Adam elini uzatıp beni sırılsıklam bir halde sudan çektiğinde avuçlarındaki yakıcı sıcaklığın tüm bedenime yayıldığını hissettim. Sanki bir tüyü kaldırıyormuş gibi beni kıyıya çekti, ardından kolumu sıkıca kavrayarak ormanın derinliklerine doğru sürüklemeye başladı. Bir beladan başka bir belaya mı bulaştım diye korkuyla nefes nefese kaldım. Ama hangi bela olursa olsun Cellat'la evlenmekten daha iyidir diye düşündüm.
Islak eteklerim bacaklarıma dolanıyor ve hareketlerimi kısıtlıyordu. Her adımda dişlerim birbirine çarpıyordu fakat adamın devasa adımları durmak nedir bilmiyordu. Öyle hızlıydı ki peşimdekilerden resmen kurtulmuştum. Sesleri gelmiyordu artık. Adam nereye gittiğini biliyor gibi yön değiştirerek ilerliyordu. Ormanın içindeki çalılar yüzümü çizse de ağzımı açıp asla şikayet etmiyordum. Yeter ki onlardan uzaklaşayım.
Bir süre sonra kayalıkların arasında ustalıkla gizlenmiş kuytu bir açıklığa geldiğimizde sonunda durdu. Ben yere çöktüğüm an ciğerlerimin yandığını hissettim. Oksijen için çabalarken başımı kaldırıp kurtarıcıma baktım. Profilini izlerken içimden geçirmeden duramadım. Bu adam bir tanrı kadar yakışıklıydı. Londra'nın şatafatlı balolarında Kont Julian'dan başka bu kadar görkemli, bu kadar erkek duran birini görmemiştim. Hatta o bile yanında sönük kalırdı. Bu yabancı sadece yakışıklı değil aynı zamanda vahşi ve ürkütücü derecede çekiciydi.
Üzerindeki ağır kürkü çıkarıp bir kenara fırlattı. Kaslı kollarından gözlerimi alamadım ve bu yaptığım için utandım. Çevik hareketlerle bana bakmadan bir ateş yakmaya koyulduğunda ısınma içgüdüsüyle ona doğru yaklaştım. Alevler yükselip ortamı aydınlattığında bakışları bana döndü.
Gözleri ıslaklıktan şeffaflaşmış elbisemin altındaki hatlarda gezinmeye başlarken üst üste yutkundum. Şu an ıslak bir sıçan kadar çirkin olduğumu biliyordum ama bu bakışları yerimde kıpırdanma isteği uyandırdı. Özellikle hızla inip kalkan göğüslerimde arsızca oyalanan o yeşil gözler, yanaklarımın yanmasına sebep oldu. Şu an çok uygunsuz bir durumda olduğumuzu anladım ama Julian'ı bulana kadar buna katlanacaktım.
"Kıyafetlerini çıkart küçük çiçek" dedi emir kipiyle. "Hasta olacaksın."
"Önünde soyunamam!" diye çıkıştım. Galiba sesim de kısılmıştı. Çok kötü hasta olacaktım. Birkaç defa da hapşırdım. Yine de namusumu ve gururumu bu yabancının önünde bir kenara bırakmayacaktım. Julian beni bulduğunda hala o saf ve narin Elara olmalıydım. Başkasına bedenimi gösteremezdim.
“Beni rahip mi sandın?” diye homurdanarak kürkü bana doğru uzattı.
Anında yanaklarım yandı. “Terbiyesizsiniz” diye fısıldadım ama duydu mu bilmiyorum.
Kürkü ondan alıp arkamı dönerek üzerime alırken bakışlarının kalçalarımda gezindiğini adeta derimi yaktığını hissedebiliyordum. Korse takmamış olmam şu an en büyük hatamdı; vücudumdaki her kıvrım bu yabancının gözleri önüne serilmişti. Uzun süre at arabasıyla yolculuk yapacağım diye korse giymemiştim.
Ateşin yanına oturduğumda ellerimi uzatıp ısınmaya çalıştım ama yardımcı olmuyordu. Tüm kıyafetlerim iç çamaşırlarıma kadar ıslaktı. Adam da bana bir daha bakmadan ateşe bulduğu küçük dalları atarak alevlendiriyordu. Etrafta cırcır böceklerinin sesi dışında hiç ses yoktu. O adamlardan gerçekten de kurtulmuştum galiba.
"Bu Cellat nasıl biri?" Diye sordum sessizliği bozarak. Buralı olduğuna göre illa onu duymuştur. İngiltere'de bile duymayan kalmamıştı. Barbarlığı ile meşhurdu.
"Yani... anlatıldığından fazlası var mı?"
Bana yavaşça döndü. Yeşil gözleri kısılmıştı. "Hakkında neler biliyorsun?"
"Ölülere tecavüz ettiğini!" dedim hırsla. Tüm bedenim ürperdi ve ateşe daha da sokuldum.
"İşkenceyi sevdiğini, zevk için kadınları kestiğini .. Hatta öldürdüğü insanların kemiklerinden koleksiyon yapıldığınu duymuştum. Kadın erkek yaşlı çocuk demeden katlediyor o cani. Cellat denilen barbar zalimliğiyle övünen bir aptaldan başka bir şey değil, hepsi bu."
Yüzünün ifadesini anlamaya çalışarak ekledim "Siz beni o canavardan kurtardınız. Kont Julian sizi ödüllendirecektir."
Kaşları şaşkınlıkla havalandı. Dudakları alaycı bir kıvrımla gerildi. "Kemik koleksiyonu mu?" diye mırıldandı kendi kendine. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
“İnsanlar hikâye anlatmayı sever.”
“Cellat’ı tanıyor musunuz?” diye sordum birden.
Gözleri hafifçe daraldı.
“Neden?”
“Bu topraklarda olduğunuza göre duymuşsunuzdur. Ben İngiltere'de bile hakkında sadece bunları duyabildim. Eminim siz çok daha fazlasını biliyorsunuzdur.”
“Belki" dedi dudakları gülümser gibi kıvrılarak ama bu gerçek bir gülümseme değildi. Yanan ateşin ışığı yeşil göz bebeklerinde parlıyordu ve sanki yanan bir ormanı andırıyordu. Adam gerçekten de acayip yakışıklıydı. Onunla Londra'da balolardan biriyle tanışsam kesinlikle kur yapardım.
“Onunla evlenmek zorunda bırakıldım.” dedim bozuk bir sesle. Bu cümleyi söylerken sesim ilk kez zayıflamıştı.
"Zorunda mı?" dedi. Gözlerini gözlerime dikmiş cevap bekliyordu.
Gözlerimi ondan kaçırmadım. "Babam anlaşma yaptı."
"Ve sen?"
"Gördüğün gibi. Kaçtım."
Gözlerinde bir kıvılcım çaktı. Ateşin aydınlattığı o yeşil gözlerinde garip bir parıltı belirdi. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Güzel."
Kaşlarım çatıldı istemsizce. Ne demek güzel? Deli miydi bu adam?
"Güzel mi?"
Bana öyle baktı ki... Sanki az önce en değerli hazinesini bulmuş gibiydi. Sırtımdan aşağı bir ürperti indi. Korku muydu? Başka bir şey mi? Bilmiyordum.
"Kaçman" dedi. Gözleri yüzümdeydi. Dudaklarımda. Sonra tekrar gözlerimde. "Demek ki boyun eğmiyorsun." dedi. Sonra aniden ayağa kalktı. "Ben odun toplayacağım. Sen de kıyafetlerini kurut bir an önce"
Cevap beklemeden ormanın içinde kayboldu.
***
Dakikalarca kurumaya çalıştım. Adam gittikten sonra gelmemişti ama izlendiğimi hissediyordum. Kıyafetlerimi çıkartıp kurutmaya da cesaret edemiyordum. Üzerimde onun kürkünü tutarak elbisemin etek kısımlarını bir miktar kuruttum. Sonra ateşe doğru eğilip göğüs kısmımı kurutmaya uğraştım ki duyduğum dal sesiyle kafamı çevirdim. Elinde odunlarla bu soğukta yarı çıplak bir halde geri gelmişti. Gerçi adam kürkünü bana vermişken onu eleştirmem hoş değildi.
Bakışlarıyla beni süzerek yanıma kadar geldi ve odunları yere bıraktı. İçlerinden birkaçını ateşe atıp beslerken "yeterince kurudu üstüm yola çıkalım mı artık?" Diye sordum. Göz ucuyla hâlâ ıslak elbiseme baktı ama cevap vermeden ateşi beslemeye devam etti.
"Kont Julian'ı bulmam lazım" dedim o cevap vermeyince. Ama beni duymuyor gibi kendi işiyle ilgileniyordu. Sinirlenerek uzandım ve adamın kaslı kolunu tuttum. Dokunuşumla parmak uçlarımdan tüm bedenime bir karıncalanma yayıldı. Hâlâ ismini bilmediğim hatta kabalık edip sormadığım adam kafasını çevirip önce onu tuttuğum elime sonra dudaklarıma oradan da gözlerime baktı.
Elimi ateşe değmiş gibi hızla çektim. Kısık bakışları her hareketimi analiz ediyordu sanki .
"Siz cevap vermeyince" diyerek açıklamaya çalıştım.
"Çok konuşuyorsun. Üstün kuruyunca gideceğiz" dedi emrivaki sesiyle. Ardından yeniden önüne dönüp ateşle uğraşmaya devam etti. Anında göz devirip ağzımı eğerek homurdandım.
Birkaç dakika geçmişti ki, ormanın sessizliğini bozan bir ıslık sesiyle irkildim. Aynı ıslık... Arabaya saldırdıklarında da duymuştum bunu.
Kont Julian mı gelmişti? Kalbim büyük bir heyecanla atmaya başlarken dudaklarım anında iki yana kıvrıldı. Gelmişti işte. Sonunda beni bulmuştu prensim.
Bakışlarımı adama çevirdim. Kont Julian'a ona bir ödül vermesi için rica edecektim. Sonuçta hayatımı kurtarmıştı ama adam yerinde doğrulup ormana tek bakış atmadan tehlikeli bir gülümsemeyle bana bakıp sadece sırıtmaya başladı. Tehlikeli bir şekilde hemde.
Ve sonra parmaklarını dudaklarına götürüp keskin bir ıslık çaldı. Aynı az önceki ıslık gibi ...
O an ormanın uğursuzluğunda dört bir yanımızı saran silüetler belirdi. Bunlar... Bunlar at arabasından kaçtığım o kaba, yaralı yüzlü savaşçıların da içinde olduğu adamlardı. Ama çok daha fazla kalabalıklardı. Her yerdelerdi.
Kanım çekildi.
Yaralı yüzlü olanı ve sarışın keli hemen tanıdım. Eli'ydi ismi. Söylerken duymuştum.
"Hayır ..." diye fısıldadım.
Yanımdaki adama döndüm. "Onlar... onlar burada ne arıyor?" O ise hiç şaşırmamış gibiydi. Umursamaz bir halde bana bakıyordu.
Gelenler bize yaklaştı ve birkaç adım kala durdu. Etrafımızı sarmışlardı. Korkudan tüm bedenim donmuştu.
Ve içlerinden yaralı yüzlü olan öne çıkıp adama doğru başını hafifçe eğdi.
"Reis."
Bu kelime dünyamı durdurdu.
Reis mi?
Gözlerim yavaşça yanımdaki adama kaydı yeniden.
“Geç kaldınız” dedi. Sesi şimdi daha soğuk ve daha otoriter çıkıyordu. Ben neyin içine düşmüştüm böyle?
"Bu oyuna ne gerek vardı?" dedi vahşilerden biri gülerek. "Kız zaten korkudan bayılacaktı neredeyse."
Arabanın içinde bizimle yolculuk yapan Eli kahkaha attı. "Arabaya saldırı olduğunu sandığındaki kaçışını izlemek eğlenceliydi ama. İngiliz leydi sandığımızdan hızlı depar attı."
"Arabaya..." Sesim çıkmadı. "Saldırıyı siz mi yaptınız?"
Hepsi kahkaha atarken yanımdaki adama döndüm.
"Sen?" Dedim korkuyla. "Sen kimsin?"
Yeniden büyük bir kahkaha koptu. O adam hariç tüm vahşiler eğleniyordu. O ise gayet ciddi bir ifadeyle bana bakıyordu. Sonra bakışlarını vahşilere çevirip tek bir bakışla onları anında susturdu. Nefesim kesilmişti korkudan. Bu adam Cellat mıydı?
“Sen Cellat’sın" dedim sinirle. Beni kandırmıştı.
"Royce Maclean ismim kadın!" Dediğinde sinirden dişlerimi sıktım.
“Demek beni test ettin,” dedim. “Eğlenceli miydi?”
“Oldukça.”
“Neden?” diye haykırdım. “Neden böyle bir şey yapasın?”
“Çünkü ne yapacağını görmek istedim.”
“Ben bir hayvan mıyım?” vahşiler gülmemek için kendini Ir tutuyormuş gibi boğazlarınu temizliyorlardı. Bu adamların hepsi bu pislikten bu kadar nasıl korkardı ki?
“Henüz karar vermedim" dediğinde tüm korkum ve mantığım devre dışı kaldı. Yüzüne tokat atmak istedim. Elim havaya kalktı. Ama bileğim havadayken hızla yakaladı.
Elimi aşağı sertçe indirip öylece yüzüme baktı. Ölüm sessizliği oluşmuştu. Bir adımla tam dibime kadar girdi.
“Bir daha dene” dedi alçak ve tehlikeli bir sesle. Bu ses tonuyla yüreğime yenidsn korku doldu. “Bu sefer sonucu hoşuna gitmeyebilir küçük çiçek.”
“Beni tehdit mi ediyorsun?” dedim ama sesimden korkum belli oluyordu. Yine de kuyruğu dik tutuyordum.
“Hayır. Uyarıyorum.”
Elimi çekmeye çalıştım ama sertçe yutuyordu.
“Ben mal değilim!" Diye bağırdım. "Babamla olan anlaşmanı geçersiz kıl. Ben sana yeni bir anlaşma önereyim. Beni kont Julian'a yani nişanlıma teslim et. Babamdan ne aldıysan iki katını verir."
Bu sözlerimle vahşiler dayanamıyormuş gibi yeniden kahkahaya başladılar ama Cellat sanki daha da öfkelenmişti. Dişlerini sıktığı yanaklarının gerilmesinden belliydi. Bu kadar sinirleneceği bir şey söylememiştim. Henüz evlenmemiştik ve ona çok daha karlı bir anlaşma sunuyordum.
Royce gözlerini benden ayırmadan ve başını çevirmeden konuştu.
“Gülen olursa dişlerini sökerim.”
Anından kahkaha kesildi. Sertçe yutkundum.
"Demek nişanlın?" Dedi sertçe. "O nişanlın şu an nerede o zaman? Madem onun kadınısın neden seni almaya gelmiyor?"
"Eminim yoldadır şimdi" dedim ama ne gelen vardı ne giden. Arabaya saldıran da o değildi. Bu Cellat'ın kurduğu bir oyundu. Tam psikopattı bu adam.
Yüzüme doğru eğildi.
"O anlattığın masallar fena değilmiş küçük çiçek ama bir eksiğin var. Ben Royce MacLean. Ve koleksiyonumda henüz bir İngiliz Kontunun kızı yoktu. Ta ki bugüne kadar..."
Ağzımdan tek bir kelime çıkmadı. Karşımdaki adam kaçmaya çalıştığım o canavarın ta kendisiydi. Kurtarıcım sandığım kişi, benim en büyük kabusumdu.
"Senden nefret ediyorum" dedim sonunda.
Hızlı bir hareketle belimden tuttu. Tek koluyla hemde. Ayaklarım yerden kesilirken beni baş aşağı omzuna attı. Ağzımdan kocaman bir çığlık çıktı.
"Bırak beni barbar?" Diye bağırarak omzuna yumruk atmaya başladım. Hiç etkilenmeden yürümeye başladı. Kucağında debelenerek inmeye çalıştım ama çok sıkı tutuyordu. Sonra bir anda kalçamda sert bir tokat hissettim.
"Bağırmayı kes!" Dedi. Kalçama indirdiği tokat yüzünden aniden susmuştum. Benim sessizliğimi Zafer algılamış olmalı ki kısık gülüşü geldi kulağıma.
“Seni diz çöktürmek eğlenceli olacak küçük gelinim.”
Anında sinir yeniden yüklendi bedenime.
"Rüyanda görürsün barbar. İlk fırsatta kaçacağım anladın mı? Senin gibi bir vahşinin karısı olmaktansa ölürüm daha iyi!"
Çığlıklarım ormanda yankılanırken o sadece tehlikeli bir ses tonuyla gülüyordu. Gülüşü bile korkunçtu. Benim bağırışlarıma ve çırpınışlarıma aldırmadan adamlarına bağırdı.
"Çadırları kurun! Bu gece düğün gecem."