Küçük kıvılcımlar

1833 Words
Irmak Aslan, Kahvaltıdan sonra askerler toparlanmaya başlamıştı. Erdem Komutan yüksek sesle emir verdi: “Hazırlanın! Köyün çevresinde devriye atacağız. Kimseyi sorgulamadan içeri sokmayın.” Herkes “Emredersiniz!” diyerek dağıldı. Ben de diğer askerlerin arasına katılmak üzereydim ki, sert bir sesle ismimi duyunca olduğum yerde kaldım. “Ali! Yanıma gel.” Evet takma adım aliydi ama isimler pek kullanılmıyordu. İlk kez bu ismi duyunca afalladım. Komutanın bakışları öyle keskindi ki, kimse sorgulamaya cesaret edemedi. Sessizce onun peşine takıldım. Köyün çıkışına doğru yürürken aramızda birkaç adım mesafe vardı. Rüzgâr, yerlerdeki tozu havalandırıyor, uzaktan köpek havlamaları geliyordu. Bir süre sessizlik içinde yürüdük. Sonunda Erdem Komutan konuştu: “Gözlerini dört aç. Yaşlı kadının söylediklerini duydun değil mi?” Yutkundum. Sesim çatallandı: “Evet komutanım…” “İnsanların gözü kolay yanılmaz. Küçük bir hata yaparsan hepimizin başı belaya girer. Sakın unutma.” Kalbim hızla atıyordu. Başımı öne eğip, “Başüstüne komutanım,” diyebildim. Tam o sırada uzaktan bir gölge fark ettim. Elimdeki tüfeği daha sıkı kavradım. “Komutanım! Saat on bir yönünde hareket var.” Komutan hızla doğruldu, gözlerini kıstı. “Sakın ses çıkarma,” dedi. İkimiz de taş yığınlarının arkasına çömeldik. Nefesimizi bile tutmuş, bekliyorduk. Gölge giderek yaklaşıyordu. Komutan fısıldadı: “Şimdi dikkat et. Eğer bu bir tuzaksa ilk kurşunu sen atacaksın. Bakalım asker, gerçekten bizimle misin?” Tüm vücudum buz kesti. Parmağım tetikteydi, gözlerim ilerideki siluette. İçimden bir ses, ya yanlış yaparsam? diye fısıldıyordu. Ama komutanın bakışları sırtıma saplanan bir bıçak gibiydi. Gölge yavaşça yaklaştı. Taşın ardındaki silueti seçebiliyordum; boyu, yürüyüşü… bir asker taktiği değildi daha çok köylü adımları. Yine de kalbim ritmini değiştirdi; komutanın sesi hâlâ kulağımdaydı: “Sakın ses çıkarma.” Adam taşın tam arkasında yaşlı bir adam, elinde bir çuval, yüzünde şaşkın ama korkulu bir ifade. " Saklan bizi görmesin. Rahatsız etmeyelim. " dedi Erdem komutan. Taşın arkasına eğildim o an göz göze geldik. Dünyanın tüm hareketleri kesildi gibi hissettim. Gözlerinin içindeki yorgunluğu, yaşamın yükünü gördüm. O bana baktı, ben ona baktım; o bakış öyle derindi ki bir anda tüm gözümdeki sert kabuk çatladı. Göğsümde tuhaf bir sızı yayıldı. Nefesimi tutmakta zorlandım. O bakış, beni soldan sağa savuran tüm düşünceleri dondurdu: kimlik, saklanma, görev… Hepsi bir an için silinip gitti. Onun gözlerinde insanlık vardı; düşmanlık değil. Kalbim istemsizce bir sıcaklık hissetti öyle insani bir şey ki, görevle çelişiyordu.O bakışla birkaç saniye daha sabitlendik. Dizlerim titredi; elimi istemeden gevşettim. Bir anlık dalgınlıkla yüzümdeki sert asker maskesinin kenarları döküldü. Erdem o an bunu gördü. Hızla geri çekildi, soğuk bakışlarıyla beni kendinden uzaklaştırdı. “Kendine gel, Irmak! Burada duygusallığa yer yok sana ihtiyacımız var. Yollarımız, arkadaşlarımız, herkes senin uyanık kalmana muhtaç. Anlıyorsun değil mi?” diye geçirdim içimden. İçimdeki o yumuşama bir çırpıda söndü; utançla bir tokat yemiş gibi dikildim. Gözlerimi hızlıca sildim, nefesimi kontrol ettim ve asker edasıyla dik durmaya çalıştım. Erdem önden hızla yürümeye başladı. Ben çabucak toparlandım; içimde hem bir burukluk hem de sorumluluk dalgası yükseldi. Yaşlı adam güvenli bir mesafeden selam verdi ve uzaklaştı; adımlarında bir yavaşlık, bir ihtiyaç vardı. Komutan kısa bir baş salladı, bana bir işaret verdi. “Git, sinyalleri ve insanın kimliğini bir kez daha doğrula. Her şey kâğıda geçsin,” dedi. “Ve… kendine gel. Sana ihtiyacımız var burada, Asker ! Bunu unutma.” O an içimde sessiz bir söz fısıldadım: Unutmayacağım. Erkek maskemi, görevimi, babamın ve İbrahim’in öğrettiklerini tekrar önüme dizdim. Duygularımı bir kenara koyup kaldığım yere doğru yürümeye başladım ama arkamdaki o gözler, tüm gün boyunca içimde bir iz bırakacaktı. Akşamın ağır karanlığı köyün üzerine çökmüştü. Yemekler yenmiş, herkes sessizce odalarına çekilmişti. Benim ise tek düşündüğüm şey duştu; üzerime sinmiş ter, barut kokusu ve yorgunluk artık dayanılmaz hâle gelmişti. Çantamdan giysilerimi alırken Erdem komutan çoktan kendini yatağa bırakmıştı. Bir an göz ucuyla bana baktığını hissettim, ama o kadar çabuk çevirdi ki bakışlarını, hayal mi gördüm emin olamadım. Tam banyoya doğru adım atıyordum ki sesi odayı kesti: “Hâlâ atmadın mı onları sen!” İrkildim. Ellerim buz gibi oldu. “Şey… komutanım… benim başka giyecek şeyim yok da…” dedim kısık sesle. O sert, keskin tonda devam etti: “Yemin ederim rezillik! Eminim babamın başka çaresi kalmamıştır. Yoksa bildiği halde asla seni buraya getirmezdi.” Sözleri mideme oturdu. Babasını anması… bilmeden, yanlış bir düşünceyle de olsa beni suçlaması, içimde bir düğüm oluşturdu. Sessizce banyoya yöneldim. Kapıya varmıştım ki arkamdan yine sesi geldi: “Bak! Sakın haa… beni hayal bile etmeyeceksin! Anladın mı beni?!” Bir an donakaldım. Neyi kastettiğini tam anlayamadım. Yüzüm kızardı, kalbim hızlandı. O an sesimde titrek bir güçsüzlükle sadece “Peki komutanım,” diyebildim. Sonra kendimi suyun altına attım. Bu kez daha uzun kaldım. Sıcak suyun tenime değmesi, saçlarımın suyla ağırlaşması, kirin akıp gitmesi… neredeyse yarım saat geçti. Suyun altında yalnızca bedenim değil, zihnim de arınıyordu. Çıktığımda sessizlik vardı odada. Çantamın içine eşyalarımı koyarken başımı çevirdim: Erdem komutan uyumuştu. Yüzünde gün boyu görmediğim bir masumiyet vardı; sert çizgiler yumuşamış, nefesi düzenli ritim tutuyordu. Onu öyle görünce, içimdeki tüm karmaşaya rağmen bir anlığına huzur hissettim. Ama sonra kendime geldim: O kim olduğunu gayet iyi biliyordu, ben de öyle. Aramızda ne varsa, bu masum görüntünün ardına gizlenmişti. Sessizce kendi köşeme kıvrıldım, gözlerim kapanır kapanmaz karanlığa gömüldüm. Anında uyumuştum. Sabahın ilk ışıkları odaya sızarken bir tuhaf sıcaklık hissettim; uyandığımda kendimi istemeden Erdem Komutan’ın göğsüne yaslanmış, kollarım etrafında dolanmış buldum. Uykunun bulanık eşiğinde ne yaptığımı anlamaya çalışırken, o anın gerçekliği bir tokat gibi yüzüme çarptı. Erdem bir anda doğruldu, gözleri yarı açık, yüzünde önce şaşkınlık sonra aniden çakan bir öfke belirdi. Sesini odanın havasını yırtarcasına yükseltti: “Napıyorsun sen, asker?! Bu ne hâl böyle?!” Bir kelime bile çıkaramadım. Kalbim deli gibi çarpmaya başladı; sanki binlerce küçük kuş kafesimi yumrukluyordu. Panikle sıçradık, elim ayağıma dolaştı, yatağın köşesine çekildim. “Komutanım! Özür dilerim, komutanım! Ben...ben…” diye kelimeler ağzımdan fırladı, ama bir anlam ifade etmiyordu. Erdem gözleriyle etrafı süzdü, yüzündeki sert ifade dalga dalga gerildi. Bir an sessizlik oldu, sonra keskin bir nefes alıp, “Neden böyle kıvranıyorsun? Ben sana ne dedim ha!! Kendine gel, asker!” dedi. Sesinde hem öfke hem de beklenmedik bir endişe vardı. “Kusura bakmayın, komutanım. Uyurken oldu... ben kalkıyordum, sende dönünce elim sende kaldı, fark etmedim. Çok özür dilerim!” diye yalvardım. Sözlerim ardı ardına döküldü; yüzüm yanıyordu. İçimdeki utanç odayı doldurdu; ellerimle yüzümü kapatıp ağzımı kapatmaya çalıştım ki daha fazla utanç yaşanmasın. Erdem bir süre bana sert bakışlarla baktı, sonra derin bir nefes alıp başını iki yana salladı. “Ne olur ne olmaz... bir daha böyle bir hataya düşme. Anlaştık mı? Kampta dikkat çekmek demek risk demek. Mesafeyi koru. Hem kendin, hem ekip için.” Sesi hâlâ sanki uzaklardaydı ama artık öfke yerini uyarıya bırakmıştı. “Başüstüne, komutanım. Bir daha asla tekrarlanmayacak. Özür dilerim,” dedim, sesim neredeyse fısıltı. Gözlerimi kaldırmaya çekindim; ona doğru bakmak hem korkutucu hem de hüzünlüydü. Erdem kısa, sert bir baş salladı. “Kıyafetlerini düzelt, hemen hazır ol." Hemen doğrulup eşyalarımı toparladım; ellerim hâlâ titriyordu ama kafamda tek bir şey vardı: bu hatayı telafi etmek, kimseye daha fazla bahanem olmaması için daha dikkatli olmak. "Bugün tüm raporları gözden geçir. Kimseyle muhatap olma. Ele verirsen kendini, yanarız. Görevin bugün odadan çıkmamak.” Erdem’in sesi ağır, emirleri keskindi. Gözlerime bakıp bir kez daha onay bekledi. “Anladım komutanım,” diye fısıldadım. İçimdeki gerilim bir düğme gibi sıkıldı ama ağzımdan çıkan tek kelimeydi bu; sonra kapı yavaşça kapandı ve oda dış dünyaya kapandı. Bilgisayarın başına oturduğumda etraf sessizdi; yalnızca fanın ve uzaklardan gelen köpek havlamalarının sesi vardı. Ekranı açtım, dün gece toplanan bütün log paketleri, telsiz kayıtları, erişim listeleri ve sensör verileri önümdeydi. Bir haftadır gelen küçük denemeler, izin dışı sorgular, zaman damgaları… Hepsi üst üste duruyordu. Bugün tek başıma bunları ayıklayacaktım. İlk işim zaman damgalarını normalizasyon işleminden geçirmekti: bütün verileri UTC’ye çekip, hangi kayıtların operasyon saatlerine denk geldiğini filtreledim. Hızla göze çarpan bir şey vardı — her gece 02:12 ile 02:17 arası arasında kısa ama tekrarlı “handshake” denilen bağlantı atımları: birkaç saniyelik, düşük güçlü, sonra kaybolan bağlantılar. İlk bakışta bunlar rastgele parazit gibi görünse de, zamanlama tutarlıydı. Daha derine indikçe anomali büyüdü. O bağlantıların kaynağının MAC adresinde bir paterne rastladım — üretici öneki (OUI) bana endüstriyel tip bir taşınabilir cihazı işaret ediyordu, sıradan bir telefon değil. Bu tip cihazlar genelde sahada kullanılan taşınabilir yönlendiriciler veya jammerelay cihazlarıyla ilişkilendiriliyordu. Üstelik bağlantı, her seferinde kampın kuzeydoğusundaki bir koordinata yakın noktada kesiliyordu tam sinyallerimizin aniden yok olduğu nokta. Loglarda, aynı zaman diliminde bir de telsiz üzerinden kısa bir “test” paketi gönderimi kaydı vardı; bunu gönderen ID daha önce köyden gelen lojistik bir grup tarafından kullanılmış kodlama numarasıyla örtüşüyordu. Yani: sinyal, kamp çevresinde belirli bir noktadan aniden boğuluyor; aynı zamanlarda lojistik kayıtlarında görünen bir takım kimlikleri originate eden kısa paketler var. Bu, içeriden veya lojistikle bağlantılı bir dış kaynak olasılığını kuvvetlendirdi. Bunlar tek başına kesin kanıt sayılmazdı ama birer ipucuydu. Bunları paketledim. Gözlerim yorulmuştu ama bir rahatlama geldi; elime somut bir iz geçmişti. Bu, yalnızca bir şüphe değil, peşi sıra gelen kayıtlarla güçlenen bir ipucuydu. Akşam Erdem geldiğinde bunları ona verecektim yüzüne bakıp her şeyi anlatacaktım. Eğer hakikaten içeriden bir el varsa, o ortaya çıkacaktı. Ve ben, Erdem’in kulağına eğilip fısıldayacağım o an için hazırdım. Erdem Komutan odaya gelir gelmez, “Komutanım… bir ipucu buldum. İçeriden birinin yardımı kesinleşti!” Komutanın yüzünde aniden bir gülümseme belirdi, gözleri parladı, “Aferim asker! Bu yeteneklerin olmasa burada bir dakika tutmazdım seni. Şimdi sıra kim olduğunu bulmakta. Hemen çalışmaya başlıyoruz!” Gözlerim büyüdü, içime bir rahatlama geldi. “Evet komutanım, kim olduğunu tespit etmek için tüm kayıtları ve hareketleri incelemeye başladım.” “Senin gibi bir askerle çalışmak büyük şans. Bu işlerde gerçekten iyisin. Şimdi daha iyi anlıyorum Ibrahim Komutanın neden seni seçtiğini. Bu işi çözmeden uyumayacağız.” Saatlerdir bilgisayar başında Erdem’le uğraşıyorduk. Gözlerim kapanacak gibi olunca, fark etmeden başımı Erdem’in omzuna bıraktım. Bir an sonra, hafifçe dürtülerek irkildim. “Uyan, hadi artık yatıyoruz. Devamını yarına bırakacağız,” dedi Erdem. Gözlerimi ovuşturup, “Tamam… tamam" dedim. Yatağa geçtiğimizde Erdem, yatağın ortasına büyük yastıkları yerleştirdi, aramıza mesafe koydu. Ben yorgun ama huzurlu bir şekilde yattım. Böylesi benim için daha iyiydi. Sabah saat 7’de uyandım. Erdem Komutan bilgisayar başındaydı, gözleri yorgun ama kararlıydı. Kalkıp ona seslendim: “Komutanım, siz ne zaman kalktınız?” “Uyumadım ki. Uyku tutmadı. O kadar şehidin kanı yerde dururken ben nasıl rahatça uyuyabilirim?” dedi. O an kendimi kötü hissettim ve hemen kalktım. “Keşke beni de kaldırsaydınız, Komutanım,” dedim içtenlikle. Sanki hafifçe gülümsedi ama yüzünde hâlâ ciddi bir ifade vardı: “Gerek yok. Sen yapacağını yaptın zaten. Hadi, yüzünü yıka da kahvaltı yapalım. Ardından yola koyulacağız bugün.” “Bugün mü? Dağa mı?” diye sordum, hafifçe endişeli ama heyecanlı. “Evet,” dedi kararlı bir tonla. Ama aklımda hâlâ bir soru vardı: “Ama destek gelmeyecek mi?” “Gerek yok. Hain içimizdeyken daha fazla kişiyi tehlikeye atamam. İllaki açık verecek o kişi ve onu yakalayacağım!” dedi, gözleri kararlı bir şekilde bilgisayar ekranına kilitlenmişti. “Anladım, Komutanım,” dedim, içimde hem bir sorumluluk hem de korkuyla. Kalkıp uniformamı giydim, hazırlanırken kalbim hızla çarpıyordu. Hazır olduğumda, Erdem’in kararlı duruşuna bakıp bir kez daha düşündüm: bu görev sadece fiziksel bir mücadele değil, zekâ ve cesaret sınavıydı da…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD