Royce'un omzunda bir av gibi sarsılarak kamp alanına getirildiğimde hıçkırıklarım öfkeme karışıyordu. Baş aşağı sallanan bedenim her adımda sarsılıp midemi bulandırıyordu. Onun çıplak omzundaki derimin tenine değdiği her yer yanıyordu. Daha birkaç gün önce Londra'nın en şık malikânelerinden birinde kont Julian'la vals yapıyordum. Şimdi ise İskoçya'nın vahşi ormanlarında, bir barbarın omzunda hıçkırıyordum.
Beni yere bıraktığında ayaklarım toprağa değer değmez sendeledim. Dizlerimin bağı çözülmüştü. Adamlar hızla çadır kurma ve ateş yakma işlemlerine başladı.
"Burada otur ve kıpırdama" dedi Royce keskin sesiyle.
"Ben hayvan değilim!" Diye öfkeyle bağırdım. Onlardan çok korksam da onun ukala tavırlarına dayanamıyordum.
Cevap vermek yerine gözlerimin içine bakarak hafifçe sırıttı ve ayağa kalkıp adamlarının yanına yürüdü. Sırtına doğru sinirle baktım. Gözlerim benden bağımsız geniş sırt kaslarında gezinirken içimden kendime kızıp gözlerimi ondan çektim ve ellerimi izledim.
Artık akşam olmuştu. Ateşler çoktan yakılmış, çadırlar kurulmuştu. En az yirmi, belki otuz savaşçı etrafa yayılmıştı. İskoç barbarlar ateşin etrafında oturmuş, devasa kılıçlarını biliyor ve hırıltılı kahkahalar atıyorlardı. Kılıçların çeliği alevlerde kızıl yansımalar yapıyor, her bileyleme sesi tüylerimi diken diken ediyordu.
Royce üzerindeki kürkün düğmelerini çözerken gözleri bir an bile üzerimden ayrılmıyordu. Kürk omuzlarından kayıp yere düştüğünde nefesim kesildi. Ateş ışığında kaslı vücudu bir tanrı heykeli gibi parlıyordu. Omuzlarındaki genişlik, göğsündeki kıvrımlar, karnındaki o mükemmel sert hatlar... Bakışlarımı kaçırmam gerektiğini biliyordum ama yapamıyordum. Bu soğukta böyle bir ormanın içinde nasıl yarı çıplak gezebiliyordu?
Ateşin yanına çöktüğümde etrafımı saran o yırtıcı bakışları hissedebiliyordum. Her bir savaşçı göz ucuyla beni süzüyor, fısıltılarla bir şeyler konuşuyordu. Anlamadığım dilleri kulaklarıma yabancı gelse de içerdiği tehdidi hissediyordum. Hatta tehditin yanı sıra bedenime atıkları rahatsız edici bakışları da fark etmemem imkansızdı. Kaçmak? Bu adamların arasından kaçmak bir ormanın kalbine çıplak elle girmekten farksızdı. Ama bir yolunu bulacaktım.
Bir anda aklıma gelen isimle çığlık attım. Ateşin üzerinde et pişiren bir grup vahşi de çığlığımla hızla bana dönmüştü.
"Fiona!" diye bağırdım. Nasıl unutmuştum onu? Ayağa fırlayıp etrafımda dönen savaşçılara aldırmadan yeniden bağırdım.
"Refakatçim nerede? Ona ne yaptınız barbarlar!"
Royce ileride Eli ve diğerleriyle konuşurken omzunun üzerinden bana kısa bir bakış attı ama beni duymazdan gelerek yeniden önüne döndü. Eli bir şeyler anlatıyor, el kol hareketleriyle ormanın derinliklerini işaret ediyordu. Royce başını sallayıp ona birkaç emir verdi.
Bu kayıtsızlığı beni daha da delirtti. Korkumu unuttum. Öfkem içimdeki çaresizliği bastırdı.
Yerimden kalkıp ona doğru hızla yürüdüm. Yanından geçtiğim birkaç vahşi ıslık öttürerek bedenimi boydan boya iğrenç bir şekilde süzdü. İki vahşi önümde durmak için hamle yaptı ama Royce elini kaldırıp durmalarını işaret etti.
"Dilimi anlamıyor musun?" diye haykırdım. Gözlerim dolmuştu. "Hizmetçim nerede! O masum bir kız, ona zarar verdiyseniz hepinizi ...."
Royce aniden ayağa kalkıp bana doğru sertçe yürümeye başladı. Onun sert ve sinirli hareketlerini görünce bir an duraksamak zorunda kaldım.
Tanrım, yürüyordu işte. Kesin beni öldürecekti.
Her adımı toprağı eziyor, gölgesi üzerime bir kâbus gibi çöküyordu. O kadar büyüktü ki ay ışığını bile kapattı sanki. Geriye doğru sendeledim ama kaçacak yerim yoktu. Arkamda çadırlar, etrafımda onlarca barbar...
Dibime kadar girdiğinde nefesimi tuttum. Başımı kaldırıp yüzüne bakmak zorunda kaldım. O kadar yakındı ki nefesinin sıcaklığını dudaklarımda hissediyordum.
"Refakatçin" dedi. Sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar tehlikeliydi. Öyle ki etraftaki adamların bile sustuğunu fark ettim. "Sana çok fazla kötü örnek olduğu için evine geri gönderildi. Artık o yok küçük çiçek."
"Yalan söylüyorsun!" dedim. Sesim hıçkırıklı bir fısıltıya dönüşmüştü. "Ona bir şey yaptın. Onu öldürdün değil mi? O çaresiz bir kızdı, sadece bana bakmakla görevliydi, onu .... "
Royce aramızdaki son mesafeyi de kapatarak üzerime eğildi. Dudakları neredeyse dudağıma değecekti. Gözlerim istemsizce kapandı. Kalbim korkudan göğüs kafesimi dövüyordu. O kadar yakındı ki kirpiklerimin titreyişini hissedebileceği bir mesafeydi bu. Kokusu; deri, tütün, orman ve erkeksi bir sertlik kokuyordu. Daha önce hiçbir erkeğin böyle yoğun kokusunu aldığımı hatırlamıyordum Julian hariç. Julian hep tütün kolonyası kokardı. Bu adam... Bu adam vahşi ve çekici kokuyordu. Üstelik parfüm sıkmadığına da emindim.
"Ben kadınlara dokunmam küçük İngiliz" dedi. "Senin o narin masallarının aksine, biz MacLean'ler sadece savaşçıyız, canavar değil. O kız şu an güney yolunda, sağ salim bir at arabasıyla Londra'ya dönüyor."
Gözlerimi açtığımda yeşil göz bebeklerinin birer kor parçası gibi parladığını gördüm. Bakışları bir anlığına titreyen dudaklarıma kaydı. O an bir şeylerin geri dönülemez bir şekilde değiştiğini anladım. Nefes alış verişim hızlandı. Babam beni bu vahşiye nasıl satardı?
“Eğer ona zarar verdiysen...”
“Ne yapacaksın?” diye sordu alçak bir sesle.
Boğazım kurudu ama geri adım atmadım. “Seni öldürürüm. İlk fırsatta”
Çevrede bir kahkaha yükseldi. Royce başını hafifçe çevirdiği an kahkaha kesildi.
Sonra tekrar bana baktı.
Bana vuracağını sandım. Yanağıma Tokat atacaktı kesin. Ama sinirlenmek yerine dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gölge belirdi.
“Cesaretin hoşuma gidiyor.”
Biraz daha bana doğru eğilip dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. Fısıldamaya başladığı an kulağıma değen nefesiyle tüm bedenim ürperdi.
“Ama benden korkuyorsun da?”
“Evet” dedim hızla. Ondan korkuyordum. Bunu anlaması için zeki olmasına bile gerek yoktu.
Geri çekilip tam gözlerime baktı. Ama bu kez gözlerinde daha farklı bir bakış vardı. Daha karanlık bir şeydi.
“Güzel.”
Royce aniden bileğimi kavradı ve beni peşinden sürüklemeye başladı.
"Nereye götürüyorsun beni! Bırak!" diye debelendim ama nafileydi. Bileğimdeki eli bir demir pençe gibiydi. Çırpındıkça daha sıkı kavrıyor, canımı yakmadan beni kontrol ediyordu.
Beni kampın merkezindeki en büyük, en görkemli çadıra doğru çekerken arkamızdaki adamlar bir anda koro halinde ulumaya, kalkanlarına vurmaya başladılar.
"MACLEAN! MACLEAN! MACLEAN!"
Ayaklarını yere vuruyor, kılıçlarını kalkanlarına sürtüyor, kurt ulumasına benzer sesler çıkartıyorlardı. Kanım donmuştu. O sesler içimdeki tüm umudu söküp aldı. Vahşi, ilkel, korkutucu bir törendi bu. Kulaklarım uğulduyor, kalbim duracak gibi atıyordu.
Beni çadırın içine savurduğunda içeride yanan mumların titrek ışıklarıyla karşılaştım. Yerlere ağır kürkler serilmişti. Ayı postları, kurt postları... Çadırın köşesinde alçak bir masa, üzerinde bir sürahi ve iki bardak vardı. Loş ışık her şeyi gizemli ve ürkütücü gösteriyordu.
Geriye doğru kaçtım, çadırın en ücra köşesine sinmek istedim.
"Evlenmedik... yapma, lütfen" dedim hıçkırarak geriye kaçarken. Sesim tanımadığım birine aitti; öyle çaresiz, öyle kırıktı ki. "Dini bir tören yok, tanrı katında bir bağ yok. Yapma! Lütfen yapma sana yalvarıyorum!"
Royce çadırın girişini kapattı ve bana doğru dönerek ağır ağır yaklaşmaya başladı. Çadırın kapağı kapanınca dışarıdaki uluma sesleri boğuklaştı. Sanki dünyadan kopmuştuk.
"Artık adın lekelendi Elara" dedi Royce üzerime gelirken. "Geri dönecek bir yerin, seni kabul edecek bir toplumun kalmadı. Bizimle bir gece bile geçirdikten sonra, Londra'nın o kibar soyluları sana nasıl bakacak sanıyorsun?"
Sözleri hançer gibi saplandı yüreğime. Doğru söylüyordu. O lanet olası doğru söylüyordu.
"Kont Julian... beni kabul eder" dedim sesimdeki inanç her geçen saniye ölüyordu. Bu ismi söylemek bile artık boş geliyordu çünkü istese asker tutup kurtarmaya gelirdi beni.
"Julian şu an muhtemelen yeni bir nişanlı arıyor" dedi Royce acımasızca. Tam dibimde durup kollarını göğsünde birleştirdi. "Babanın seni meşhur Cellat'la evlendirdiğini öğrendiğinde ne yapacak sanıyorsun? Senin için gelip benimle savaşacak mı? O zarif elleriyle kılıç mı sallayacak?"
Ağzımı açtım ama sesim çıkmadı. Julian... bir kılıcı eline bile almamıştı hayatında. Düellolarda bile vekil gönderirdi.
Royce yaklaşmaya devam etti. O üzerime geldikçe ben geri geri gidiyordum. "Yoksa senin namusunu kurtarmak için seninle evlenecek mi? Kirletilmiş bir kadınla? Bir İngiliz Kontu? Ya da önceden seni kirletmiş de olabilir?"
Bu sözü söylerken bakışları ağırca bedenimde gezindi. Tüm sinirim yeniden hücum etti.
"Terbiyesizsin!" Diye bağırdım. "Öyle bir şey olmadı."
Kont Julian en sonki balonun balkonunda dudaklarımdan ilk öpücüğümü çalmıştı. Hayatımın en heyecanlı gecesiydi.
"Şimdi beni iyi dinle" dedi Royce. Üzerime yürümeyi bırakıp sesini ciddileştirdi. "Bu gece sana sahip olmazsam adamlarım benim seni istemediğimi, seni kadınım olarak görmediğimi düşünürler."
Gözlerimin içine baktı.
"Ve İskoç geleneklerine göre, reisin reddettiği kadın tüm kampındır. Bütün kamp seni tek tek ziyaret eder. Bazen bu ziyaretler tek tek de olmaz."
Sözleri beynimde balyoz etkisi yarattı. Neredeyse utançtan yere çökücektim.
Duraksadı, söylediklerinin anlaşılmasını bekledi.
"Bunu mu tercih edersin, yoksa beni mi? Beni tercih edersen kadınım olarak korunman olacak. Karar ver."
Gözlerim korkuyla etrafta gezindi. Çadırın duvarları, dışarıdaki uğultulu sesleri, içerideki loşluk... Julian gelmemişti. Londra'dan ayrılalı saatler geçmişti ve Royce haklıydı; geri dönsem bile artık ben kirletilmiş bir leydiydim kimse bana dokunmasa bile. Toplum beni dışlardı, babam beni reddederdi, Julian da aynısını yapabilirdi.
Ama Royce...
Gözlerim ona kaydı istemsizce.
Royce'un mum ışığında parlayan kaslı vücudu, terden ıslanmış göğsü ve üzerime diktiği o karanlık bakışları... İçimde korkuyla karışık daha önce hiç hissetmediğim bir ateş yükseliyordu. Karnımın derinliklerinde garip bir sıcaklık, bacaklarımın arasında bir titreme... Bu neydi? Bu adamdan nefret etmem, deli gibi korkmam gerekirken neden vücudum ona tepki veriyordu? Neden açık sözleri yüzünden yerin dibine girmek istemeyip gözlerine doğrudan bakabiliyordum.
"Fazla vaktim yok" dedi Royce. Pantolonunun düğmelerine uzandı. Göğsündeki hafif kılları vardı. Karnından aşağı inen bir çizgi de.. Bakışlarımı alamıyordum.
Pantolonunu çözmeyip sırtını dönünce derin bir nefes aldım. Kesin yanaklarım kıpkırmızı olmuştu. Royce çadırdan çıkmak üzereydi.
"Anlaşıldı cevabın küçük çiçek. Seni bu saatten sonra koruyamam. O adamlar İngilizlerden hiç haz etmez. Sana onlarla bol şans."
Elini çadırın kapağına uzattı.
"Dur!" diye bağırdım ve koşup elini kavradım.
Parmaklarımın altındaki teni ateş gibiydi. Sıcaklığı tüm vücuduma yayıldı anında.
Bana döndüğünde gözlerimiz buluştu. Yeşil gözlerinde bir zafer değil farklı bir karanlık vardı. Ama aynı zamanda bir soru? Bir merak? Beni anlamaya mı çalışıyordu?
"Tamam... kabul ediyorum" dedim nefes nefese. "Kendimi sana vereceğim."
Royce'un dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. Sonra beni belimden tutup kendine çekti.
Bedenini bana yasladı. Karnıma bir şeyin baskı yaptığını hissettiğimde korkudan gözlerim kocaman açıldı. Karnıma değen sertlik de neyin nesiydi?
"Sen kendini bana vermeyeceksin küçük çiçek" diye fısıldadı. Eğilip boynuma ıslak bir öpücük kondururken. Dudakları tenimde gezindikçe tüylerim diken diken oluyordu ama karnımdaki kolum kadar olan sertlik aklımı daha da karıştırıyordu.
"ben seni bayıltana kadar sahip olacağım." boynuma ıslak bir öpücük kondururken donmuş gibiydim. fısıltısına devam etti. "Öyle titreyeceksin ki küçük çiçeğim, taa köklerine kadar derinine gireceğim."