Royce

1158 Words
Araba hareket ettikçe Londra’nın taşlı yollarından uzaklaşıp kendi mezarına doğru ilerlediğini hissediyordu Elara. Çoktan gece olmuştu. Saatlerdir mola vermeden ilerliyorlardı. Adamlar artık çok konuşmuyorlardı. Konuştuklarında da kendi dillerinde konuşuyorlardı ama Elara hakkında konuştuklarını bakışlarından anlıyorlardı. Aptal gibi o adamı Royce olacak eşkıya sanmıştı. Şimdi de bu esmer adam kalçalarını süzüp duruyordu. Oraya gidince başına gelebilecekleri düşündükçe gözyaşları kuruyana kadar sessizce ağladı Elara. Belki de onu bu adamlara verecekti. Sabahın ilk ışıkları gri bir pusla kapalı perdenin aralık kısmından at arabasının içine vuruyordu. Elara'nın gözüne uyku girmemişti. Ama Fiona oturduğu yerde uyukluyordu. Adamlardan da biri horlarken diğeri uyanıktı. Elara onunla göz göze gelmemeye çalışıyordu. İlerledikleri at arabası ormanın içinden geçerken tekerlek bir engele takılıp at arabasını savurdu. Uyuklayanlar anında uyanırken adamlar perdeyi aralayıp dışarıyı kontrol etti. At arabası da yalpalamanın ardından durmuştu. "Tuzak!" diye bağırdı dışarıdaki iki barbar. Elara duyduğu bu kelimeyle kalbinde kocaman bir umut filizlendi. Sonunda Julian onu kurtarmaya gelmişti. İki adam da kılıçlarını tutarak hızla arabadan indiler. Esmer olan kapıyı kapatmadan önce kızlara tehdit dolu gözlerle baktı. "Arabadan asla inmeyin!" Diye sertçe uyardıktan sonra kapıyı kapatıp gözden kayboldu. Elara kocaman gülümseyerek korkudan ona sarılmış Fiona'nın kollarından kurtulup kenara kaydı ve perdeyi araladı. Etraf bomboştu. Sesleri dinledi ama hiç ses çıkmıyordu. Arabadan uzaklaşmışlardı. "Hanımım" diyen Fiona'ya şşş diyerek susturup dinlemeye devam etti. Kimsenin olmadığına emin olunca "hadi Fiona kalk gidiyoruz" dedi sessizce. "Nereye hanımım?" Diye soran korku dolu gözlerle bakan kıza "kont Julian geldi kesin beni kurtarmaya. Biliyordum. Hadi buradan çıkalım" dedi elini sallayarak. Ardından arabadan hızla indiler. "Fiona," dedi Elara yalnız oldukları ormanda etrafa bakarken."Kaçacağız. Şimdi tam sırası. O barbarın eline düşmektense bu ormanda ölmeyi yeğlerim. Julian'ın adamları başarılı olamazsa bile biz çoktan gitmiş oluruz ." "Hanımım ormanda ya hayvanlar varsa?" Diye korkuyla ormanın derinliklerine bakan hizmetçisini kolundan tuttu Elara. Hava yeni aydınlanıyordu ama ormanın içi kapkaranlık duruyordu hâlâ. "Onlar daha hayvan. Koş." Diyerek hizmetçisi ile birlikte koşmaya başladı. *** İki kadın, ağır eteklerini toplayarak ormanın derinliklerine, o tekinsiz sisin içine doğru koşmaya başladılar. Bir süre koştuktan sonra arkalarından bağırma sesleri duydular. İskoç dilinde konuşmaları duyan iki kadının da kalbi patlayacak gibi atarak daha da hızlandılar. Julian'ın adamları başarılı olamamıştı ve o barbarlar peşlerine düşmüştü işte diye düşündü Elara. Daha hızlı koşmaya başladı. Fakat bir yerden sonra arkasındaki kızdan acı dolu bir bağırış duydu Elara. Fioana yere düşmüştü. Durup geriye döndü ve yerdeki hizmetçisini kaldırmaya çalıştı. Ama Fiona'nın ayağı bileğinden şişmişti. Acı içindeydi kız. "Hanımım siz kaçın" dedi tam onlara kadar yaklaşan sesleri duyunca. "Beni bırakın kaçın kurtarın canınızı." "Olmaz Fiona" dedi Elara. Ama Fiona onu itip "lütfen. Ben başımın çaresine bakarım. Siz gidin" diye ısrarcı oldu. Elara bir yerdeki kadına bir yaklaşan seslerin olduğu yere baktı. Julian adamlarını yollamışsa yakınlardadır diye düşündü. Onu bulup Fiona için geri dönebilirdi. "Ben gelene kadar dayan." Diyerek Elara tek başına bilinmez orman yollarında koşmaya başladı. Her şey bir kabus gibiydi. Elara, peşindeki adamların seslerinden kaçarak gürül gürül akan bir derenin kenarına ulaştı. Hiç düşünmeden kendini dereye atıp karşıya geçmeye çalışırken elbisesi çoktan ıslanıp vücuduna yapışmış, saçları dağılmıştı. Derenin karşı kıyısında duyduğu sesle korkuyla sıçradı. Bir kaya üzerinde oturan o silüeti gördüğünde kalbi duracak gibi oldu. Adam yavaşça ayağa kalktığında, Elara karşısında bir insan değil, bir tanrı ya da bir iblis gördüğünü sandı. Adamın omuzları bir kapı kadardı; üzerindeki kürkler ve kılıcının kabzası onun gerçek bir savaşçı olduğunu haykırıyordu. Yeşil gözleri avını yakalamış bir yırtıcı gibi parlıyordu. Elara arkasını dönüp bakma isteğini engelledi çünkü gözlerini adamdan alamıyordu. Arkasından gelenler mi yoksa bu adam mı daha büyük tehlike kestiremiyordu şu an. Derenin içinde öylece kalmıştı. Beline kadar gelen soğuk su bile onu yakıyor gibiydi. Adam ıslık çalarak Elara’yı süzdü. Bakışları ıslaklıktan dolayı şeffaflaşmış elbisesinin altındaki hatlarında oyalandı. "Yolunu mu kaybettin, küçük çiçek?" dedi adam. Sesi derin bir gök gürültüsü gibiydi. "Yardım" dedi Elara hızla çünkü arkasından gelen sesler yine yaklaşmıştı. Çok yakındı hemde. Omzunun üzerinden arkasını dönüp kontrol etti. Görünmüyorlardı hâlâ. Yeniden o heybetli bedene döndü. "Lütfen yardım edin çok para veririm size. İngiltere'ye dönmem lazım." Adam kaya üzerinden ağır, kontrollü bir hareketle indi. Her adımı toprağı eziyor, üzerindeki kürkler omuzlarının heybetini daha da büyütüyordu. Elara onun bir centilmene benzemediğini biliyordu ama arkasındaki o kaba adamlardan daha asil bir vahşiliği vardı. "Para mı?" diye sordu adam. Sesi, sanki boğazından gelen derin bir hırıltı gibiydi. Elara’ya doğru derenin kenarına kadar yürüdü. "İskoçya topraklarında bir İngiliz leydisinin parası kışın yanan kuru bir daldan daha değersizdir, küçük çiçek." Elara dişlerinin birbirine vurmasına engel olamayarak bir adım daha attı ona doğru. Ayaklarının altındaki çakıl taşları kayıyor, dengesini zor sağlıyordu. "Nişanlım bir kont. İstediğiniz her şeyi verir. Altın, toprak... Sadece beni buradan götürün. Peşimdeler!" Adam durdu. Elara’nın ıslaklıktan dolayı göğüs kafesine yapışan elbisesine, hızla inip kalkan göğüslerine ve korkuyla büyümüş kahverengi gözlerine uzun uzun baktı. Bakışları o kadar yoğun ve deliciydi ki Elara bir an çıplak kaldığını hissetti. "Bu çok zengin nişanlın nerede şu an o zaman?" Dedi adam çenesini ormanın derinliklerine doğru hafifçe savurarak. Adamın sorduğu soruyla afallayan Elara derin bir nefes aldı. Yaptığı hareketle göğüsleri oldukça ilgi çekici bir manzara sunmuştu yabancıya. Tam o sırada ormanın içinden tanıdık bir kükreme yükseldi. "Boşuna kaçıyorsun!" Bu arabadaki esmer savaşçının sesiydi. Ses çok yakındı. Neredeyse ağaçların arasından fırlayacak gibiydiler. Elara panikle adama doğru elini uzattı. "Yalvarırım! Beni onlara vermeyin!" Adamın dudak kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı, ama bu nazik bir gülümseme değildi; bir avcının zafer işaretiydi. Elara’nın uzattığı küçük, bembeyaz eli, kendi nasırlı ve devasa avucunun içine hapsetti. Elara, adamın teninin sıcaklığıyla irkildi; buz gibi derenin içinde bu sıcaklık bir kor gibi yakmıştı onu. "Gel o zaman," dedi adam, Elara’yı tek bir hamlede sudan çekip kıyıya alırken. Elara onun göğsüne çarptığında, burnuna sert bir deri, tütün ve doğaya ait erkeksi bir koku doldu. "Seni o 'canavardan' kurtaralım, öyle değil mi?" Elara, adamın bu kadar kolay yardım etmesine şaşırsa da can havliyle peşine takıldı. Adam onu yönlendirirken, Elara arkasına bakıp duruyordu. "Hizmetçim... Fiona arkada kaldı, ayağı sakatlandı. Onu da bulmalıyız." Adam durmadan, Elara’nın bileğini sıkıca tutarak tepelik bir alana doğru yürümeye devam etti. "Eğer MacLean adamları onu bulduysa güvendedir, küçük çiçek. Onlar kadınlara dokunmaz... Efendileri izin vermediği sürece." "Siz... siz onları tanıyor musunuz?" diye sordu Elara nefes nefese. Adamın adımları o kadar büyüktü ki, Elara ona yetişmek için neredeyse koşuyordu. Adam bir anlığına durup Elara’ya döndü. Boy farkı yüzünden Elara başını iyice geriye atmak zorunda kalmıştı. Adamın yüzündeki ifadeyi çözemiyordu; bir yandan çok nazik görünüyor, diğer yandan her an boğazına sarılacak bir kurt gibi bakıyordu. "İskoçya’da herkes birbirini tanır leydim" dedi adam sesi kısılarak. Eli yavaşça Elara’nın ıslak yanağına gitti, baş parmağıyla kızın çillerinin üzerinde gezinirken fısıldadı: "Özellikle de o bahsettiğin Celladı çok iyi tanırım. Onun elinden kaçmak zordur." Elara yutkundu. Adamın gözlerinde karanlık bir şefkat belirdi. Elara’nın elini daha sıkı kavradı ve onu tepenin ardındaki gizli bir patikaya soktu. "Seni öyle bir koruyacağım ki leydim... Bir daha asla benden başka bir yere gitmek istemeyeceksin." Elara bu sözlerdeki gizli tehdidi anlamayacak kadar çaresizdi. Adamın peşinden giderken, sonunda kurtulduğunu, kont Julian’a ulaşabileceği bir yol bulduğunu sanıyordu. Halbuki o büyük, nasırlı elin sahibi, babasının onu sattığı adamın ta kendisi; Royce MacLean'di...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD