Erdem Karahan,
Ben Erdem Karahan. Otuz iki yaşındayım. Babam askerdi. Askerin o sert disipliniyle büyüdüm. Çocukluğumdan beri emirle kalkıp, emirle oturan, hata yapmanın bedelini ağır ödeyen biri oldum. Annem… annem babamın bu tavırlarına daha fazla dayanamadı. Ben küçükken bizi bırakıp gitti. Ben kaldım babamla. Yalnızca onun kurallarıyla, onun gölgesinde büyüdüm. Bana başka bir hayat yoktu. Hiç olmadı. Askerlik, nefes almak gibiydi benim için.
Başka bir meslek düşünmedim hiç. Okul zamanında birkaç kız arkadaşım oldu. Çoğu da ya benim sertliğime dayanamadı ya da görevlerim yüzünden sabredemedi. Sonuncusuyla ciddileşecek gibiydim, evlilik ihtimali bile vardı. Ama… babam gibi olacaktım işte. Bir gün o da gidecekti, biliyordum. O yüzden ilişkiyi bitirdim. Yanlış bir yola girmeden, daha fazla bağlanmadan. Benim için doğru olan tek şey vardı: vatan, görev, disiplin.
Irmak… Onu ilk gördüğümden beri farklıydı. Erkek olduğunu düşündüğüm zamanlarda bile. İnce, narin elleri… bilgisayar başında adeta bir efendi gibi çalışıyordu. Her ayrıntıyı yakalıyor, önceden hesaplıyor, öyle bir bilgi akışı sağlıyordu ki bazen onu izlemekten kendimi alamıyordum. Ama bu dikkat edişlerim bana korku veriyordu.
Onun kadın olduğunu düşünmek… asla aklımın ucundan geçmedi. Daha çok… farklı bir ihtimal geldi aklıma. Belki doğuştan böyleydi, belki iki cinsiyet arasında kalmıştı. Çünkü bedeni erkeksi görünüyordu ama bakışlarında, hareketlerinde başka bir şey vardı. Benim için en tehlikeli ihtimal ise başkaydı: Onu gay sandım.
O ihtimal bile beni huzursuz etti. Çünkü görevde bu çok büyük bir sorun olurdu. Ya bana karşı bir şey hissederse? Ya da ekibin içinde bu açığa çıkarsa? Böyle bir şey kabul edilemezdi. Onun işine olan saygım çok büyüktü, vazgeçemezdim ondan. Ama o ihtimalin gölgesi hep tepemdeydi. Bu yüzden serttim ona. Sürekli uyardım. Hem görevini aksatmasın diye… hem de onu kontrol etmek için.
Bir keresinde göz göze geldik. Kısacık bir an. Ama… sanki bakışları ruhuma değdi. Kalbimde bir şey kıpırdadı. Öyle bir bakıştı ki… beni büyüledi. O an, korktum. Çünkü o bir erkekti. Benimse bir erkeğin bakışlarından etkilenmem mümkün değildi. Olmamalıydı. İşte o yüzden daha da sertleştim. Onu kendimden uzak tutmalıydım. Ona bakmayı, bana bakmasını yasakladım. Kurallar koydum.
Ama içimdeki o ses… susmadı. Ne zaman bilgisayar başına geçse, parmaklarının hızına hayran kalıyordum. Ne zaman sustuğumda o konuşsa, sesinde farklı bir ahenk duyuyordum. İçimden hep bir şey fısıldıyordu: “O, diğerleri gibi değil.”
Sonra… gerçek ortaya çıktı.
O bir kadındı.
Ve ben, yıllardır kendime ördüğüm tüm duvarların tek tek yıkıldığını hissettim.
Tekrar dağa çıktığımızda… bu kez onunla aynı çadırda kalmak istemedim. Açık konuşayım, içimde bir korku vardı. Mazallah, yoklukta elimden bir kaza çıkar, kendime hâkim olamam diye düşündüm. O ihtimalin düşüncesi bile beni iğrendirmişti. Asker disiplinine aykırıydı, benim karakterime aykırıydı. O yüzden kendi isteğimle tek kalmayı tercih ettim. Benden uzak olmalıydı, ben de ondan.
O gün keşfe çıkarken de yanımda götürmedim. İstemiyordum. Koordinatları uzaktan bana bildirecekti, biz de aldığımız konuma göre baskın düzenleyecektik. Plan netti. Ve o plan dahilinde ilerledik. Irmak, yani Ali… bana sinyal yolladı. Bilgisayarından konum geldi. Biz harekete geçtik.
Oraya vardığımızda gördüğüm manzara… beklediğimden farklıydı. Kalabalıktılar. Çok kalabalık. Baskın yapmak intihar olurdu. Ben askerlerimin canını heba edemezdim. Çekildik, geri döndük.
Kampta herkes yerindeydi. Herkes… Ali hariç.
Sorduğumda aldığım cevap ise şüphelerimi daha da büyüttü.
“Komutan, Ali’yi çağırdı. Sinyal kontrolü gerekiyormuş. Onu götürmeliyim. Ali biraz rahatsızdı ama ilaç verdim, toparladı.”
Bu sözler Ömer’e aitti. Ve içimde bir şey koptu.
Ali… ya da Irmak… onun hain olmadığını düşünmek istiyordum ama aklımı kurcalayan ihtimal buydu. Ömer’in hainliği artık neredeyse kesinleşmişti. Ama ya Ali? O gerçekten kandırılmış mıydı, yoksa en başından beri işin içindeydi de biz mi kördük?
Bir komutan olarak en çok zoruma giden şey buydu işte: düşmanın tam yanı başında olması.
O sırada, Ali’nin verdiği konum bildirme cihazından bir sinyal düştü. Gözlerim anında ekrana kilitlendi. Sinyalin geldiği noktaya baktım. Bu bir yardım çağrısı mıydı yoksa tuzak mı? Bilmiyordum. Ama cevabı bilmesem de tek gerçek vardı: Gitmek zorundaydık.
“Askerler! Toplanın!”
Hızla hazırlandık. Sessizce yola çıktık. Her bir adımı, her bir nefesi, dağın o soğuk taşları bile ağır geliyordu bana. Çünkü içimde tek bir soru yankılanıyordu: Ali hain mi, değil mi?
Mağaraya vardığımızda dışarıda yalnızca birkaç nöbetçi vardı. İçeriyi göremiyorduk. İçeride kaç kişilerdi? Ali sağ mıydı, yoksa oyuna mı geliyorduk? Bilinmezdi. O yüzden bekledik.
Sonra… içeriden birkaç kişi çıktı. Aralarındaki yüzleri maskeli kalabalığın arasında Ali’yi gördüm. Topallayarak yürütülüyordu. Sonunda bir masaya oturtuldu. Önüne bilgisayarlar koydular. Başında birileri vardı. Ömer görünmüyordu. Ali hariç hepsi siyah giyimliydi. Demek ki Ömer de siyah giyinmişti ve içlerinden biriydi.
Kalbim sıkıştı. Çünkü o anda şüphelerim yerle bir oldu. Artık kim dost, kim düşman çok netti. Ali’nin elindeki ellerin titremesini, bacağındaki yarayı ve gözlerindeki çaresizliği gördüm.
Artık hiç tereddüt yoktu.
Elimi kaldırdım.
“Ateş!”
Kurşunlar yankılandı dağın içinde.
“Ali’ye dokunmayın! Onu koruyun! Ona ateş etmeyin, diğerlerini indirin!”
O anda içimde tek bir his vardı: Hem görev sorumluluğu… hem de onu kaybetme korkusu.
Ve o an dağın içi yankılandı. Tetik sesleri, mermilerin kayalara çarpma sesi, düşmanların bağırışları… Her şey birbirine girdi.
Askerlerim hedeflerini şaşırmadan indirmeye başlamıştı. Onlara tek bir şey söylemiştim:
“Ali’ye zarar yok. Onu koruyun. Onu hayatta tutun.”
Ama gözüm sürekli Ali’nin üzerindeydi. O, masanın başında oturmuştu. Yarası yüzünden doğrulmaya çalışıyor ama hareket edemiyordu. Yanında Ömer olduğunu düşündüğüm biri vardı. Kahrolası herif, onu kalkan gibi kullanıyordu.
İçimde öyle bir öfke vardı ki… boğazımı sıkıyordu adeta. Ömer’in ihanetini sindiremiyordum. Dün aynı sofraya oturduğum, aynı cephede yürüdüğüm adam bugün gözümün önünde vatana silah doğrultuyordu. Ve Ali’yi… Irmak’ı… esir almıştı.
Ali’nin gözlerinde korku yoktu, öfke vardı. Bana sanki sessizce “Sakın durma!” diyordu. O bakış, bende tuhaf bir güven duygusu uyandırdı. O an anladım: O hain değildi. O bizim tarafımızdaydı.
Çatışma büyüdükçe büyüyordu. Düşmanlar mağaranın her yanından çıkıyordu. Askerlerim mevzi alıp birer birer indiriyordu. Ama her dakika bizim aleyhimize işliyordu. Çünkü sayıca bizden fazlalardı.
O esnada Ali bir boşluk bulup kaçmaya başladı. Peşindende diğeri kovalıyordu.
“Beni koruyuuuunnn !!" diyerek onların koştuğu yöne doğru koştum.
" Dduuurrrr !!!" diye bağırınca birden hain, Ali’yi yakaladı.
“Bırak onu ! Son şansın bu!”
O kahkahayı bastı. Tüylerimi diken diken eden, hainliğin kahkahasıydı bu.
“Sen hâlâ anlamadın mı, Erdem? Bitti! Her şey bitti. Bu iş burada kapanacak.”
“Sen… sen kimsin lan?!” dedim dişlerimi sıkarak.
Ve o an… elini maskesine götürdü. Çekip çıkardı.
Donup kaldım. Yüzü… tanıdıktı. Çok tanıdık.
Ömerdi...
“Sen… hain sensin demek!”
İçimdeki öfke öyle büyümüştü ki, tetiğe basmamak için kendimi zor tuttum. Elimi hafifçe kaldırıp indirdim. Neyseki Ali anladı.
O sırada hamle yaptı, dirseğini Ömer’in karnına geçirdi. Bir anlık boşluk oluştu. İşte o an… göz göze geldik Ali’yle. Bende anında Ömerin iki ayağınada sıktım.
Hızla Ali bana doğru koşarken Ömer ardından hamle yaptı. Ali’yi yakalamak istedi ama elinde sadece onun şapkası kaldı.
O an, saçları omuzlarına dağıldı. Koşarak bana geldi. Ben de ona doğru bir adım attım. Ve… kollarımın içine düştü.
Zaman bir anlığına durdu. Silah sesleri, bağırışlar, patlamalar… hepsi kulaklarımda sustu. Tek gördüğüm şey… kollarımda baygın halde duran Ali, ya da artık gerçek adıyla Irmak’tı.
Saçları yüzüme değmişti. Kalbim göğsümden çıkacak gibi atıyordu. “Dayan…” dedim fısıltıyla. Ama uğradığım şoku anlatamam.
O an fark ettim… bende çoktan düşmüştüm. Ama düşman ateşine değil. Onun gözlerine, onun inatçılığına, onun cesaretine.
Ama bu düşünceye kapılmaya hakkım yoktu. Önce onu buradan sağ salim çıkarmam gerekiyordu. O ise gözlerini yavaşça kapattı.
“Çekilin! Ateş serbest!” diye bağırdım.
Ve askerlerim tekrar saldırıya geçti.
Silah sesleri kulaklarımı sağır edecek kadar yakındı. Mermiler kayalara çarpıyor, toprak parçaları havada uçuşuyordu. Ama benim için dünya tek bir noktaya daralmıştı: kollarımda yaralı halde yatan bir Kadın ! O an hızla yerde yatan Ömer’in elinden şapkayı alıp telaşla Irmağın kafasına geri takmıştım.
Bacağından kan sızıyordu. Her nabız atışıyla biraz daha akıyor, üniformamı kırmızıya boyuyordu. Onu sıkı sıkı tutarken kalbim göğsümden çıkacak gibiydi.
“Asker!” diye bağırdım. “Çevre güvenliğini alın! Ateşi bastırın! Haini öldürmeyin. O bana sağ lazım." Kalkıp kucağımda onunla koşmaya başladım. O an bir acı hissettim. Dönüp baktığımda Ömer’in elindeki silahı askerlerden biri alırken gördüm.
Emirlerimi yerine getiren askerler, mevzilerini sağlamlaştırıp ateşi yoğunlaştırdı. Ben ise Irmak kucağımda koşuyordum. Onun başı omzuma düşmüştü. Gözleri aralık, ama bilinci açık mıydı bilmiyorum.
“Komutan…” dedi kısık bir sesle.
Başımı eğdim, dudaklarım kulağına yaklaştı.
“Sus, konuşma. Gücünü harcama.”
Ama o inatçıydı. Sanki yarası yokmuş gibi, sanki canı yanmıyormuş gibi bakıyordu bana. Dudaklarından belli belirsiz bir gülümseme geçti.
“Ben… Biliyordum geleceğinizi…”
Boğazım düğümlendi. Onun bu sözleri… beni hem gururlandırdı, hem de yüreğimi paramparça etti. Sesi incecik bir kadın sesiydi. Bunca zaman nasılda kandırmıştı beni.
“Tabii ki geleceğim,” dedim dişlerimin arasından. “Seni orada bırakır mıyım sanıyorsun?”
Onu daha sıkı tuttum. Adımlarım hızla kayaların arasından geçerken, gözüm bir yandan etrafı tarıyordu. Her an pusu olabilir, her an yeniden saldırabilirlerdi. Ama korkmuyordum. Tek korkum… kucağımda ağırlaşan bu bedendi.
Bir kayanın arkasına siper aldım. Askerlerimden ikisi yanımıza geldi.
“Komutanım, siz yaralanmışsınız!” dedi biri.
O an fark ettim. Sağ omzum yanıyordu. Mermi sıyırmıştı. Üniformam parçalanmış, kan sızıyordu. Ama umurumda değildi.
“Komutanım, onu siz taşıyamazsınız, ben alayım.”
“Hayır!” diye kükredim.
“O benim sorumluluğumda. Ben aldım, ben götüreceğim!”
Askerler susup geri çekildi. O an gözümde bir şey parladı: Irmak’ın yüzündeki huzursuzluk. Dudaklarını araladı.
“Beni… bırakabilirsin komutan. Ben… dayanırım…”
Öyle bir şey söyledi ki kalbim sıkıştı.
“Kes sesini!” dedim, ama sesim titriyordu. “Bırakmak mı? Ben seni sırtımda da taşırım, gerekirse sürünerek de götürürüm. Ama seni bırakmam.”
Göz kapakları ağırlaştı. Parmaklarını üniformama geçirdi. Küçücük bir çocuk gibi… sanki hayata tutunmak için bana sarıldı.
Onu kucağımda taşırken, adımlarımda garip bir güç vardı. Sanki on askerin gücünü almıştım. Dağın taşlı yolları, mermilerin ıslığı, patlayan el bombalarının sesi… hiçbiri beni durduramıyordu.
Sadece tek bir düşünce vardı kafamda:
Yaşayacak. Onu yaşatacağım.
Sonunda geri çekilme hattına vardık. Helikopter çağrılmıştı. Rotor sesleri uzaktan duyulmaya başlayınca içimdeki taş biraz hafifledi. Ama hâlâ gözlerimi ondan ayıramıyordum.
“Dayan Asker…” dedim fısıltıyla. “ Daha yolun başındasın. Beni yarı yolda bırakmayacaksın, anladın mı?"
O an dudakları kıpırdadı. Çok hafif, neredeyse duyulmaz bir sesle, gözlerini kısarak söyledi:
“Sizi… bırakmam komutan.”
Ve bayıldı. Sanırım bu sefer komple gitmişti.
O anda içimde öyle bir şey koptu ki… dünyayı yerle bir etmek istedim. Ama yapmam gereken belliydi. Dişlerimi sıktım, gözlerimden süzülen öfke ve çaresizlikle helikoptere doğru adımlarıma hız verdim.
Irmak’ı kollarımda, kalbime bastırarak… sanki bütün bir ülkeyi taşıyordum.
Helikopterin kapıları kapanıp motor homurtusu yükselirken, Irmak’ın başı göğsüme düşmüş, nefesi düzensizleşmişti. Boynuma ki o sıcaklığı hissettim.
“Dayan…” diye fısıldadım, kaskın gürültüsünü aşamayacağını bile bile. Ama sanki duymuş gibi dudakları titredi.
Hastaneye vardığımızda hemen sedyeye aldılar. Ben de peşlerinden koştum. Omzumdan akan kanı soran sağlık görevlilerini tersleyip, “Önce ona bakın!” dedim. Sedyeyi acil servise soktuklarında, bir an göz göze geldik. Gözleri kapalıydı ama parmakları havada bana uzandı. Elini tuttum, sıcaklığı hâlâ avuçlarımdaydı. Sonra kapılar yüzüme kapandı.
Koridorda saatler geçti. Ne kadar oturduğumu, kaç kez ayağa kalkıp yürüdüğümü bilmiyorum. Omzumun sızısı çoktan önemini yitirmişti. Tek düşündüğüm içerideki genç kadındı. Genç kadın… Kendi içimde hâlâ alışamadığım bir gerçeği dillendirdim. Ali değildi...
Kapı açıldığında doktor çıktı.
“Hayati tehlikesi yok. Çok kan kaybetmiş yeteri kan yok ama bacağı toparlar. Dinlenmeye ihtiyacı var.”
Benim kanımı alın doktor. Ben herkese kan verebiliyorum dedim hiç düşünmeden. Doktor bana önce baktı.
" Olmaz sizde yaralısınız. Sizde kan kaybetmişsiniz. "
" Umrumda değil. Gerekirse tüm kanımı alın!" diye kükredim. Ardından kabul edip kanımı aldılar.
O an içimden öyle bir rahatlama geçti ki, gözlerim istemsizce kapandı. Yıllardır savaş meydanında, çatışmalarda ölümün kol gezdiği yerde bulunmuş bir adam olarak, ilk defa birinin yaşaması için bu kadar dua etmiştim.
“Komutanım, sizin de pansumanınız yapılmalı.” dedi kanımı alan hemşire.
“Gerek yok.”
“Kanamanız var.” deyince kabul ettim.
Pansumanım bitmişti ve onu odaya aldılar.
Odasına girdiğimde sessizlik hâkimdi. Serum takılmış, bacağı sarılmıştı. Yüzü solgun ama huzurlu görünüyordu. Yavaşça yanına oturdum. Gözlerim ellerine kaydı. O klavyede adeta dans eden o ince parmaklarını görüpte nasıl anlamamıştım onun kadın olduğunu...
Elini tuttum. Sanki refleks gibi. Küçük, narin… Sonra aniden ne yaptığımı fark edip ellerimi çektim ve çıktım. Yan odaya attım kendimi.
Yalnızlığımda kendimle savaştım.
Ben ne yapıyorum? O benim askerim. Ben onun komutanıyım. Bu duygular… yasak. Hem o bana yalan söyledi. Beni kandırdı. Nasıl bu kadar zayıf düşebilirim? Bunu mu bekliyordum yani ? Onun kadın olduğunu öğrenir öğrenmez... Yok kendime gelmem şart!!
Ama sonra içimden başka bir ses yükseldi:
Onu kucağında taşırken kalbin niye bu kadar hızlı attı Erdem? Neden onu bırakmadın?