben seni uyarmıştım..."diyen Aybora Bir anda onu belinden daha sıkı kavrayıp, yılkı atının sağ tarafına doğru hızlıca yattı. Atın yan tarafına neredeyse yatay şekilde sarkmış gibi duruyorlardı.
Aytolun, dengesizliğin de etkisiyle çığlık attı.“Aaaah! DÜŞECEĞİM!”
“Düşmene izin vermem tutuyorum.Ben varken sana hiç kimse hiçbir şey yapamaz."dedi Aybora sakince."Ama ben yapabilirim...Canım isterse uçarak bir ağacın tepesine konarsın."diye ekledi.
"Manyak!"diye cırlayan Aytolun’un saçları rüzgârda savrulurken nefesi hızlandı.Tam dengeyi bulmuştu ki Aybora onu bu sefer sol tarafa yatırdı.Aytolun“YAPMA!"diye nefes nefese bağırdı.Aslında atlardan korkuyordu.Geçmişe dair gizemli ,yarım yamaklak anılar düşüncelerini istila etti.Yüzünü göremediği korkunç bir adam...Simsiyah tüylü, kırmızı gözlü at, kişnemelerine karışmış kız çocuğu çığlıkları kulaklarında yankılandı.
Ruhunu istila eden bir huzursuzluk ile istemsizce gözleri doldu.Ama tanımadığı bir adamın yanında ağlamaya niyetli değildi.İnatla gözyaşlarını tutuyordu.
“Bunlara ‘yan yatırma’ tekniği denir.Eski Türkler atın üzerinde gizlenmek ve düşmanı şaşırtmak için çok kullanmış.Ben de sakinleşmeyen yolcular için kullanıyorum.Gayet etkili."diyenAybora kolundaki kız ile yeniden dik oturdu.
Aytolun öne doğru kayarak Aybora ile arasına mesafe açtı.Atın yelesini tutmak istemiyordu.Dengesini sağlamak için beyaz ince parmakları mecburen Aybora'nın kollarını kavradı.Saçları yüzüne yapışmış, gözleri alev alevdi.Ama suspus olmuş konuşmuyordu.
Aybora,kızda bir gariplik olduğunu anladı ama sesini çıkarmadı.At dört nala ovayı geçerken, altlarındaki toprak sarsılıyor, yukarıda kuşlar sürü hâlinde uçuyordu. Rüzgâr, Aytolun’un içinden hâlâ çıkmak bilmeyen öfke ve korkuyu alıp götürüyor gibiydi.Yılkı atı dört nala ovayı aştıktan sonra, zeminin eğimi yavaşça yukarı doğru kıvrıldı. Dağların eteğinde, çamların arasına gizlenmiş bir patika belirince Aybora dizginleri hafifçe çekti. Hayvanın temposu yavaşladı. Yüksekliğe çıkıldıkça hava daha da serinlerken,ormanın içinden gelen kekik, reçine ve nem kokusu havaya sardı.
Yolun iki yanı alçak çamlarla kaplıydı. Bazı dallar, Aytolun’un omzuna, saçlarına dokunuyor, geçtikleri yerlerde ağaçlar aralanır gibi oluyordu. O anlardan birinde bir yaprak, rüzgârla birlikte saçlarının arasına düştü. O fark etmedi. Ama Aybora etti.Sessiz kaldı.Kızıl bir alev gibi, uçuşarak dans eden saçlara bakmadan edemedi.
At, taşlı bir geçitten yukarı süzülürken, gözleri yeniden yola döndü.İkisi de sessizcede karar kılmış konuşmuyorlardı.Sonra vadinin sonundaki geniş açıklık göründü,yayla kampına gelmişlerdi.
Çadırlar, çevreye ustalıkla yerleştirilmiş, kamuflaj desenli kumaşlarla örtülmüş, aralarındaki yollar taşlarla sabitlenmişti. Yer yer bungalov evler vardı.Alışveriş için küçük dükkanlar ve dağınık yayla evleri çam ağaçlarının arasında çok şirin görünüyordu.
Aybora atı kamp çadırlarının olduğu yere doğru sürdü.Oraya vardıklarında atı durdurdu.Belinden kavradığı kızı yere bıraktı.O anda içeriden bir ses duyuldu:“Aytolun!”Koşarak gelen üç kişi kısa sürede ona ulaştı. İçlerinden biri hemen kıza sarıldı.Kısa boylu, gözlüklü, endişeyle dolu bir kadındı.O ayrıldığında esmer,orta boylu,kırklı yaşlardaki kadın sarıldı.
Diğeri ise dikkat çekici şekilde onu baştan ayağa süzen, güçlü yapılı genç bir adamdı.İsmi Kerem'di.Aytolun’un önünde durup başını eğdi. “Çok endişelendik,iyi misin?” dedi, sesi hafifçe titriyordu.
Tam o anda, gözleri Aytolun’un saçındaki yaprağa takıldı. Elini yavaşça uzattıp bir an duraksadı.
Hâlâ atın üzerinde bekleyen Aybora'nın kaşları çatıldı.Kerem'in parmakları Aytolun’un saçlarına yaklaştığında Aybora istemsizce dizginleri çekti. At, başını geriye atıp toprağa sertçe vurdu. Etraftakiler bir anlık irkildi.Kerem,kızın saçlarına dokunamadan elini geri çekti.
Aybora bu hareketi niye yaptığını kendisi de bilmiyordu.O an içinden bir şey yükselmişti.Göğsünün içinde bir şey sertçe kalbine çarpıyordu sanki.Kerem göz ucuyla baktı. Aybora'nın koyu bir sisi andıran karanlık gözleri, gözlerini deldi geçti.
Sessizliği “Teşekkür ederim Kerem.İyiyim."diyen Aytolun'un bozdu.Gözlüklü kadın Aybora'ya bakarak "Beyefendi kim?"diye sordu."Ne bey ne de efendi,dörtnal Mercedes'in şoförü."dedi, Aytolun gözlerini kısarak.
Aybora,hiçbir şey demedi.
Dizginleri hafifçe çözdü, atın başını dağların gerisine çevirdi. Bir an Aytolun’a döndü.Göz göze geldiler. Kısa, çarpıcı bir anın içine bir asırlık mana doldu sanki.Kurşun grisi gözler derin,yakıcı ve buyurgan bir ifadeyle o kadar yoğun bakıyordu ki,zümrüt yeşili gözlerin kalbine; benim der gibi,tapusunu ben aldım dercesine imzasını atıp mührünü bastı.Tek kelime etmeden ama gözleriyle haykırarak yapmıştı bunu.
Aytolun’un zümrüt yeşili gözleri ise gri gözlere teslim olmuştu… Ne kaçabiliyor ne de direnebiliyordu.Gözlerini koşulsuz şartsız adını bile bilmediği bir adama teslim etmişti.Ve her şey, gözle çizilmiş bir kader haritasına dönüştü.İkisinin duyguları da kalplerinin yönetimindeydi.
Anlam veremedikleri hislerden akıllarının hiç haberi olmadı.Olsaydı izin vermezdi zaten.Aybora gözlerini yeşillerden çekmeden atı şaha kaldırıp "Hoşçakal dağlar kızı!Bir daha görüşmemek dileği ile."dedi.
"Çok aminnn! Sakın bir daha karşıma çıkma."dedi, Aytolun.
Aybora "Başım gözüm üstüne."deyip dört nala koşturduğu atla ormanın içine dalıp gözlerden kayboldu.Kızın rüzgarda savrulan kızıl saçlarını anımsayıp "İsmi Aytolun'muş..."diye mırıldandı.