Eyvah Yakalandım!

1783 Words
Irmak Aslan, İki gündür gözümüzü bile kırpmamıştık; artık yorgunluk öyle bir hâl almıştı ki göz kapaklarımın ağırlığını tarif edecek kelime bulamıyordum. Köy halkı bize kalacak yerler vermişti sıcakkanlı, temkinli ama yardımsever insanlar. Hepimiz ikişerli üçerli evlere dağıldık; bazıları odada, bazıları yer yatağında yatıyordu. Benim içimde hâlâ bir diken gibi duran şey ise: nasıl görünmeli, kimliğimi nasıl muhafaza etmeliydim. Üstelik kaç gündür duş bile almamıştım; kirin, tozun ve gece soğuğunun kokusu üstümdeydi. Erdem komutan da beni çağırdı yanına. “Takıl,” dedi. Ben de peşine takıldım, her adımda içim hızlanıyordu. Kapıdan içeri girdiğimizde küçük ama temiz bir oda buldum: bir yatak, bir küçük masa, köşede basit bir lavabo ve ayrı bir tuvalet-duş bölümü… Bir yatak! Yer yatağı bile olsa beraber mi yatacaktık? O kadar yorgundum ki üzerine durmadım, sıcak su, sıcak bir yatak. Hayali bile güzeldi. “Sen önce gir, yat. Sonra ben girerim,” dedi Erdem. Sesi bu defa emir değil, daha çok izin verici, neredeyse koruyucuydu. “Baş üstüne komutanım,” dedim, kelimeler ağzımdan çıkarken bile şaşkındım; öyle mutlu oldum ki. Hemen kendimi duşa attım. Suyun sıcaklığı cildime vurduğunda dünya bir an için sustu. İlk kez o kadar derin bir nefes alabildim: sıcak, yavaş, ağır. Kirlerim suyla aktı gitti, saçlarım su damlalarıyla parladı. O duşun içinde on dakikam vardı belki; o on dakika bana binlerce küçük şey geri verdi temiz bir nefes, yıpranmış kaslarımda bir gevşeme, yüzümde bir insan bakışı. Ve saçlarım... Ahh kadın olduğumu ben bile unutmuştum sanki. Duştan çıktım, gözlerim kapalı hava parladı. Fakat tam havluyu omzuma atıp kapının eşiğine doğru yürürken inanamadım: kıyafetlerimi odada bırakmıştım. O an mideye bir yumruk gibi indi: “Ne yapacaksın şimdi?” Çıkardığım üniformam kapının arkasında asılıydı. Hatırladım; kaç gündür aynı üniformayı üzerimde taşıyordum. Aynı kirli üstü giymek, hem rezil bir görüntü hem de sağlıksız olurdu. Üstelik Erkek kılığına girmem için tekrar makyaj yapmalıydım. Erdem görmeden, görünmezliği korumalıydım. Bir an panikleme eğilimi belirdi: kapıyı açıp “Komutanım! Giysilerimi almamışım verir misiniz” diyecek olsam ya bana kızarda " Çık kendin al ben mi vereceğim! " derse? Hemen zihnim çalıştı; Kapıyı açtım, " Komutanım kahvehanede önemli bir çantayı unuttum ben çıkana kadar biri alabilir siz bakabilir misiniz? " dedim. " Neden dikkat etmiyorsun asker !!" diye bir ses duydum ardından kapı sesi. Hemen kapıyı aralayıp baktım. Kimse yoktu. Çabucak çantama koştum, ıslak saçla elime geçen her şeyi aldım. Diplere saklanmış gibi duran siyah tişörtü giydim; üstüne çantadan çıkardığım kalın çorapları göğüs altına bastırarak pürüzleri gizledim evet, biraz komikti ama işe yarıyordu: daha düz bir siluet veriyordu. Alt içinse çantamdan bir spor tayt çıkarıp üzerine bol eşofman giydim. Ve ses duydum hızla şapkamı alıp geri banyoya koştum. Şapkamı yine taktım; saçlarım sıkı topuzdaydı, şapka her şeyi gizliyordu. Hızla her şeyi ayarladım. Ayna yoktu ama elimdeki küçük cep aynasına baktım; erkekten çok uzak görünmüyordum. İçimde hem rahatlama hem de utanç dalgası geçti: bu kadar basit bir şey için bu kadar yaratıcı olmak zorunda kalmak… " BEN BİR ŞEY BULAMADIM ASKER !! NE UNUTTUN SEN ORADA ? HÂLÂ ÇIKMADIN MI SEN?" İşte gelmişti. Önemli işi halletmiştim; ceza verip beni yeniden dışarı yollasın umurumda değildi artık. Hemen kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Bir de ne göreyim: çantam açık kalmış! Ve Erdem Komutan eğilmiş, çantama bakıyor öylece donup kaldım. Hızla çantama koştum; ellerim titreyerek... En üstte… iç çamaşırlarım! O an tüm utanç bir anda üzerime çöktü. “Komutanım, ben…” diye başladı sesim; kelimeler boğazımda düğüm olmuştu. Ama konuşmamaya da hali yoktu; yüzümden ellerime kadar ateş basıyordu. Erdem bir adım geri çekildi; yüzünde beklemediğim bir ifade vardı şaşkınlık, utanma ya da öfke arasında bir yerde. Gözleri çantadan bana, sonra tekrar çantaya kaydı. Ben çantayı kapatırken dizlerim gevşiyordu; tam yakalanmıştım, işim bitmişti artık. Derin bir nefes aldı. Yüzüme garip bir ifadeyle baktı ve sonra, sert ama şaşkın bir tonda, “Sen… zaten bir gariptin, anlamıştım,” dedi. Sözleri tuhaf bir suçlama gibi asılı kaldı. “Komutanım, ben özür dilerim… Size her şeyi anlatacağım,” dedim, kelimelerim pişmanlık ve korkuyla karışık. “Kes! Ne anlatacaksın!” diye patladı. “Bunu kimse öğrenmemeli, anladın mı?!” O an içimde panik dalgası yükseldi ama hemen cevap verdim: “Evet komutanım. İbrahim Komutan da öyle söylemişti zaten.” Sesim titreyerek ama gerçeğe tutunarak söylediğim bir cümleydi; İbrahim’in güvencesi beni biraz olsun tutuyordu. Erdem bir an durdu, sonra yüzündeki ifade daha da katılaştı. “Neee? O da mı biliyordu? Senin gay olduğunu?” diye çıkıştı. Bu soruya önce donup kaldım. “Gay mı?” Ne demek istiyordu? İçimden istemsizce bir gülme geçti, ama sesimi bastırdım; gülmemek zorundaydım. Kendi kendime düşündüm: kadın olduğumu anlamasındansa beni gay sansın daha az tehlikeli olabilir. Bu aptalca bir rahatlamaydı ama gerçekti; dudaklarımı sıkıp bir nebze içsel bir zafer hissettim. Erdem’in yüzü sertleşti, gözlerinde kararlılıkla birlikte açık bir uyarı beliriverdi. “Bu duyulursa benim de adım çıkar. Duydun mu beni? Kimseye söylemeyeceksin! Ayrıca benden uzak dur.” “Ne? Uzak mı durmalıymışım?” diye düşündüm hemen. İçimde bir gülme kabardı: Benden iki, hatta üç kat daha fazlaydı o, ben ona ne yapabilirdim ki? Neden böyle emrediyordu? Bu hem komik hem sinir bozucuydu. Ama dışa yalnızca, “Emredersiniz, komutanım,” diyebildim; başımı yere eğdim. Erdem sinirle doğrulup banyoya yöneldi. Duşun sesi kısa süre sonra odada yankılanmaya başladı. Ben çantamı sıkıca kapatıp içine sıkıştırdım; iç çamaşırları, usb sürücüm, telsiz hepsi güvenliydi artık. İçimde bir karışım vardı: utanma, hafif rahatlama, öfke ve bir de alevlenen bir direnç. O bana “uzak dur” dediğinde, ben içten içe planladım: kimliğim ne olursa olsun, işimi en iyi şekilde yapacak ve kimsenin beni küçük düşürmesine izin vermeyecektim. Yatağa uzandım. O kadar yorgundum ki iki saniye bile gözlerimi kapatmam yeterliydi. Ancak uyku hemen gelmedi; beynim hâlâ olanlara, o kaybolan sinyale, şehitlerin görüntüsüne takılıydı. Ama bir şey daha netti artık: ne kadar yorgun olursam olayım, kimliğimi korumak ve görevimi yapmak zorundaydım. Bu yüzden uyumadan önce küçük bir kontrol daha yaptım telsiz pilini, bilgisayar için taşıdığım küçük sürücüyü ve cep aynamı elime aldım. Bunlar, tuhaf ama gerçek; benim dünyamdı. Sonunda göz kapaklarım indi. Sabah vakti geldiğinde, ben tekrar hazır olacaktım hem gizlenmiş hem uyanık. Ve eğer bir anlık hata olsa bile, o hatayı telafi edecek bir planım vardı. Çünkü biz, sınırda, her şeyimizi korumak zorundaydık: ülkemizi, hayatlarımızı… ve belki de birbirimizi. *** Gözlerimi açtığımda odanın içi aydınlıktı. Birkaç saniye nerede olduğumu hatırlamaya çalıştım. Gözlerim saate kaydı: 08.00. Fırlayıp doğruldum. İçimden bir panik yükseldi. Yanımda kimse yoktu. Üstelik yatağın öteki tarafı neredeyse hiç bozulmamış gibiydi. Acaba başka yerde mi yattı? Kalkıp aceleyle üzerimi toparladım. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Dışarı çıktığımda gözlerim hemen çamaşır iplerine takıldı. Asılı duran… bizim kıyafetlerimizdi! Nefesim boğazımda düğümlendi. Nasıl yani? Panikle geri dönüp çantama koştum. Fermuarı açtığımda içimden yükselen endişe doğrulandı: Çantamda yalnızca iç çamaşırlarım kalmıştı. “Hayır, hayır, hayır…” diye fısıldadım. Ellerim titreyerek karıştırdım ama sonuç aynıydı. Biri çantamı açmış, bütün kıyafetlerimi almıştı. O an boğazıma bir yumru oturdu. Bitti… bütün sırlarım açığa çıkacak. Tam o sırada kapıda Erdem Komutan belirdi. Adımlarını bana doğru ağır ağır attı. Nefesimi tuttum. “Günaydın, komutanım,” dedim; sesim çatallandı. Erdem bana iyice yaklaştı, gözleriyle etrafı kolaçan etti. Sonra kulağıma eğildi; sesi öfke ile gizlilik arasında bir yerdeydi: “Sabah ev sahibi kadın çamaşırlarımızı istedi. Sen derin uyuyordun, duymadın. Bende rezillik çıkmasın diye çantanı açıp verdim kıyafetlerini. Ama…” sesi daha da kısıldı, gözleri sertleşti, “…onları hemen yok edeceksin. Anladın mı beni?!” Yutkundum, boğazım kurumuştu. “Başüstüne, komutanım,” diyebildim. İçimdeki panik biraz olsun azalsa da başka bir endişe belirdi. Neyse ki takma sakal, bıyık ve makyaj malzemelerim hâlâ sırt çantamın gizli bölmesindeydi. Onları düşünüp rahatladım. Ama bu olay bana şunu hatırlattı: Artık her zamankinden daha dikkatli olmak zorundaydım. Çantamı kapatıp derin bir nefes aldım. Kalbim hâlâ hızlı hızlı atıyordu ama dışarıdan belli etmemeliydim. Kapıyı açıp çıktım. Avluda köy kadınları büyük tepsiler taşırken askerler çoktan toplanmış, yere serilen uzun sofraların etrafına dizilmişlerdi. O kadar zamandır açlık ve yorgunlukla idare ediyordum ki burnuma gelen kokularla midem guruldadı. Taze demlenmiş çayın buharı havaya karışmış, yanında kızarmış ekmek kokusu, peynir, zeytin… Ev kokusu gibiydi, huzurlu ve sıcak. Bir anlığına savaşta olduğumuzu, sırtımda bir sır taşıdığımı unuttum. Erdem Komutan çoktan oturmuştu, yanındaki boş yeri sanki oturmayayım diye kayıp yok etmişti.Kalbim sıkıştı ama usulca karşısındaki yere çömeldim. Dizlerimdeki titremeyi bastırmaya çalışarak önümdeki tabağı doldurdum. “Ye asker,” dedi, gözlerini önümdeki peynirlere dikerek. “Güçsüz olursan bize yük olursun.” “Başüstüne komutanım,” dedim. Elime aldığım ekmeği zeytine banıp ağzıma attım. O an mideme giren ilk lokmayla gözlerim neredeyse dolacaktı. Sıradan bir kahvaltıydı işte. Ama bana hayatın en büyük lütfu gibi geldi. Yan taraftan biri fısıldadı, “İlk kez böyle geniş kahvaltı yapıyoruz burada,” dedi. Başka biri, “Şehitlerimizin hatırına… Allah kabul etsin,” diye ekledi. Sofranın üstüne hüzün ve gurur karışımı bir sessizlik çöktü. Erdem Komutan sessizliği bozdu, sesi sert ama bir o kadar da sarsılmazdı: “Bugün dinleneceğiz. Ama bu dinlenmek gevşemek değildir. Kahvaltınızı yapın, sonra herkes görev başına. Burada her an teyakkuzda olmalıyız.” Ben çayıma uzandım. Küçük, ince belli bardağın kenarından yükselen sıcaklık parmaklarıma dokundu. Bir an gözlerim dalıp gitti. Evde annemle yaptığımız kahvaltılar geldi aklıma. Çocukluğumun o mavi tonda masaları… Yutkundum, hemen yüzümü ciddileştirdim. Erdem Komutan bir an bana baktı. Bakışları uzun sürmedi ama gözlerinin içindeki o keskinlik sanki ruhumu delip geçti. Sonra başını çevirdi, çayından bir yudum aldı. Kahvaltı bitince herkes sofrayı toparlamaya başladı. Kadınlar boş tabakları ve bardakları tepsilere dizerken askerler de ellerinden geldiğince yardım etti. Ben de bir şeyler almak için ayağa kalktım ama Erdem Komutan bakışlarıyla beni yerime oturttu. “Sen fazla dikkat çekme,” dedi alçak bir sesle. “Yeterince göze batıyorsun zaten.” Başımı eğip usulca yerime oturdum. Çayımın son yudumunu alırken meydandan gelen çocuk sesleri duyuldu. Bir grup çocuk ellerinde tahta kılıçlarla koşturuyor, askerlerin etrafında oyun oynuyordu. Onların masum kahkahaları, burada ne kadar zor şartlar içinde olduğumuzu unutturuyordu. Tam o sırada yaşlı bir teyze bize doğru yaklaştı. Başında yazması, elinde küçük bir sepet vardı. Gözleri beni süzdü, sonra Erdem Komutan’a döndü. “Komutanım,” dedi fısıltıya yakın bir sesle. “Bu çocuk biraz narin sanki… Eli yüzü bir tuhaf gördüm. Dikkat edin, zorluk çıkarmaz inşallah.” Kanım dondu. Kalbim küt küt atmaya başladı. Dudaklarım kurudu, gözlerim istemsizce yere kaydı. Beni anlamış olabilir mi? Erdem Komutan bir anda dimdik doğruldu. Sesi kalabalığı yararcasına sert ve buyurgandı: “Teyze! Herkesin derdi kendine. Bizim askerlerimizin üstünde konuşmak sana düşmez. Sen sepetini götür, işine bak.” Kadıncağız irkildi, başını sallayıp geri çekildi. Ama giderken bile bana kısa bir bakış attı. İçimdeki korku daha da büyüdü. Komutan tekrar yanıma döndü. Eğilip öyle bir baktı ki gözlerimi kaldırmaya cesaret edemedim. Dudaklarının kenarından neredeyse duyulmaz bir fısıltı döküldü: “Bir daha böyle bir bakış yakalarsam… seni kendi elimle buradan yollarım. Anlaşıldı mı?” “Başüstüne komutanım,” diyebildim sadece. Sonra ayağa kalktı, askerleri toparlamaya başladı. Ben ise hâlâ yerimde oturmuş, boğazıma düğümlenen korkuyu bastırmaya çalışıyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD