Irmak Aslan,
Koordinatları telsizden ilettikten sonra bir iç çekip tulumuma yaslandım; bir nebze rahatlamıştım. Ekranın ışığı yüzümü aydınlatırken rüzgârın uğultusu dışarıda devam ediyordu. Birkaç dakika geçti; kendimi toparlamaya çalışıyordum ki çadırın hışırtı sesiyle irkildim.
Ömer geri dönmüştü. İçeriye yavaşça girdi. Göz göze gelince kalbim hızla atmaya başladı; nefesimi kontrol etmeye çalıştım ama ellerim buz gibiydi.
O, yatağından bir şey aldı. Küçük, soğuk bir şeydi; metalin parlaklığı eline yansıyordu. Tam olarak ne olduğunu seçemedim ama hareketi o kadar doğal ve soğukkanlıydı ki içimi bir soğuk kapladı.
Hemen kalkıp arkasından çıktım, sesim titriyordu:
“O neydi?” diye sordum, daha çok kendimi temize çıkarmaya çalışır gibi.
Ömer dönüp bana baktı, yüzünde hiçbir duygu yok gibiydi.
“Seni ilgilendirmez,” dedi kısa ve keskin.
O an içimde bir şey koptu. Tüm uyanık halimle üzerine yürüdüm, sesim yükseldi:
“Ne yaptığını biliyorum. Hain sensin!”
Bir şey söylemek üzereyken, bir eli aniden ağzımı kapattı sıcak, güçlü bir el. Ömer’in yüzü gözüküyordu, gözleri dondurucu bir sakinlikle üzerimdeydi. Nefesim kesildi, kelimeler boğazımda kaldı. Panikle ellerini ittim ama parmaklarına gücüm yetmiyordu.
“Dua et,” diye fısıldadı ama sesi buz gibi. “Ekip seni canlı istiyor. Yoksa seni şuracıkta öldürürdüm.”
Söylediği sözler birer çakıl taşı gibi içime indi. Karanlık bir ağırlık başımı doldurdu; başım döndü, dünya sağa sola savrulmaya başladı. Sonraki anları bulanık gördüm: Ömer’in yüzü, kapalı çadırın teni, kendi nefesimin sesi. Bir ağırlık daha bir el, soğuk ve acımasız başımın arkasına indi.
Göz kapaklarım ağırlaştı. Karanlık genişledi. Son görüp duyduklarım Ömer’in soğuk fısıltısı ve rüzgârın uzaktaki uğultusuydu. Ardından hiçbir şey hissetmedim; dünya sessizliğe büründü.
***
Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey nemli taş kokusuydu. Başım zonkluyordu, yer sertti. Gözlerim bulanıktı ama kendimi zorlayınca gördüm: karanlık bir mağaradaydım. Yerde yatıyordum. Çevremde onlarca yüzü maskeli, siyahlar giymiş adam vardı. Ellerinde silahlar parlıyordu, aralarında hızlı hızlı, anlamadığım bir dilde konuşuyorlardı. Kelimeler kulaklarımda uğuldayarak yankılanıyordu.
Nefesimi yavaşlatmaya çalıştım. Sakin ol Irmak. Panik yapma. Burası senin alanın. Ajanlık kimliğini hatırla…
Gözlerim hızla etrafı taradı. Çıkış nerede? Sağda dar bir tünel… ama iki silahlı adam tam orada nöbette. Önümde en az on kişi var. Hepsini birden indirmem imkânsız, ama birkaçını sessizce etkisiz hale getirebilirim. Önemli olan doğru zamanı beklemek.
Sonra istemsizce düşündüm: Bunlar beni neden kaçırdı? Ellerimi bağlamamışlar… şimdilik. Demek ki benden bir şey istiyorlar. Belki bilgi, belki de pazarlık aracı…
Gözüm o sırada sol tarafa kaydı. Yerde duran, bana ait olan çantamı gördüm. Kalbim sıkıştı. Demek şerefsiz Ömer beni çantalarımla birlikte buraya getirmiş. Ama nasıl? O kadar nöbetçi askerin içinden beni kimse fark etmeden nasıl çıkardı?
Düşünceler beynimde çarpışıyordu. Bir yandan öfke, bir yandan da aklıma gelen tek mantıklı açıklama: İçerideki hain o. Başından beri şüphelenmiştim ama şimdi her şey netleşmişti.
Dudaklarımı ısırıp derin bir nefes aldım. Ömer, sana güvenmeyecektim. Ama senin oyununu bozacağım.
Etrafımdaki adamların bakışları üzerimdeydi. Yabancı dilde bir şeyler konuşup işaret ettiler. Birkaç tanesi yaklaşmaya başladı. Kalbim hızla atsa da gözlerimi kısarak onların hareketlerini izledim. Olduğum yerde oturdum.
Peki şimdi… bana ne yapacaklar?
Yaklaşan üç maskeli adamın ayak sesleri mağaranın taş zemininde yankılandı. Ellerindeki silahları saklamıyorlardı; bu bir tehdit değil, bir mesajdı. Beni korkutmak istiyorlardı.
İçlerinden biri, diğeriyle kıyasla daha uzun boylu olan, maskesini hafifçe aşağı indirdi. Yüzünü tam göremesem de gözlerindeki sertlik beni delip geçiyordu. Kalın bir aksanla, Türkçe’ye yakın bir dilde konuştu:
“Sen… asker değil. Sen farklısın.”
İçimde bir ürperti dolaştı ama dışarıya belli etmedim. Başımı dik tuttum, dudaklarımda küçücük bir tebessüm belirdi.
“Ne demek istiyorsun? Ben sıradan bir askerim,” dedim soğukkanlı görünmeye çalışarak.
Adam kahkaha attı, diğerlerine dönüp hızlıca kendi dillerinde bir şeyler söyledi. Hepsi gülmeye başladı.
“Bizi kandıramazsın. Sen bilgisayar… sen kod… sen bilgi!”
Demek ki kim olduğumu tam bilmiyorlardı, ama bir şeylerden şüphelenmişlerdi. Bu iyi haberdi; bilgiyi ben kontrol edebilirdim.
“Bilmiyorum ne saçmalıyorsunuz,” dedim, sesimi biraz titrek çıkararak, rol yapar gibi. “Ben emirleri yerine getiren bir askerden başka bir şey değilim. Bilgisayar kullanmayı bilmem suç mu?”
Adam tekrar yaklaştı, yüzüyle neredeyse benimkine değiyordu. Gözlerindeki karanlıkta beni sınayan bir ifade vardı.
“Göreceğiz. Sen konuşacaksın. İstesen de istemesen de…”
İçimden hızlıca hesap yapıyordum. Etrafımda şu an beş adam var. Çıkışa giden tünelde iki kişi daha. Eğer dikkatlerini dağıtabilirsem, soldaki taşa doğru hamle yapar, birini silahsızlandırırım. Sonrası reflekslerime kalmış. Ama doğru zamanı beklemeliyim…
Gözüm tekrar çantama kaydı. İçinde özel cihazlarım, küçük bıçaklarım ve iletişim modülüm vardı. Eğer ona ulaşabilirsem, buradan çıkmam mümkün.
Adam bağırarak emir verdi, beni mağaranın ortasındaki tahta bir sandalyeye oturttular. İki kişi omuzlarımdan bastırdı.
“Şimdi anlat bakalım, sen kimsin? Gerçekten kimsin?”
Yutkundum. Kalbim çarpıyordu ama dudaklarımdan çıkan sözler buz gibi sakin bir tondaydı:
“Ben kimim biliyor musunuz? Yanlış kişiye bulaştınız.”
Onların gözleri kısıldı. Ben ise içeriden fırtınalar koparken dışarıdan sakinliğimi korumaya çalışıyordum. Oyunu uzat Irmak… zaman kazan.
Adamların bana yönelttiği sorular tam sertleşmeye başlamıştı ki mağaranın derinlerinden ayak sesleri yankılandı. Adımlar ağır, kararlı ve tanıdıktı. İçimdeki öfke daha görmeden alevlendi.
Ömer çıkageldi. Üzerinde artık askeri kamuflaj yoktu; o da diğerleri gibi siyah giymişti. Yüzünde maske vardı ama gözlerinden tanımamak imkânsızdı. Maskesini yarım indirip, o alaycı gülümsemesini gösterdi.
“Ben size demedim mi?” dedi, İngilizce konuşarak adamların liderine dönüp. “Bu asker sıradan değil. Onu buraya getirmek kolay olmadı.”
Adamlar başlarıyla onaylar gibi homurdandı. Ömer yanlarına yaklaştı, sonra gözlerini bana çevirdi.
“Bak Ali,” dedi, bu kez Türkçe. Sesi mağaranın taşlarına çarpıp yankılandı. “Beni hain ilan ettin ya… Haklıydın. Ama senin sandığın gibi değil. Onlar için değil, kendim için oynuyorum bu oyunu.”
İçimdeki öfke, zincirlenmiş bir canavar gibi kımıldadı. Yumruklarımı sıktım ama beni sandalyeye bastıran iki adam izin vermedi.
“Bunu neden yaptın?” dedim dişlerimin arasından. “Onca askeri… Komutanı… hepimizi tehlikeye attın!”
Ömer başını yana eğdi, sanki söylediklerim çocukça bir serzenişmiş gibi.
“Sen daha oyunun yarısını bile görmedin,” diye fısıldadı. Sonra bana doğru eğilip kulağıma yaklaşarak ekledi:
“Bir sır vereyim mi? Senin bana güvenmen gerekiyordu… Çünkü seni öldürmemem için tek sebep bu adamlar değil. Henüz işim bitmedi.”
Gözlerimi kısıp ona dik dik baktım. İçimde korku, öfke ve merak birbirine karıştı. Gerçekten sadece hain mi? Yoksa çok daha büyük bir şeyin içinde mi?
Adamların lideri elini kaldırıp yabancı dilde bir şeyler söyledi. Ömer doğrulup onlara dönerek başıyla onayladı. Sanki anlaşmış gibilerdi.
Sonra tekrar bana baktı ve o tanıdık, buz gibi bakışıyla mırıldandı:
“Buradan kurtulabileceğini sanıyorsan… yanılıyorsun, Ali.”
Ömer’in sözleri kulaklarımda uğuldayarak yankılanırken gözlerimi kısa bir an yan tarafa kaydırdım. Çantam… hâlâ yerdeydi. O çantanın içinde küçük bıçaklarım, sinyal bozucu cihazım, mini telsizim vardı. Onlara ulaşabilirsem, buradan çıkma şansım vardı.
Ama önümde ciddi bir problem vardı: kollarımı bastıran iki adam. Üstelik Ömer gözlerini üzerimden hiç ayırmıyordu. Dikkatini dağıtmam lazım… ya da onların arasına fitne sokmam.
Ajan refleksim devreye girdi. Gözlerimi kaldırdım, adamların liderine sert bakarak konuştum:
“Siz aptalsınız. Bu adam (başımı Ömer’e doğru çevirdim) size yalan söylüyor. Asıl hain o. Beni buraya getirerek sadece size değil, bütün planınıza ihanet etti.”
Adamlar homurdanmaya başladı. İçlerinden biri kuşkuyla Ömer’e döndü. Ömer’in gözlerinde öfke parladı ama yüzüne gülümseme oturttu.
“Ben olmasam bu asker hâlâ Komutan’ın yanındaydı. Bana güvenmezseniz, kaybedersiniz.”
Onlar arasında tartışma çıkarken ben zihnimde hızlıca hesap yaptım: Lider konuşmaya odaklı. Sağ omzuma bastıran adam benden daha zayıf. Önce ona hamle yaparsam kolumu kurtarırım. Sonra önümdeki masadan sekip çantama ulaşabilirim. Ama Ömer… Ömer işimi zorlaştıracak.
Kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Avuçlarım terlemişti ama bakışlarımı sabit tuttum. Bunu yapabilirim. Doğru anı bekle Irmak…
Tam o sırada, lider bir şeyler bağırdı. Adamların dikkati bölündü, hepsi bir an ona döndü. İşte o an, fırsat önümdeydi.
Omuzlarımı yere bastıran adamın ayağına tüm gücümle bastım. O acıyla sendeledi. Omzuma çöken baskı hafiflediğinde kolumu hızla kurtardım. Masaya yüklenip kendimi ileri fırlattım. Gözlerim tek bir hedefe kilitlenmişti: çantam.
Ama tam o sırada, Ömer’in sesi yankılandı:
“Sakın!”
Ve üzerime doğru atıldı.
Ellerim çantamın fermuarına yapıştı. Parmaklarım titriyordu ama reflekslerim hızlıydı; içindeki küçük gizli bölmeyi biliyordum. Elimi o bölmeye soktum, soğuk bir düğme hissettim mini konum vericim ve acil sinyal düğmesi. Derin bir nefes alıp bastım.
Komutan’a yer bildirimi gönderiliyordu; küçük cihaz, GPS koordinatını ve benim bulunduğum mağaranın izlenimini birkaç saniyede komutana iletecekti. İçimden “Lütfen fark etsinler” diye geçirdim. Kısa bir bip sesi duydum ama çevredeki gürültü hiçbir şeyi ele vermeyecek kadar yoğundu. Kimse fark etmedi.
Tam o anda Ömer üzerime atıldı; elleri bana yapıştı, yüzü gözümün önünde bir bulanıklık gibi belirdi. İki adam hâlâ liderin etrafında tartışıyordu; dikkatleri bir an için dağıldı. Ben çantamı göğsümde sıkıştırıp himayeye aldım ama Ömer parmağımı yakalamıştı; bacaklarımın gücüyle gerilerek üzerimden atmasını engellemeye çalıştım.
“Sakın!” diye hırladı, nefesi yüzüme çarpıyordu. Dişlerimi sıktım, parmaklarımla çantanın iç kısmına ulaşmaya çalışıp telsizi aktif tutmaya gayret ettim. Bir anlığına, kalpamda bir umut kıvılcımı yandı: Komutan konumu aldı mı?
Boğuşma kızışırken, birden arkadan bir çığlık yükseldi. Herkes başını o tarafa çevirdiği anda, alev gibi bir acı duydum. Bacağıma birinin bıçak sapladığını gördüm hızlı, profesyonel bir hamleydi. Diz çöküp acıyla inledim. Kan, karanlık zeminde koyu bir leke oluşturdu.
O an zaman yavaşladı. İki maskeli beni tutup zorla sandalyeye oturtmaya başladılar. Ellerinin soğukluğu, beni geri çekilen bir dalga gibi sandalyeye doğru bastırdı.O sırada lider yüksek sesle emretti, sesi mağaranın duvarlarında yankılandı:
“Bacağını bağlayın! Öldürmeyin onu bize lazım!”
İki adam hemen hareketlendi; birinin çantasından bir bez ve bir tür bağ getirip bacağımı sıkıca sardılar. Acıdan yüzüm kıvrılmadı ama ellerim hâlâ titriyordu. Ömer’in gözleri kısa süreliğine bana takıldı; içinde karmaşık, çözülmemiş bir ifade vardı öfke, pişmanlık ve başka bir şey daha, belki de çaresizlik. Ama aynı zamanda zafer gülüşü vardı yüzünde.
Maskelilerden biri bana doğru eğildi, yüzü neredeyse burun mesafemdeydi. Sanki içimdeki direnci ölçer gibi bakıyordu.
“Ölmemelisin otur." dedi, kendi aralarında yabancı dilde biraz konuşup bana sertçe işaret ettiler. Beni iyice oturtup ayaklarımı bağladılar; çantam ise bir adım uzağa çekildi, kontrol altına alındı.
Kalbim deli gibi atıyordu. İçimde hem rahatlama hem de panik vardı: rahatlama çünkü konum sinyali gönderilmiş olabilirdi; panik çünkü çantamı şimdi ele geçirirlerse cihazla birlikte her şey kaybolabilirdi. Zihnimde aynı anda iki düşünce çarpıştı: Komutan konumu aldı mı? ve Çantamı geri almalıyım ama nasıl?
Ömer liderin yanında duruyordu.
“Onu canlı tutun. Bilgisi var, kullanacağız.” Sesi soğuktu, hesaplıydı. Beni oturtmuşlar, ellerimi bağlamışlardı ama gözlerim çantama takılıydı; orada kalan küçük düğme hâlâ bir umut kıvılcımıydı.
Kulaklarımda hâlâ uzak bir bip sesi yankılanıyordu; belki komutan sinyali aldı, belki de sadece rüzgârın sesi… Ama bir şey kesindi: şimdi mücadele sadece kaçmak değil, aynı zamanda zamanı uzatıp komutanın buraya gelmesini sağlamaktı. Ve ben, mümkünse, Ömer’in gerçek niyetini tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarmak için bir yol bulmalıydım.