Acı Haber

2239 Words
Irmak Aslan, Erdem’ın yüzü önce dondu, sonra algıladığım tüm ifadeler bir anda onun üzerinde aktı: inanılmaz bir şaşkınlık, öfke, kaygı… O yürüdü, parmaklarıyla birkaç yerde nabız kontrolü isteyen bir hareket yaptı; ama hissetmedi. Bir asker omuzuma dokundu; titrediğini hissettim. “Ne oldu burada?” diye fısıldadı biri. Ses titrek, neredeyse kabullenemez bir tonda. Erdem çevresine bakarak hızlıca emretti: “Tüm sahayı güvene al! Kimse yaklaşmasın! Telsizle merkeze bağlanın!” Komutlar birbirine yapışıyordu; ama onun sesinde bir şey daha vardı bir tür inkar edilmez gerçeklik. Hemen ardından, nefessiz bir haykırış gibi, “Olmaz! Bu olamaz!” dedi. Adeta kendine hakim olmaya çalışıyordu. Ben çömeldim; ellerim titriyordu. Bir yandan refleksle olay yerinin fotoğraflarını çektim, bulabildiğim delilleri kayda aldım ayakkabı izleri, dağılan ekipman, tornavidanın bir yerde unutulmuş olması… Her şey bir aceleyle terk edilmiş gibiydi. Bir an için aklımdan şu geçmedi değil: Burada bir pusu kurulmuş, önden birinci grup tuzağa çekilmiş ve geride kalanlar… Ama bu kadar mı acımasız, bu kadar mı düzenli bir yok oluş? Erdem birkaç şehidin yanına çömeldi, yüzünü iki eli arasına aldı. Kısa bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra sertçe ayağa fırladı, gözleri ateşlendi: “Hemen kontrol! İsim, rütbe! Kim neredeydi, kim kaldı!” Emrini verdi, askerler koşuşturmaya başladı. Ama ben, Irmak olarak, o an içinde bulunduğum karmaşanın bir parçasıydım. Parmaklarım bir an telefona yöneldi; rapor, koordinat, sinyal kayıtları. O kırmızı çizginin yok olduğu noktayı tekrar işaretledim; kim olursa olsun burada bir iz bırakmıştı. Erdem koştu, bir noktaya bakıp sonra yüzünü gökyüzüne kaldırdı; gözlerindeki inkar yerini daha geniş bir öfkeye bıraktı. “Olamaz… bu nasıl olur?” dedi, sesi dağ gibi çınladı. Kelimede sadece şaşkınlık yoktu; bir komutanın sorumluluğuna binen, öfkeyle yoğurulmuş bir sarsıntı vardı. O an çadırların arasından yükselen acil çağrı sesi, herkesin omzunu daha da gerdi. Biz bir anda savunmaya geçtiysek de içimde tatsız bir gerçek doğdu: Bu, sadece bir pusu değil; planlanmış bir kesinti, belki de içeriden yardım alan bir işgaldi. Ve biz, şu an bunun ortasında, cevapsız bir sorunun içinde kalakalmıştık. Erdem çizgiyi tekrar gözden geçiriyordu. “Sinyal neden aniden kayboldu?” dedi kavrayışla kendi kendine konuşur gibi. “Kim bu kadar profesyonel? Kim bizi böyle hazırlıksız yakalayabilir?” Gözleri hırslı bir kararlılıkla parladı; sonra bir emir daha verdi, sesi hiç bu kadar keskin olmamıştı: “Hazırlanın! Hemen karşı saldırı düzenlemeyeceğiz önce durumu güven altına al, aramaları başlat. Ben anlamaya çalışacağım. Kimse gereksiz hareket etmesin. Kimse!” Ben hala dizlerimin üstündeydim. İçimde bir şey koptu: hem korku, hem suçluluk belki de ben keşif sırasında o taşla pusuya işaret ettim, belki de daha dikkatli olmalıydım. İnanmak istemedim ama gerçek karşımdaki keskin çizgilerle konuşuyordu. Erdem tekrar bana baktı; gözlerinde dikkat ve sorumluluk vardı. “Raporu gönder,” dedi. “Sinyal kayıtlarını ve tüm logları bana yolla. Kimse ekibi dağıtmasın.” O kelimeyi tekrar etti: “Olamaz… bu nasıl olur?” ve ben, Irmak, o an artık sadece bir izleyici değildim; elimde olan tüm teknik yeteneklerle yanıt bulmak zorundaydım. O an, çadırın içindeki bütün sesler bir anda uzaklaştı; sadece kendi nefesimi, parmaklarımın klavyeye dokunuşunu ve uzaktan gelen asker ayak seslerini duyuyordum. Ekranın soğuk ışığı yüzüme vururken elim titredi ama yapmam gereken belliydi: verileri çekip, kayıtlara dökmek, mümkün olan en hızlı şekilde durumu raporlamak. “Komutanım” dedim, sesim sertleşti ama kontrolü elden bırakmıyordum, “sinyal kayıtlarını size yolluyorum. Ayrıca bölgede kalan son üç bağlantı noktasının log kayıtlarını çıkartıyorum. Bir dakika.” Parmaklarım hızlandı; export, compress, encrypt yıllardır içime işlemiş bir ritüeldi bu. Her dosya bir parmak vuruşuydu, her onay bir nefes. Ekranda kırmızı dalganın yok olduğu koordinatı tekrar açtım. İlk bakışta sıradan bir kapanma gibi görünüyordu; ama dalga formunun en sonunda anormal bir pulsasyon vardı sanki dışarıdan müdahale edilip anında devre dışı bırakılmıştı. “Burada bir uzaktan kapatma var,” diye mırıldandım kendi kendime. “Ya özel bir jammer yerleştirildi ya da yakındaki bir istasyon tek tuşla öldürüldü.” Raporu paketleyip telsiz üzerinden gönderdim şifreli kanala yükledim, ardından aynı veriyi komutanın kişisel protokolüne de attım. “Geldi mi?” diye sordum. Bir an sessizlik oldu, sonra sesi: “Geldi. Hemen bakıyorum.” Kısa, net. Beklemek lüksümüz yoktu. Çadırın dışına çıktım; kamp alanı korkunç bir sessizlik içindeydi. Bir asker yerde sürünmüş bir bez parçasını işaret etti; o bölgede çizilmiş birkaç ayak izi vardı. Toprakta izler taze, düzensiz ve çoğunlukla küçük çaplıydı sanki pusuya çekenler hafif ve çevik, dağ bilgisine sahip kişilerdi. İzleri takip ettim; bir nokta vardı ki toprak biraz daha düzenliydi, orada küçük bir anten parçası, kömüre dönmüş teller, yanmış bir transmisyon kutusu buldum. Ellerim anlamsızca buz gibiydi. “Bunlar dışarıdan müdahale izleri,” diye söyledim yüksek sesle. “Bir jammer ya da manuel kapatma cihazı burada. Anten imha edilmiş. Bu işi bilen ekip, yerel bilgi sahibi.” Sesim titredi ama içindeki mantık netti. Erdem hızla yanıma geldi; gözleri parlıyordu. “Bu işi kim yapar?” diye sordu, sesi öfke ve hesap sorma arasında gidip geliyordu. “Burada uzmanlık gerektirir. Konum, ekipman ve sabır. İçeriden yardım almış olabilirler.” O anda aklımdan geçen en ürkütücü ihtimal bir kıvılcım gibi alevlendi: içeriden. Kampa ya da bizim grubumuzdan biri, bilmeden ya da bilinçli olarak, bilgi sızdırmış olabilir. Düşünce mideyi burktu. Tekrar bilgisayar başına döndük. O kendi bilgisayarında ben ise kendi bilgisayarımda bir ip ucu arıyorduk. “Komutanım,” dedim, “loglarda birkaç anomali gördüm. Geçen hafta içinde iletişim protokolünde dışarıdan deneme bağlantıları var. Birkaç kayıt farklı IP’lerden geliyor bunların analizini derinleştireyim, ama hızlı bir göz gezdirdim: bazı sorgular şifrelenmiş ama zamanlama tuhaf.” Parmaklarım tekrar dans etti klavyede; komutanın gözleri üzerimde sabitlendi. O sessizce bir adım attı. “İçeriden bir şey olursa, kim olursa olsun hesap sorulur. Kimseye şans tanımam,” dedi. Sesi soğudu, ama altında korku vardı çünkü bu, sadece kayıp askerlerin değil, bizim de güvenirliğimizin sorgulanması demekti. “Ayrıca,” diye ekledim, “haritalarda bir bataryaya ait işaret gördüm; oraya yakın bir mağara var. Eğer düşman oraya yerleştiyse, magas tarafından iletişimi kestiği anda pusu kurması mümkün. Hemen bir keşif ekibiyle orayı kontrol etmeliyiz, ama dikkat içeri girmeden önce sinyal bozuculara karşı termal tarama yapın. Ben burada logları temizlerim, varsa sabit bağları bulup tespit ederim.” Erdem bir an durdu, sonra başını salladı. “Tamam. Sen burada kal, logları koru. Ben kısa süreli bir ekip götürüyorum. Ama dikkatli olun; burada bir hain varsa… ben onu bulurum.” Gözleri karardı. Askerler organize olurken ben tekrar komuta kanalına yöneldim; kayıtları temizlenmiş bir paket halinde merkeze, üst komutanlığa gönderdim. Her gönderi bir umuttu, her onay bir güvenlik. Telsizden kısa notlar gelmeye başladı: geri dönüş süresi, ekip kodları, bir hava desteği talebi. Çok geçmeden küçük bir keşif ekibi yola çıktı; ayak sesleri uzaklaştı. Çadırdan çıktım, boşluğun ağırlığı üzerime çöktü. Sahada yatanların yüzlerini bir kez daha görmek istemedim ama kaçınılmazdı. Not alırken zihnim bir yandan da kendi hatalarını tartıyordu: o kayan taş, belki işaret oldu, belki de her şey önceden planlanmıştı. Kendimi suçladım her hacker bazen gözden kaçırır, ama bu hatanın bedeli ağırdı. Kalan askerler tetikteydi. Herkesi tek tek gözlerimle taradım. Ajanlık kimliğimi kullanma zamanıydı. Bir bakıştan, bir hareketten haini yakalayabilirdim. Ama hepsi korkmuş bir şekilde sadece tetikte duruyordu. Geri döndüm. Erdem Komutan geri gelmeden önce çadırda yalnız kaldım; elime uçak modunda olan telefonumu aldım. Çektiğim fotoğraflara baktım. Bir zamanlar gülümseyen yüzler artık hareketsiz. İçimdeki soğukla birlikte bir ateş yanıyordu: hem suçluluk hem de öfke. “Bunu çözmek zorundayım,” diye fısıldadım. “Kelimeler yetmez; delil gerek, iz gerek. Kim yaptıysa, iz bırakmış olmalı. Ve ben o izi bulacağım.” O sırada telsizden bir cızırtı geldi, uzak bir ses: “Ekip geri dönüyor, bir iz bulduk.” O an kalbim hızlandı; hem umut hem de yeni bir korku dalgası arasında savruldum. Kimseyi suçlamadan önce gerçeğe ulaşmak gerekiyordu ve gerçeğe ulaşmak için elimdeki tek şey, teknik yeteneklerimdi. Erdem Komutan çadırın ağzında belirdiğinde gözlerinde yeni bir sertlik vardı. Yanında bir asker, elinde küçük, parlak bir cihaz tutuyordu üstünde tanıdık bir üniforma parçası. “Bulduğumuz iz, batarya mağarası girişi yakınında,” dedi Erdem, nefesi kesik. “Ama daha da kötü: içeriden çıkmış ayakkabı izleri, bizim ekipten birine ait olabilir.” O söz, kampa çarpan bir yıldırım gibiydi. Ben tüm dikkatimi toparladım; parmaklarım tekrar harekete geçti. İşimiz artık sadece teknik değil, aynı zamanda bir iç hesaplaşmaydı. Ve ben, Irmak, bu hesaplaşmanın merkezindeydim. Erdem komutanın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyordu: “Pusuya düşürüldük. Sadece 73 kişi kaldık. Bu iş burada bitmedi. Ama daha da güçlenip geri geleceğiz.” Her kelimesi bir emirdi; her emrin altında hem acı hem de soğuk bir kararlılık vardı. Dışarı çıktığımda cesetlerin etrafında hummalı bir çalışma vardı. Etrafta dağınık malzemeler, kırılmış ekipmanlar, kanlı bez parçaları her parça ayrı bir hayatın izi gibiydi. Hepimiz sıralandık; kimse konuşmuyordu, sadece ayaklarımızın zemine vurduğu ses vardı. Soğuk hava ciğerlerime acı bir biçimde doldu. Gözlerimde bir bulanıklık hissettim; gözyaşlarım istemsizce süzüldü. Yanımdaki bir asker bana bakıp gözlerini kaçırdı. O an, birinin eşi, birinin oğlu, birinin babası olduğunun tamamı gerçekliğe dönüştü. Şimdi 70 tane eve birden ateş düşecekti. Erdem komutan sert ama hızlı bir ritimle emirleri verdi: “Toparlanın! Şehit olan arkadaşlarımızın eşyalarını toplayın. Herkes kendi şehidinin eşyasını taşıyacak. En yakın yerleşkeye gidiyoruz; destek isteyeceğiz, mühimmat, sağlık ve istihbarat alacağız. Sonra geri gelecek ve bu işi bitireceğiz.” Herkesin gözlerinde intikam ateşi vardı; eller tok, omuzlar dikti. Ama ben, gözümden akan yaşları tutamadım. Kimseden bir şey beklemiyordum; sadece kendi içimde bir şeylerin kırıldığını hissediyordum. Toparlanmak zorundaydım. Çadıra gittim; eşyalarımı toplarken ellerim titriyordu. Erdem beni gördü ve geldi. “Ne oldu, asker?” dedi. Sesi yumuşacık değildi; sertti, ama o sertlik altında bir sınav gizliydi. Cevap vermeye çalışırken boğazım düğümlendi. “Hiç, komutanım,” diyebildim zorla. İçimde bir isyanla dolu cümleler vardı ama hepsi düğümlendi kaldı. “Burada zayıflık yok!” dedi. “Vatan için her şey feda. Göz yaşı değil, gurur duymalıyız onlar adına!” Söylediği her kelime bir panzehir gibiydi; acıyı gömüp hareket etmemiz gerekiyordu. Başımı eğip “Baş üstüne komutanım,” dedim. Sesi sertti ama gözlerinin bir köşesinde sanki kendisi de kırılmış bir şeyler vardı. Toparladık. Şehitlerin eşyalarını birer birer poşetledik; kimlikler, küçük hatıralar, aileye ulaşması gereken notlar… Bu işleri yaparken parmaklarımın arasında kaybedilen hayatların gerçekliği daha da ağırlaştı. Her poşetin içine bir dua, bir vaat koydum: Bunu yapanların hesabını soracağım. İçimde, soğuk bir ateş yandı; bir yandan suçluluk, bir yandan da çözülmemiş bir öfke. Gecenin karanlığında yola koyulduk. Karanlık, adımlarımızı görünmez kılıyordu; sadece fenerlerin silemsi ışıklarıyla hatlarımız çiziliyordu. İlerlerken, herkes sessizdi; bazen bir asker mırıldanıyor, sonra duruyordu. Yol uzun, toprak taşlıydı; ayaklarımız ağırlaştıkça düşüncelerim daha da yoğunlaştı. Taşıdığım bir poşeti göğsüme bastırdım; içinde genç bir erkeğin küçük fotoğrafı vardı. Kim olduğunu bilmiyordum ama o fotoğraf gece boyunca zihnimin bir köşesini işgal etti. En yakın yerleşkeye vardığımızda gün ağarmaya başlamıştı. Evlerin pencerelerinden uykusuz bakışlar fırlıyordu; insanlar ne olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Biz durup durumumuzu anlattık şehitlerimiz, kampın durumu, sinyal kesilmesi ve olası tuzak. Köyün muhtarı başını öne eğip dinledi; yüzündeki çizgiler yaşanmışlığın izleriydi. Hemen destek çağrısı yapıldı: sağlık ekipleri, birkaç zırhlı araç için talep, üst komutanlığa acil rapor. Köy halkı şaşkın ve korkmuş ama aynı zamanda yardım etmeye hazırdı; kimi battaniyeler getirdi, kimi ilk yardım malzemeleri. Destek ekipleri gelene dek biz kampı toparladık. Şehitlerin isimleri tek tek okundu; her isimde içim daha da burkuldu. Dualar edildi, bazı askerler diz üstü çöktü. Yanımdaki Erdem, çenesini sıktı; belki de gözlerinde aynı acıyla yanıyordu, ama bunu dışa vurmayacaktı. O, komutandı; ben ise görevli. Destek birimleri gelince, durum değerlendirilmesi hızlıca yapıldı. Sağlık ekipleri cenazeleri ve yaralıları toparladı. Komuta araçlarıyla iletişim sağlandı; üstlerine rapor gönderildi. İçeriden bilgi akışı başladı, nabızlar yükseldi. Her yeni gelen bilgi bir yön tayin ediyordu: kimlik bilgilerinin doğrulanması, pusu koordinatlarının tespiti, düşmanın tahmini bölge hareketleri. Bir süre sonra, Erdem beni yanına çağırdı. Gözleri yorgun, sesi keskinti: “Asker 521” dedi, “Senin logları ve kayıtları gece boyunca tekrar incelemeni istiyorum. İçeriden yardım olasılığı çok yüksek. Kimlik sızıntısı mı oldu, yoksa dışarıdan bir ekip mi yerleştirildi? Bu iki ihtimali ayırt etmemiz lazım.” İçimde hem korku hem de görev bilinci kabardı. “Tamam komutanım,” dedim. Parmaklarım tekrar klavyenin üstüne kondu, o soğuk ritüele geri döndüm. Köyün kahvesinde küçük bir terminal kurdular; ben oraya oturdum. Ekranlar ellerimin altında, parmaklarım hızla geçmiş verileri taradı. Geçen haftanın logları, ani bağlantı denemeleri, izin dışı sorgulamalar… Hepsi gözlerimin önünden bir film şeridi gibi akıyordu. Bir parantez gördüm: belirli zamanlarda küçük pencereler halinde bağlantı denemeleri yapılmış, hepsi de sinyallerin olduğu saatlere denk düşüyordu. Bu, planlı bir sızıntı olabileceğinin işaretiydi. Köy halkı bakıyor, merak ve hüzünle. Bazı yaşlı kadınlar bizi görünce yüzünü kapattı; gençler sessizce yardım taşıyordu. O an anladım: benim yaptığım iş yalnızca teknik değil; aynı zamanda gerçek insanların acısıyla yüzleşmekti. Bir isim bulduğumda, bir iz tespit ettiğimde bir aileye haber verecektim. Bu sorumluluk omuzlarımı daha da ağırlaştırdı. Gün ilerledikçe yeni ekipler ve zırhlılar geldi. Komutanlar toplantı yaptı; plan çizildi. Bir kısmımız destek alıp kampı güvene alacak, bir kısmımız ileriye, pusu noktalarını kontrol etmeye gidecekti. Benim görevim burada teknik destek sağlamak, logları analiz etmek ve ortaya çıkabilecek içeriden bir ihanet varsa izini sürmekti. Erdem yüzüme baktı; gözlerindeki o ifade şimdi daha fazla kararlılıkla doluydu. “Hazır ol,” dedi basitçe. Hazırlık yaparken içimde bir söz daha belirdi: onlara yaptıklarının hesabını soracağım. Kim ne yaptıysa, hangi el onları buraya getirdiyse, izini süreceğim. Şehitlerin yüzlerini düşünerek yemin ettim: bu iş burada bitmeyecekti. Hem teknik zekâmla hem de bedenimle sonuna kadar savaşacaktım. Ve bu savaş, sadece düşmana değil; gerektiğinde içerideki hainlere karşı da olacaktı. Gecenin karanlığında yola koyulurken, gözlerimde biricik bir soğukluk ve bir sıcaklık aynı anda vardı: soğuk intikam arzusunun keskinliği; sıcak ise kaybedilen canların anısına duyulan derin saygı. Adımlarımız köy topraklarına izler bırakırken, ben içimde birden fazla hayat taşıdığımı hissediyordum kendi hayatım, babamın öğrettiği sorumluluk, şehitlerin bıraktığı yük. Ve o yük, beni hem kırıyor hem de güçlendiriyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD