Irmak Aslan,
Yola çıkmıştık. Bir süre arabayla ilerledikten sonra belirlenen noktada durduk. Araçlardan indik, çantalar omuzlara yüklendi ve yürüyüşe geçtik. Erdem Komutan, diğer rütbelilerle birlikte önden gidiyordu. Ben biraz arkada kalmıştım.
Yanıma biri yaklaştı.
“Aliymiş sanırım adın?” dedi.
Şöyle bir baktım, tanıdık geldi. İçimden, Bu asker… evet, daha önce ben yemek yerken bilgisayarın başında oturmuştu. Hatırladım şimdi, diye geçirdim.
“Evet. Senin adın neydi?” diye sordum.
“Ahmet ben.”
“Aa evet, hatırladım.”
Bir süre sessizlik oldu. Sonra göz ucuyla bana bakıp sordu:
“Erdem Komutan’la önceden tanışıyor musunuz?”
Başımı salladım.
“Hayır, neden sordun?”
“Hiç… merak ettim. Sürekli yanında taşıyor da seni.”
Gülümsedim, sesim mümkün olduğunca doğal çıkmaya çalıştı:
“Yok, ben sürekli bilgi akışı sağladığım için. O yüzden yani.”
“Anladım… Bilgisayar işi zordur. Sen kaç yaşındasın?”
O an birden gerildim. Kaşlarım çatıldı. Sorguda gibi hissettim, döndüm ona:
“Yaşın ne önemi var kardeşim? Burada hepimiz aynı yaştayız.”
Sesim biraz sert çıkmıştı ama konuyu kapatmaya kararlıydım. Hızlandım, adımlarımı öne doğru attım ve onu arkamda bıraktım.
Ama yürürken içimde huzursuz bir his büyüyordu. Neden bu kadar özel sorular sordu? Erdem Komutan’la ilişkimi niye merak etti? Sıradan bir sohbet miydi, yoksa bilerek mi yokladı beni?
Adımlarımı hızlandırdım, nefesim sıklaşmıştı. İçimden bir ses, Ahmet’in sözlerini normal karşılamam gerektiğini söylese de başka bir ses, Dikkat et Irmak, bu işte güveneceğin kişi sayılıdır, diyordu.
En sonunda kamp alanına gelmiştik. Bu kez daha yukarıdaydık ve hava çok daha soğuktu. İçime sadece tek kat giymiştim ama şimdi daha fazlasına ihtiyacım olduğunu anlıyordum. Çantaları indirdik, çadırları kurmaya başladık.
Buradaki çadırlar öncekilere hiç benzemiyordu. Ne içinde ayağa kalkacak kadar boşluk vardı ne de ekstra bir bölüm… Sadece uyku tulumları sığıyordu, ayak ucunda da küçücük bir alan kalıyordu. Tuvalet, yatak, masa… önceki kampın “rahatlığından” eser yoktu.
Herkes yavaş yavaş yerleşirken gözüm Erdem Komutan’a takıldı. Bir çadırın önünde duruyordu. Tereddütle yanına yaklaştım.
“Komutanım…” dedim çekinerek.
Bana döndü, etrafına baktı ve alçak bir sesle, neredeyse kulağıma fısıldar gibi söyledi:
“Asker, bak burası çok dar. Ben burada tek kalacağım. Git kendine başka bir yer bul.”
Yutkundum. Ne yapacaktım şimdi? Nerede kalırdım? Kimseyi tanımıyor, kimseye güvenemiyordum. İçimden bir telaş yükseldi.
“Komutanım ama kimle...” diyecek oldum ki, o arkasını dönüp yüksek sesle seslendi:
“Tek kalan biri var mı?”
Arkadan bir ses geldi:
“Ben tek kaldım, Komutanım!”
Erdem başıyla işaret etti:
“Bak, orada tek kalan var. Hadi sen oraya.”
Artık mecburen oraya doğru yürüdüm. Çadırın önünde duran asker bana selam verdi.
“Merhaba.”
“Merhaba…” dedim kısık sesle.
“Geç bakalım, Ali’ydi değil mi?” dedi.
Adımı biliyordu. Oysa ben onun adını bilmiyordum.
“Evet… senin adın neydi?”
“Ömer ben.”
O an kafamda şimşekler çaktı. Demek Ömer… Bilgisayardan raporları hazırlarken, tam da onun nöbetçi olduğu sırada sistemden veri girilmişti. Ama o zamana kadar kimin yaptığını bilmiyordum.
“Ha, öyle mi? Başka Ömer var mı burada?” diye sordum, sesim normal çıksın diye uğraşarak.
“Yoo, neden sordun?”
“Hiç… Sanki biri daha demiş gibi geldi de, belki de ben yanlış anladım,” deyip konuyu kapattım.
Çadıra girdik. O, tek kelime etmeden uyku tulumuna girdi ve arkasını dönüp yattı. Benimse başka çarem yoktu. İçimdeki huzursuzluğu susturmaya çalışarak kendi tulumuma girdim. Gözlerimi kapattım ama aklımda tek bir şey dönüp duruyordu: Ya doğru kişiyi bulduysam?
Sabah Erdem Komutan’ın sesiyle gözlerimi açtım. Çadırın dışından gür sesi yankılanıyordu:
“Hadi bakalım, uyanın askerler! Buraya yatmaya gelmedik.”
Gözlerimi araladığımda Ömer’le göz göze geldik. O çoktan uyanmıştı ve beni izliyordu. İçimde ürperti dolaştı, elim ayağım buz kesti. Hiçbir şey söylemeden hızla kalktım, tulumdan çıktım ve dışarı fırladım. Sıraya geçerken arkamdan Ömer’in de geldiğini hissettim.
Sahada yanımda durdu, gülümser gibi yaparak,
“Günaydın,” dedi.
Ben panikle cevap verdim:
“Günaydın… biraz telaşla fırladım, kusura bakma,” dedim kısa keserek. O da hiçbir şey söylemeden kendi sırasına geçti.
Erdem Komutan kısa bir konuşma yaptı, disiplinli ama öz. Sonra bizi serbest bıraktı. Herkes çantasından küçük sandviçlerini çıkarıp bir köşede yemeye başladı. Ben de çantamdan ekmeği çıkarıp hızlıca ısırdım.
O sırada Erdem Komutan yanıma geldi.
“Asker, sen bilgisayarları al gel yanıma. Yemeğini bitirdikten sonra,” dedi.
Ağzım doluydu, sadece başımla onayladım. Hızla lokmaları çiğneyip yuttum. Bir an kafamı kaldırdım ve yine Ömer’in bana baktığını gördüm. Bu kez daha uzun, daha dikkatli… Gözlerimi hemen kaçırdım. İçimde rahatsız edici bir huzursuzluk vardı.
Sandviçimi bitirir bitirmez çantamı kaptım, bilgisayarları alıp hızla Erdem Komutan’ın yanına yöneldim. Onun yanında olmak içimi biraz olsun rahatlatsa da, Ömer’in bakışları zihnimden silinmiyordu.
Erdem Komutan’la bilgisayar başına geçmiş, sinyal taraması yapmaya başlamıştık. Ekrandaki kodlar ve grafikler arasında parmaklarım adeta klavyenin üzerinde dans ediyordu. Eldivenlerle rahat edemediğim için onları çıkarmıştım. Soğuğun etkisiyle parmaklarım hafifçe kızarmış, derim ürpermişti ama tuşlara her dokunuşum bana hız katıyordu.
Bir an duraksadım, yan taraftan Erdem Komutan’ın bakışlarını hissettim. Başımı çevirince göz göze geldik. Onun gözleri kısa süreliğine ellerimde, sonra gözlerimde takılı kaldı. İçimde bir ürperti dolaştı, bakışlarımı hemen kaçırıp ekrana odaklandım.
Sessizlik içinde çalışmaya devam ederken birden onun tok sesi duyuldu:
“Sen ne okudun?”
Sorusu ani gelmişti. Parmaklarım duraksadı.
“Bilgisayar mühendisliği, Komutanım,” dedim çekinerek.
“Yani mühendissin, öyle mi?”
“Evet, Komutanım.”
Bir an sustu, sonra bakışlarını ekrandan çekmeden sordu:
“Peki nasıl geldin askere?”
Nefesim boğazıma düğümlendi. Dudaklarımı ısırdım. Saklamam mı gerekiyordu? Ama söylemezsem güvenini kaybederdim belki de… Cesaretimi toplayarak kısık bir sesle konuştum:
“Şey… ben aslında ajanım. Yani saha görevlerinde de bulundum, arka planda da çalıştım.”
Başımı kaldırmaya cesaret edemedim. Sadece klavyeye odaklandım.
“Nasıl yani? Senin bir asker olduğun yazıyordu ama…” dedi şaşkınlıkla.
Telaşla yutkundum, parmaklarım istemsizce hızlandı.
“İbrahim Komutan nasıl bilgiler girdi bilmiyorum, Komutanım,” dedim. Sesim titremesin diye çabalasam da belli ki biraz sarsılmıştım. Keşke söylemeseydim… belki de hata ettim, diye düşündüm.
Ekrandaki veriler kayıyor, sinyaller birbiri ardına diziliyordu. Ben bakışlarımı ekrana kilitlerken onun gözlerinin hâlâ üzerimde olduğunu hissediyordum. Kalbim sanki göğsümden çıkacak gibiydi.
Sonunda grafiklerde olağandışı bir hareket fark ettim. Gözlerim parladı.
“Bakın, Komutanım!” dedim heyecanla. “Burada bir sinyal var… bu, normal telsiz frekanslarına benzemiyor. Sanki şifreli bir iletişim. Düzenli aralıklarla tekrarlanıyor.”
Kendi sesimdeki heyecan, içimdeki telaşı bastırıyordu. Bir anlığına, göz göze geldiğimizde hissettiğim gerilimi unuttum. Artık sadece o sinyal vardı.
Erdem Komutan biraz bana yaklaştı, gözlerini kısarak ekrana baktı.
“Koordinat çıkarabiliyor musun?”
“Biraz zaman alır ama evet… Şuradaki verileri eşleştirirsem tam yerini bulabiliriz,” dedim hızlıca klavyeye basarak.
O sırada Erdem Komutan kısık sesle ekledi:
“Asker, biraz önce söylediklerin… ajan olduğunu… Bunu başka kimseye açma. Anlaşıldı mı?”
Kalbim hızla çarptı. Başımı kaldırmadan sadece,
“Anlaşıldı, Komutanım,” dedim.
Ekrandaki noktalar netleşmeye başladı. Sonunda haritada küçük kırmızı bir işaret belirdi.
“İşte burada! Sinyal şu bölgeden geliyor. Çok yakında, dağın şu yamacında.”
Erdem Komutan gözlerini haritadan bana çevirdi. Yüzünde hem şaşkınlık hem de gurur vardı.
“Aferin, asker. İşte bu yüzden buradasın.”
Ben derin bir nefes alırken içimden umarım doğru yaptım diye geçirdim. Ama o sinyal… kesinlikle bizi bir adıma daha yaklaştırmıştı.
Erdem Komutan ayağa kalktı, sert ve kararlı adımlarla yürüdü. Sesini yükseltti:
“İlk grup, hazır olun! Bir saat içinde yola çıkacağız. Bulduğumuz sinyale ulaşmak için hızla hareket edeceğiz.”
Herkes bir anda hareketlendi, hazırlanmak için kendi çantalarına yöneldi.
Komutan bir an durdu, sonra dönüp bana baktı.
“Sen burada kal, asker. Hem bizi hem de buradakileri kontrol et. Gözden kaçan bir şey olursa hemen bildir. Anlaşıldı mı?”
Başımı dik tutarak yanıtladım:
“Anlaşıldı, Komutanım.”
Kalbim hızlı atıyordu. Yorgunluğa rağmen sorumluluğun ağırlığını hissettim. Sinyali bulmak önemliydi, ama benim görevim de en az onun kadar kritik olacaktı.
Erdem Komutan önden grubuyla yola çıktıktan sonra, ben tek başıma kamp alanında kaldım. Çadırların arasından geçerken rüzgarın üşüten sesi kulaklarımı çınlatıyordu. Ayaklarım hâlâ buz gibiydi; eldiven takmadığım için parmaklarım donmak üzereydi. Ama görev başındaydım ve tek düşüncem, sinyali korumak ve olası bir aksaklığı önlemekti.
Önce çadırları tek tek kontrol ettim. Her birini gözden geçirirken eşyaların, çantaların yerleşimlerini, uyku tulumlarını ve kalan azıcık boş alanı not ettim. İçimde sürekli bir alarm vardı; buradaki herkesi gözetim altında tutmalıydım. Sinyali kaybetmemem gerekiyordu.
Bir an durdum, kulak kabarttım. Dışarıda sessizlik vardı, sadece rüzgarın uğultusu ve uzaklardan birinin hafifçe toprak üzerinde yürüyen ayak sesleri geliyordu. İçimdeki tedirginlik daha da arttı. Gitmeyenler etrafta nöbet tutuyordu. Kimdi bu diye merak ettim.
O sırada, çadırın bir köşesinden göz ucuyla Ömer’i fark ettim. Benim çadırın yakınlarından geçiyordu; ama bana bakıyor, adeta hareketlerimi izliyordu. İçim ürperdi. Neden sürekli bana bakıyor? diye düşündüm. Sinyal işi bir yana, bu göz temasları dikkatimi dağıtmaya yetiyordu.
Hızlı adımlarla kendi çadırıma döndüm. ( Ömer’le kaldığımız yere) Bilgisayarı kurarken Ömer’in gözü üzerimdeydi hâlâ. Her hareketimi izliyormuş gibi hissettim. Ekranı açtım, sinyali kontrol ettim. Dalgalı çizgiler ekranda sürekli hareket ediyordu. Parmağımı tuşlara götürdüm ve analiz etmeye başladım. Her tuş vuruşunda kalbim biraz daha hızlandı; hem sinyalin şifresini çözmeye çalışıyor, hem de Ömer’in bakışlarını hissediyordum.
Bir anlık dikkatsizlik… Ömer çadırıma doğru yaklaşıyor gibi göründü. Nefesimi tuttum, ekranın ışığı yüzümü aydınlatıyor, ellerim hızlıca tuşlara basıyordu. “Sinyal burada… koordinat çıkarılabilir,” diye düşündüm kendi kendime.
Birden Ömer’in sesi çadırın önünden geldi, ama biraz düşük, duyuracak gibi değil:
“Hey, sen mi çalışıyorsun burada? Bende yatacaktım.”
Kalbim bir anda duracak gibi oldu. Başımı hafifçe kaldırıp ona baktım; gözleri ciddi, dikkatli, ama aynı zamanda meraklıydı. Ağzımdan bir kelime çıkmadı. Sadece başımla hafifçe onay verdim ve ekrana döndüm.
Ne yapmalıydım? Konuşmalı mıydım? Yoksa tamamen sessiz mi kalmalıydım? İçimde bir karmaşa vardı. Her hamlem izleniyordu, ama görev de önemliydi.
Bir süre sessizce çalıştım; Ömer de uzaklaşmıştı gibi göründü, ama aklım hâlâ onun bakışlarındaydı. Sinyal verilerini eşleştirmeye başladım. Ekranda kırmızı noktalar beliriyor, dalgalı çizgiler koordinatlara dönüşüyordu. Parmaklarım klavyede dans ederken, ekranın parlaklığı yüzüme yansıyordu.
Bir anda sinyali buldum. Ekranda küçük, kırmızı bir işaret belirledi:
“Tam burada…” fısıldadım kendi kendime.
Ömer’in sesi yine geldi, bu kez çadırın içine girdi.
“Ne buldun?”
Kalbim çarptı. Göz göze gelmek istemedim; ekrana odaklandım, parmaklarım titriyordu.
“Bir koordinat… şifreli bir iletişim,” dedim, sesimi olabildiğince sakin çıkarmaya çalışarak. “Düzenli aralıklarla tekrar ediyor.”
Ömer sessizleşti, bir adım geri çekildi gibi oldu ama gözleri hâlâ üzerimdeydi. İçimde hem gerginlik hem de sorumluluk duygusu büyüyordu. Bu sinyal çok önemli… ve kimseye güvenemem.
Bir yandan bilgisayar üzerinde çalışıyor, bir yandan da çevreyi gözetliyordum. Çadırlar, kamp alanındaki hareketler, uzak mesafede gözüken gölgeler… Her şey dikkatle not alınıyordu zihnimde.
Saatler geçiyordu ama ben duraksamadım. Ömer’in varlığı, içimde sürekli bir baskı yaratıyor, ama aynı zamanda sinyali çözmek için daha da odaklanmamı sağlıyordu. Eğer doğru çıkarabilirsem, hem buradaki herkesi koruyacağım, hem de ekibin önünü açacağım… diye düşündüm.
Ve işte o an, bilgisayar ekranındaki koordinat, hem bana hem de Erdem Komutan’a ulaşmamız gereken hedefi gösteriyordu.
Ömer yatmış gibi yapmış, adeta beni izliyordu. Göz göze gelmemeye çalıştım, ama içimde bir huzursuzluk vardı. Parmaklarım hâlâ klavyede titriyordu, bir yandan da toparlanmaya çalışıyordum.
“Ne oldu?” dedi, sesi yumuşak ama dikkatliydi.
“Ben seni rahatsız etmeyeyim. Sen burada yat, ben Erdem Komutan’ın çadırında devam ederim,” dedim.
" Hayır… taşıma şimdi. Hem onun çadırı uzakta. Ta oraya mı götüreceksin?” dedi, hafif sert bir tonda.
“Yok, sorun değil, ben hallederim,” dedim, sakin görünmeye çalışarak.
“Olmaz, olmaz. Sen kal, ben giderim,” dedi ve ayağa kalktı. O an öyle bir baskı hissettim ki, sanki tehdit ediliyordum. İçim ürperdi ve sessizce oturup kaldım.
O ise bana baka baka çadırdan çıktı. Fermuarı açık bıraktı gene. Ben ise bir yandan etrafı gözlüyor diğer yandan işimi yapıyordum. İçimde tedirginlik büyüyordu ama görevim başkaydı: sinyalin koordinatlarını Erdem Komutan’a bildirmek.
Hızla telsizi elime aldım ve bulduğum koordinatları söyledim:
“Komutanım, sinyal burada, dağın batı yamacında. Aynı aralıklarla tekrar ediyor. Tespit edildi.”
Sinyali iletirken kalbim hâlâ hızlı atıyordu, ama içimde bir rahatlama vardı; görevimi yerine getirmiş olmanın verdiği sorumluluk hissiyle nefesimi topladım. Ömer’in bakışları hâlâ üzerimdeymiş gibi hissetsem de, artık tamamen işe odaklanmıştım.