Irmak Aslan,
Bacağım öyle uyuşmuştu ki acısını neredeyse hissetmiyordum. Kafam ağırlaştı,soğuk soğuk terlemeye başladım.
Önümdeki masaya hem benim bilgisayarımı hem de onlarınkini koydular. Metalin üzerine düşen cihazların sesi mağaranın sessizliğinde yankılandı. Nefesim sıklaşmıştı. Yanıma, omuzları dar ama gözleri merakla ışıldayan birini oturttular. Çocuğun yüzüne baktığımda kalbim sıkıştı. En fazla on beş yaşındaydı… belki daha bile küçük. Masum bir yüz, ama gözlerinde garip bir parıltı vardı; bir şey öğrenmeye can atan bir öğrencinin heyecanı.
O sırada Ömer yanıma geldi. Üzerime eğildiğinde nefesini boynumda hissettim. Elinde siyah bir kumanda vardı, tıpkı televizyon kumandasına benziyordu ama gözlerindeki bakıştan bunun masum bir şey olmadığını anlamıştım.
“Koordinatları nasıl bulduğunu buna öğreteceksin!” dedi, sesi buz gibi keskin bir emir gibiydi. “Eğer bizi oyalar ya da yapmayı reddedersen ölürsün!”
Boğazım düğümlendi. Çenemi kaldırıp ona baktım.
“Ama öğrettiğimde bana ihtiyacınız kalmayacak. O zaman da ölmüş olacağım!”
Ömer’in dudakları alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı. Kumandayı havada salladı.
“Haklısın… Bak, bu elimdeki ne biliyor musun?”
Kaşlarımı çattım, içim ürpererek sordum:
“Ne?”
Kumandayı masaya doğru indirdi.
“Bu, bizim çadırda arkada duran büyük çantanın içindeki bombanın kumandası.”
Sanki yer ayağımın altından kaydı. Gözlerim büyüdü, kalbim göğsümden çıkacak gibi çarpıyordu.
Ömer’in sesi daha da karanlık bir tona büründü:
“Eğer öğretmeyi reddedersen, senle beraber orada bulunan tüm askerleri de öldürürüm.”
Nefesim kesildi. Boğazımda acı bir yumru oluştu. Kendi hayatım bir yana, kampta bekleyen onlarca askerin hayatı söz konusuydu.
Dudaklarım titreyerek sordum:
“Peki ben nereden bileceğim, beni öldürüp ardından onları da öldürmeyeceğini?”
Ömer gözlerini kısıp, iğneleyici bir gülümseme yerleştirdi yüzüne.
“Sandığımdan da zekisin. Haklısın… O zaman seni öldürmeden önce bu kumandayı imha ederim. Böylece hiçbir zaman bomba patlamaz.”
Kelimeler beynimde çarpışıyordu. Seçeneğim yoktu. Çocuk gözlerini bana dikmiş, neredeyse heyecandan yerinde duramıyordu. Küçücük, saf bir merakla bekliyordu. Ona bakınca içim parçalandı. Bu yaşta bir çocuk… teröristlerin ellerinde, bana emirle yanıma oturtulmuştu.
Başımı salladım, çaresizce. “Tamam…” dedim.
Parmaklarımı yavaşça klavyeye götürdüm. Klavyenin tuşları avuçlarımda yabancı, soğuk bir his bırakıyordu. Ağırdan almaya başladım, kelimelerim dikkatli ve ölçülüydü. Sanki öğretmek ister gibi, ama her seferinde gereksiz detaylarla, anlamını bulanıklaştırarak konuşuyordum.
“Bak,” dedim çocuğa dönüp. “Önce frekans aralıklarını taraman gerekiyor… ama her frekans aynı değil. Bazılarını çözmek için şifreleme anahtarlarını bilmen lazım.”
Çocuğun gözleri ışıldıyordu, başıyla sürekli onaylıyordu. Türkçe biliyordu… bu yüzden beni özellikle onunla eşleştirmişlerdi. Küçük parmakları klavyeye temkinli dokundu. Benim ağzımdan çıkan her sözü yutuyordu.
İçimden “Zaman kazanmalıyım… sadece zaman kazanmalıyım. Komutan, sinyali görmüş olmalı…” diye geçirdim.
Nefes almak zor geliyordu; yanımdaki baskı hissi gittikçe artmış, sol kaburgamın altından yayılan bir ağrı dilim dilim zihnimi uyuşturuyordu. Bir iki dakika önceki kargaşada darbeler almıştım. Bacağımda ise kan hafifçe tulumumun içine sızmıştı ama hareket ettikçe başım daha çok dönüyordu. Oturduğum pozisyonu korumak, nefesimi düzenlemek tek amaçtı. Her kasım uyanık kalmak için direniyordu.
Masadaki bilgisayarın ekran ışığı gözlerime keskin geliyordu; parmaklarım titreyerek klavyede dolaştı. Çocuğun küçük yüzü ekranın karşısında merakla parlıyordu; o heyecanla benimsediğim her kelimeyi tekrar ediyor ve bir yandan not alıyordu. Zaman kazanıyordum, her cümle bir saniye daha… Komutanın gelmesi için o birkaç saniyeye muhtacım.
Bilerek yavaş davranıyor, gereksiz detaylarla işleri karmaştırıyordum. Frekansların nasıl seçildiğini anlatırken birkaç adım atlayıp “burada ölçekleme adımı var ama bunu uygulamadan önce anahtarı çözmek gerek” gibi bir cümle kuruyordum gerçek yöntemi küçük bir noktayla değiştirip çocuğun kafasını karıştırıyordum. Her yanlış ipucu, bizim için kazanılmış bir dakikaydı.
Ömer başını öne eğip beni izliyordu. Yaralanmış olmanın verdiği acı yüzümde belirdi ama ağzımdan çıkardığım sözlere hakim görünmek zorundaydım. İçimden “görmesinler, hissetmesinler” diye geçiriyordum; bu yüzden yüzümü hafifçe buruşturup, nazikçe bir öksürük ekleyerek devam ettim. Çocuğa daha teknik terimler söylerken kasıtlı olarak bir iki adımı atladım, sonra ani bir “dur” yapıp hatalı bir örnek gösterdim. Çocuk hemen o hatayı tekrar etmeye başladı plan işe yarıyordu.
Ömer’ın kaşları çatıldı; gözündeki sabır inceliyordu. Nihayet sabrını kaybetti ve Türkçe, tıpkı mağaranın taşlarına çarpan soğuk bir bıçak gibi, sertçe konuştu:
“Sen ne yapıyorsun, Asker? Oyalanıyor musun yoksa gerçekten öğretiyor musun?”
O sesi duyduğumda dizlerimdeki karıncalanma arttı; nefesimi tutup acıyı bastırdım. “Öğretiyorum,” dedim, sesim kırılmaya yakın ama kararlı. “Ama önce… önce güvenlik protokollerini anlatmalıyım. Kumandanın frekansı” diye söylenip durdum; bilerek işi uzattım.
Ömer bir adım atıp masaya yaslandı, kumandayı parmakları arasında çeviriyordu. Gözleri bir an için çocuktan bana, oradan da çantaya kaydı. Şüpheyle fısıldadı:
“Gerçekten mi, Asker? Seni mi kandırıyoruz yoksa sen bizi mi kandırıyorsun?”
İçimde bir alev yükseldi; öfke ile acı birbirine karıştı. Bir an bağırmak, tamamını ortaya dökmek istedim ama sesimi kesip, hafifçe başımı salladım:
“Beni dinleyin. Eğer hızlanırsak hata yaparsınız. Kumanda küçük dalgalarda test modunda çalışıyor; önce güvenlik penceresini açmamız lazım.”
Cümlelerim bilimsel, sıkıcı ve yanıltıcıydı. Ömer’ın yüzündeki şüphe kırılmıyordu ama çocuğun dikkatini çekmiş, onun ellerini bir süre meşgul etmişti.
Sonunda Ömer dayanamadı. Masaya vurup “Yeter!” diye bağırdı. “Senin oyununu görüyorum. Bize açık konuş! Eğer yalan söylersen...” Sözünü bitirmeye fırsat vermeden bedenim bir şey hissetti: kaslarım sertleşti; yaralı tarafımın bastırılması daha da acıttı. Ama hâlâ konuşmaya devam ettim, sesimdeki kırılganlıkla gerçeği karıştırdım. “Korkuyorum,” dedim, alçak bir tonla. “Ama size yardımcı olacağım, ama önce biraz daha zamana ihtiyacım var.”
Ömer bana iki adım attı; yüzü çok yakındı. Gözlerindeki şüphe, ölümcül bir merakı andırıyordu.
“Zaman mı? Kimin zamanından bahsediyorsun?” diye hırıltılı bir sesle sordu.
O an benim için çok kritik bir andı: ya her şeyi itiraf edecek ya da onu tamamen kandıracaktım. Acının içinden derin bir nefes çekip, yaralı elimle masaya yaslanarak güçsüzmüş gibi bir görüntü verdim.
“Ben… geçici bir bozukluk görüyorum. Parmaklarım titriyor, koordinat çözümünü sana da gösterebilirim ama önce beni oraya götür ( elimle dışarı işaret ettim) dışarıda temiz hava lazım, ben daha iyi odaklanırım,” dedim, sesimi çaresiz ve ikna edici kıldım.
Ömer gözlerimi süzdü, tereddüt etti. Birkaç saniye kadar sürdü; o tereddüt bana yetti. Çünkü o kısa süre içinde çocuğun küçük parmakları tekrar yanlış bir tuşa basıp, kumandanın bir özelliğini devre dışı bıraktılar, benim hazırladığım yanlış yönlendirme başarılı olmuştu. Ömer sinirli bir şekilde kendini toparlayıp çocuğu azarladı; liderler de bir adım öne geçip durumu yeniden değerlendirdiler.
İşte tam o anda içimde, komutandan gelecek ilk işaret umuduyla sessizce bekledim. Acı hâlâ vardı, ama bir şey değişmişti: Ömer’in şüphesi büyümüştü, ama ben de onlara bir adım daha yakın duruyordum kontrolü elden bırakmadan, yalancı izlerle zaman çalıyor; bir sonraki hamleyi planlıyordum.
Tam dışarıya her şeyi taşıdıklarında bir anda mağaranın ağzına doğru bir patlama gibi silah sesleri sıralandı. İlk kurşunlar taş yüzeylerden çarpıp yankılanırken iki terörist birden yere yığıldı; etrafta bir anda panik yayıldı. Herkes savunma pozisyonuna geçti, bağrışmalar, emirler yabancı dillerde çınladı. Toz havaya karıştı, kömür karası duman gözlerime battı.
O an bende bir şey koptu; yaralı ayağıma rağmen ayağa kalktım. Kan basıncım, acının ritmiyle gönülsüzce hızlanıyordu ama içimdeki savaşçı haznesi dolup taşmıştı. Kendi kendime söyledim: “Yaptığım tüm idmanların hakkını vermeliyim.” Ve koştum.
Ömer arkamdan bağırdı, sesi keskin: “Buraya gel, seni pislik!” Peşimden geldi, nefesi ensemdeydi. Çığlıklar, silah sesleri, düşen bedenler arasında bir yarıştı bu.
Tam o sırada uzaktan bir ses kükredi tanıdık, derin bir ses:
“Duuurrrr! Yoksa ateş ederim!”
Komutan Erdem’in sesiydi. Birkaç kişinin duraksadığı o anlık sessizlikte ben de anlık dikkat dağılımı yaşadım; gözlerim komutanın geldiği yöne kaydı.
Ömer bundan faydalandı. Sırtımdan ansızın üzerime atladı, beni yakaladı; elleri bacağımın etrafına, kolumun üzerine sıkı sıkı kilitlendi. Bir elinde silah vardı; diğer eliyle benim ağzımı kapatacak güçteydi. Kalbim çarpıyor, akciğerlerim yanıyordu.
“Duurrr!” dedi Ömer komutanın sesi duyulduğunda, ağzındaki nefesle. “Erdem Komutan, dur! Yoksa uzaktan kumandanı öldürürüm!” Komutanın durmasını istedi, sesi daha da yükseliyordu:
“Durmazsan öldürürüm!”
Erdem Komutan durdu ve sonra soğukkanlıca, buz gibi bir tonla sordu:
“Seeeennn… sen kimsin?”
Ömer maskesini yavaşça indirdi.
Ömer’in dudakları oynadı, gözleri yine o bildik karanlıkta parladı.
“Beni tanımadın mı, Erdem?” dedi, alayla.
Erdem’in yüzü değişti; gözleri sıkılaştı.
“Sen...” diye başladı Erdem, ama Ömer onu kesti: " Evet ben." Erdem komutan devam etti:
“Sen haaa… hain sensin!”
“Haklısın,” dedi Ömer alçakça, “artık işiniz bitti.”
O flaş gibi bir anlık zafer ifadesiyle konuştuğu anda Erdem Komutan elini hızla kaldırdı ve soğukkanlı bir hareketle bana işaret verdi. Ateş! etmeye hazırlanırken, ben gözümde son bir planı canlandırdım.
Bütün olanları bir saniyede hesapladım. Ömer’in eli silahınında, diğer eli benim boğazımda. Ama kolum hâlâ bir ölçüde serbestti. Instinktif bir refleksle, kolumla arkamdaki Ömer’e sertçe bir dirsek attım tam karnına, bütün kalan gücümle. Dirsek darbesi onu sersemletti. O anlık şaşkınlıkta kendimi çekip, komutana doğru son bir hamleyle koştum. Erdem komutan ise Ömere ateş etti. Ömer refleks gösterdi; anlık olarak beni tutmaya çalıştı ama ben tam o anda başımı sağa çevirdim ve ellerinin ulaşabileceği noktaya bir şey fırladı: şapkam. Şapkam Ömer’in elinde kaldı; ben saçlarım dağılmış, nefesim kesik kesik, Erdem Komutan’ın kucağına doğru atıldım birdenbire, kontrolsüzce ama maksatlı.
Erdem, o anlık şokla donakaldı. Yüzündeki emir ve sertlik çizgileri bir anda yumuşadı; gözleri genişledi. Kucağında bana bir anda ne yapacağını şaşırmış gibi baktı: hem bir komutanın soğukkanlılığı hem de insanın koruma refleksi arasında gidip geliyordu.
Ömer yerde, şapka avucunda, öfke ve çaresizlikle bana bakıyordu. Liderler aralarında küfürler savuruyor, kurşun sesleri hâlâ ara sıra patlıyor, ama o an her şey benim ve Erdem’in bakışları arasında dondu. Erdem’in eli istemsizce bana doğru uzandı; yüzünde hem şaşkınlık hem de anlaşılmaz bir yumuşama vardı.
Ben Erdem’in kucağında, nefes nefese, yaralı, yorgun ama bir umudun kıyısındaydım. Gözlerimiz kilitlenmişti; o an her ikimiz de biliyorduk: bu, hikâyenin bir dönüm noktasıydı.
Son gördüğüm şey Erdem Komutan’ın gözleriydi büyük, kararlı ve aniden yumuşamış. Kucağında, kan kaybı ve yaralı bacağımın ağırlığıyla güçsüz düşmüş, bayılmışım.
Gözlerimi açtığımda bembeyaz bir oda vardı; tavandan doğal ışık sızıyordu. Kolumda serumu tutan ince bir tüp. Nefes alışım ağır, her hareketimde yerinden kaynayan bir ağrı. Gözlerimi tavana diktim ve olanları parça parça toplamaya çalıştım.
İlk işim elimi refleksle saçıma götürdüm sapkamı aradım. Şapkam yerindeydi; alnımın kenarına sıkıştırılmış, biraz buruşmuş ama sağlam. Ve saçlarım şapkamın içine gizlenmiş. Bir an içim yumuşadı: En son şapkamı Ömer’in elinde bırakmıştım, demek o şapka bana geri gelmiş.
Bacağımı açıp baktım. Sargı vardı; uniformam yukarı çekilmiş, içimdeki taytın etrafı kesilmiş pansuman için, düşüncesiyle yüzümde istemsiz bir masumiyet gülümsemesi belirdi. Bıçak yarasına müdahale edilmişti; acı yerinde ama kontrol altındaydı.
Kapı açıldı, hemşire içeri girdi. Üzerinde gri bir üniforma, yüzünde yorgun ama nazik bir ifade. “İyi misiniz?” diye sordu. Sesinin tonu beni sarsan alevleri biraz söndürdü.
“Evet,” dedim, sesim kısıktı. Hemen merak sardı beni: “Beni kim getirdi?”
Hemşire dizlerinin üzerine eğilir gibi oldu, gözleri yavaşça bana baktı.
“Komutanınız, sanırım. Sizi kucağında getirdi. Kendisinin de kolundan yaralı olduğunu söylediler şu anda yan tarafta tedavi görüyor.”
Sanki dizlerim biraz daha gevşedi. “Öyle mi… Peki, başka?” diye sordum, sesimi güç toplayarak çıkarmaya çalıştım. “Biz neredeyiz şu an?”
“Burası sınırın burunu. En yakın revir burası olduğu için sizi buraya getirmişler,” diye cevap verdi hemşire. Konuşması pratikti, askerî bir noktaya vurgu yapıyordu; bu, güven veriyordu ama aynı zamanda anlatılmamış bir tehlikeyi de işaret ediyordu.
“Anladım… Peki, geridekiler nasıllar? Bizden başka gelen oldu mu?” diye ısrar ettim; aklım kamp ve ekipteydi. Her birinin yüzü gözümün önünden geçiyordu.
“Olanların çoğu ufak sıyrıklarla atlatmış. Sanırım kamp alanına döndüler ve kendi malzemeleriyle tedavi olacaklar. Başka kimse emniyete getirilmedi.” Hemşire söylerken dosyasına baktı; notları tık tık etti.
“Komutanınızla konuşmak isterseniz, bir süre daha dinlenmeniz gerekiyor. İlaçlarını verdim.”
“Teşekkürler,” dedim. Hemşire serum hattına yavaşça bir ilaç daha koydu; iğnenin girerken hissettirdiği anlamsız bir sızı geçti. O da kalkıp çıktı, kapı yavaşça kapandı.
Yalnız kalınca düşünceler çılgınca dönmeye başladı: Komutan kucağında taşımış nasıl? Nasıl başardı? Ömer nerede? Maskeli adamlar, kumanda, bomba tehdidi hepsi zihnimde bir düğüm oldu. Acı aynı zamanda bir hatırlatma gibiydi; her sızı, yaptığım seçimin bedelini hatırlatıyordu.
Bir süre tavanı seyredip nefesimi toplamaya çalıştım. Sesim incecikti ama yine de mırıldandım:
“Erdem…” Cevap gelmedi, ama kapı aralık kaldı; tedavi odalarının koridorundan uzak, boğuk bir uğultu geliyordu adımlar, uzaktan konuşmalar, bir parça daha hayat.
Göz kapaklarım yeniden ağırlaştı; uykunun kıyısında, bir parça huzur ve bir parça endişe arasında, aklımda tek bir cümle yankılandı:
“Komutanı uyandırmalıyım. Ömer’i… öğrenmeliyim.” Ama önce sol bacağımı hafifçe kıvırıp, sancıyı test ettim; cevap geldi: hareket etmiyordu. Bu kalkamazsın demekti. Ardından göz kapaklarıma yenildim. Hemşire bana uyku ilacı mı vermişti?