6-MİT ajanı Turna...

1719 Words
Doğan Tuana’yı okula bırakıp karargâha giderken oldukça gergindim. Tuana’nın benden uzakta kalması daha iyiydi. Hem burası tehlikeli bir yerdi. Burada kalırsa zarar görürdü. Atandığı okul da sınıra çok yakındı. Geri dönmemek için inat ediyordu. Üstüne gitmek istemiyordum. En iyisi gözümün önünde olmasıydı. Sonra inadı azalır, kendisi gitmeye karar verirdi. Gitmezse de sevdiğim kadını gerekirse canım pahasına korurdum. Tabii o abisi olarak onu koruduğumu zannedecekti. Gerginliğim ve öfkem daha da arttı. Karargâha geldiğimde timdekiler her zamanki gibi bahçedeydi. Onlara bir bakış atıp odama çıktım. Üniformamı giydikten sonra odanın içinde volta atmaya başladım. Telefonum çalmaya başladı. Taner arıyordu. Hemen açtım. “Kuşum, ne yapıyorsun? Tuana yanında mı?” Öfkeyle soluyordum. “Sen ne bok yiyorsun? Tuana’yı neden buraya gönderdiniz? Başka şehir mi kalmadı?” diye bağırdım. Taner bir süre cevap vermedi. Benim bağırıp çağırma nedenimi sorguluyor olmalıydı ya da denizde olduğu için telefon çekmiyordu. “Lan, sen oradasın. Senin yanından daha iyi bir yer mi var? Kardeşimi benden daha iyi kim korur? İkinci abisi… Gözümüz kapalı sana emanet ettiğimiz için aklımız Tuana’da değil. Sen neden bağırıyorsun lan? Gergin misin sen? Malum gününde misin yoksa?” deyip kahkaha attı. Bir de espri ediyordu. Nefes alışım bile arttı. Söylediklerinden sonra iyice öfkelendim. “Taner, kapat lan! Esprilerini kendine sakla!” deyip yüzüne kapattım. Telefonu koltuğun üstüne attım. İkinci abisi… Tuana’nın buraya gelmesiyle ‘abi’ mevzusunun devam edebilmesi bile zordu. Daha bu sabah onu yatağımda uyurken görünce yaşadığım duygu yoğunluğunu düşündüm. Bir süre onu izlemiştim. Elimi tam yanağına değdirecekken uyanmıştı. Öfkemin ve gerginliğimin sebebi buydu. Benden uzakta daha iyiydi ama şimdi yanımdaydı. Diğer yandan benden uzaklaşınca zarar görürse korkusu vardı. “Lan, Doğan! Kendine hâkim ol! Adam sana ikinci abisisin diyor! Arkadaşının güvenini sarsma!” Ama çok zordu. Ellerimi kısa saçlarıma geçirdim. Odanın içinde öfkemi çıkartacak bir şeyler ararken kapı tıklandı. “Gel!” diye bağırdım. İçeriye Burak girdi. “Komutanım, aslında ben sizinle birkaç şey konuşacaktım. Müsait misiniz?” Şu an öfkem o kadar artmıştı ki konuşacak halde değildim. “Sonra Burak… Şu an kafam yerinde değil.” dedim. Merakla bana baktı. “Komutanım, iyi misiniz? Bir şey mi oldu?” “Tuana burada!” dediğimde gözlerini büyüttü. “Hadi, canım! Şaka mı yapıyorsunuz? Neden gelmiş ki? Gezmeye mi?” diye sordu. Kaşlarımı çatarak alayla ona baktım. “Evet, gezmeye geldi. Acaba ona nereleri gezdirsem diye düşünüyordum. Burak benimle taşak mı geçiyorsun? Tuana buraya öğretmen olarak atandı. Şu an benim evimde kalıyor.” Burak bıyık altı gülmeye başladı. Hatta bildiğin kahkaha atacak hale gelmişti. “Komutanım, fırsat ayağınıza gelmiş. Bence akşam eve giderken imamı alıp öyle eve gidin. İmam nikahı kıyın.” Hala dalga geçiyordu. “Burak seni öyle bir yaparım ki… İmam, nikah için değil, cenaze için gelir. Senin namazını kıldırır.” Burak elini dudaklarına koydu ve gizli fermuar çeker gibi yaptı. “Şimdi ne yapacağım? Tuana burada kalamaz! Kalırsa onun için tehlikeli olur ama inat etti.” Elini çenesine koydu. “Komutanım, Karadenizlilerin umudu bitince inadı başlarmış.” Ters ters ona baktım. “Çık, Burak! Çık! Sinirimi yeterince bozdun.” deyip kapıyı işaret ettim. Hemen odadan çıktım. Duvardaki saate baktım. Tuana ne yapmıştı acaba? Burada olması hiç iyi olmadı. Aklım hep ondaydı. Operasyona çıktığımda ne olacaktı? Telefonu koltuğun üstünden aldım ve Tuana’yı aradım. Otobüsteydi. Tam telefonu kapatırken bir erkek sesi duydum. Ters giden bir şey vardı. “Ne oluyor?” diye sordum, telaşlı bir sesle. “Teröristler önümüzü kesti.” Daha ilk günden… Sesinde hiçbir ifade yoktu. Tuana ne zaman korksa kilitlenirdi. Hiçbir şey yapamazdı. “Tuana, sakin ol ve hiçbir şey yapma. Hemen geliyoruz. Telefonu kapatma, çaktırmadan çantanın içine koy. Hadi, güzelim.” dedim, sakinleştirmeye çalışarak. Tuana’dan hiç ses gelmedi. “Tuana! Hadi!” Aynı zamanda odadan çıkıp Timur komutanın yanına doğru koştum. “T-tamam.” diye kekeledi. “Geliyorum, güzelim. Sana kimse bir şey yapamaz!” ** Tuana Doğan’ın söylediklerinden sonra telefonumu çaktırmadan çantamın içine koydum. Otobüsteki herkes çok tedirgindi ve korkuyorlardı. Bir kişi daha arabaya bindi. “Hadi, oyalanmayın! Çabuk, inin!” diye bağırdı. Şoför ellerini havaya kaldırdı. “Biz siviliz! Bize zarar vermeyin.” dediğinde korkudan titriyordu. “Yürü! Zorluk çıkartma! Sıkarım kafana!” diye bağırdı. Şoför korkuyla titrerken arabadan ilk inen o oldu. “Hadi!” diye bağırdılar, yeniden. Herkes sırayla inmeye başladı. Yaşlı bir adam vardı ve ayağa kalkmakta zorlandı. Onun yanına gidip koluna girdim. “Sağ ol, kızım. Allah senden razı olsun.” derken sesi korku dolu çıkmıştı. “Korkma, amca. Türk askeri gelecek.” Arabadan yavaşça indik. Her adımımızı izliyorlardı. Kalabalığın arasında fark edilmeyecek kadar sade ama her şeyi görebileceğim bir konumda olmalıydım. Kalabalığın arasına karıştık. Gözümü onlardan ayırmadım. Beş kişiydiler. Dördü erkek, biri kadındı. Kadını vücut tipinden anlamıştım. Hepsinden daha kısaydı. Beşinin de başında sarı puşi vardı. Sadece gözleri açıktı. Kadın ise gözlerine sürme çekmişti. Bakışlarında öfke ve soğukluk vardı. Hepsini teker teker beynime kazırken kadınla birkaç saniye göz göze geldik. Hemen yüzümü çevirdim. Onları izlediğimi anlarsa benden şüphelenirdi. “Neden dik dik bakıyorsun?” diye bağırdı. Hafif aksanlı bir kadın sesiydi. Ona dikkatle baktığımı fark etmişti. Ellerim yumruk oldu. Bana diyordu ama duymazlıktan geldim. Bakışlarımı yerden kaldırmadım. Bana doğru yürüdüğünü fark ettim. Lanet olsun, Tuana… Tam önümde durdu. Yanımda duran birkaç sivil birkaç adım geriye gittiler. “Sağır mısın? Sana diyorum! Neden konuşmuyorsun? Alın bunu! Üstünü arayın! Kesin ajan!” dediğinde sağında ve solunda duran iki adam üzerime yürüdü. Kıpırdamadım. Korkmuş gibi yapmalıydım. “Ne ajanı? Ben sıradan bir öğretmenim. İsterseniz belgelerimi gösterebilirim.” Kaşları çatık bir şekilde bana bakarken inanmamış gibiydi. “Sana neden inanayım? Hiç öyle durmuyorsun. Üstünü arayın!” diye emir verdi. Çantamı kendime doğru çektim. Benim zorluk çıkaracağımı düşündüğü için elini havaya kaldırdı ve yanağıma sert bir tokat attı. Dudağımın kenarından akan kanı hissediyordum. Sendeledim ama kendimi tutmuştum. Vücudum kaskatı kesildi. Şu an yanımda siviller olmasaydı… “Bakalım, çantanın içinde ne var? Bana hiç tekin gelmedin, öğretmen hanım.” Çantamı sertçe çekti ve aldı. Çantanın içini aramaya başladı. Telefonumu bulursa iyi şeyler olmazdı. Telefonu çantanın ön kısmındaki yumuşak kısma koymuştum. Orada pamuk vardı. Belki bulamazdı. Kimliğimi eline aldı. “Tuana Demiral…” deyip dikkatle yüzüme baktı. Kimliği çantanın içine bırakıp öğretmen kartımı görünce çantamı geri verdi. “Öğretmen Hanım, fazla merak iyi değildir. Sadece işini yap yoksa çok üzülürsün!” diye uyardı. Hiçbir şey söylemedim. Kadın gözlerini benden ayırmadan uzaklaştı. O, sıradan biri değildi. Hareketleri sertti ve erkeklere bile emir veriyordu. Onun sözünü kesmeye cesaret bile edemiyorlardı. Beşi bir araya toplandı. Kendi aralarında konuşmaya başladılar. Bakışlarım dudaklarına kaydı. Dudaklarını okumaya başladım. Kadın, solundaki kısa boylu adama döndü. “Geç kaldılar. Beş dakikaya gelmeleri lazım. Otobüsle hemen gitmemiz gerekiyor yoksa bizi bulacaklar. Nerede kaldılar? Şunlara ulaşın!” Arada bakışlarımı kaçırıyordum. Yanındaki adam “Ya geç kaldıysa?” dedi. Kadın başını iki yana salladı. “Bahane yok. Şu an tehlikedeyiz. Beş dakikaya gelmezlerse gidiyoruz!” dedi. Yüzümü buruşturdum. Hepsi iğrençti. Tam o esnada iki kişi belirdi. Biri yaralıydı. Çok kan kaybettiği yüzünün halinden belliydi. Kadının bakışları, yanındaki adamın işaretiyle o yöne doğru kaydı. Yaralıyı görür görmez sinirle bağırdı. “Onu neden getirdin? Sen aptal mısın?” Ellerim yumruk oldu. İnsanlar onun için bir araçtı yoksa değerleri yoktu. “Yaralı olarak askerin eline geçebilirdi.” Kaşlarını çattı. “Öldürseydin o zaman! Aptal herif! Başımızı iyice belaya mı sokacaksın? Binbaşı Rauf’un elinden zor kaçtık! Sizin gibi aptalları neden benim yanıma verdiler ki?” diye bağırdı. O sırada, uzaktan bir motor sesi yükseldi. Derin nefes aldım. Doğan ve timi geliyordu. İçlerinden biri bağırdı. “Lanet olsun! Atmaca timi geliyor!” Kadın dişlerini sıktı. “Yüzbaşı Doğan… yine karşıma çıktı. Lanet olsun! Herkes otobüse binsin! Acilen gidiyoruz!” diye bağırdı. Hepsi otobüse binerken kadın silahını bize doğru doğrulttu. “Hareket edeni vururum! Sakın tek adım bile atmayın!” diye tehdit etti. Herkes korkarken ben hareketsizce onlara bakıyordum. Diğerleri panikle otobüse bindi. En son kadın bindi. Binerken rüzgârdan dolayı puşisi hafifçe açıldı. Gözüm ensesine kaydı. Keskin, oldukça kalın ama derin bir yara izi vardı. Eski ama profesyonelce açılmış gibi duruyordu. Kapı kapanmadan göz göze geldik. Gözleri kısıldı. Sanki beni belleğine kaydediyor gibiydi. Otobüs hareket etti. O kadar hızlı hareket etmişlerdi ki Doğan ve timi gelene kadar ortadan kaybolmuşlardı. İki zırhlı araç yanımıza durdu. Kamuflajlı askerler zırhlı araçlardan inerken en önlerinde Doğan vardı. Onu görünce elimi kalbime koydum. Telsiz sesi duyuldu. “Komutanım, Temas sağlanamadı. Şüpheliler otobüsle kaçmış. Alan temiz, takibe geçiyoruz!” Doğan konuşuyordu. “Anlaşıldı, Doğan. Otobüsün plaka bilgilerini bildir.” Doğan yanındaki bir askere başıyla işaret verdi. Şoförün kim olduğunu sordu. Doğan’ın gözleri ise kalabalığın içinde dolaşmaya başladı. Beni görünce derin nefes aldı. “Tuana!” deyip iki adımda yanıma geldi. Hiçbir şey söylemeden beni direkt göğsüne yasladı. Kollarını belime sardı. Ben de kollarımı ona sardım. Kalp atışlarını bile duyuyordum. Bir süre öyle kaldık. Sonra da çenemden tutup kaldırdı. Yüzüme inceledi. Yine birbirimize çok yakındık. “İyi misin?” diye sordu, endişeli bir sesle. “İyiyim.” Gözleri dudağımın kenarına kaydı. “Dudağının kenarına ne oldu?” Elini dudağımın kenarındaki yara koyunca yüzümü buruşturdum. Hemen elini oradan çekip hafifçe üfledi. O an kanın yanaklarıma pompalandığını hissettim. Doğan şu an ne yapıyordu? Bütün dengem anında bozulmuştu. Az önce korkmamıştım ama şimdi heyecandan titriyordum. “Çok acıyor mu?” “H-hayır.” diye kekeledim. Gözlerinden farklı bir ifade geçti. O da yaptığının yanlış olduğunu anlayıp benden birkaç adım geri çekildi ama hala çok yakındı. “Tuana, neden burada kalmaman gerektiğini anladın mı? Burası ölüm… Hala burada kalmakta ısrarcı mısın?” diye sordu. “Sana söylemiştim, buradaki insanların da eğitime hakkı var. Ölümden korkmuyorum. Burada olmalıyım gibi hissediyorum.” Doğan gözlerimin içine bakmaya devam etti. “Pişman olacaksın.” “Pişman olmayacağım çünkü sen beni korursun. Yoksa korumak istemiyor musun?” diye sordum. “Tuana, nedenin bu olmadığını çok iyi biliyorsun. Seni her koşulda korurum ama tehlikenin ne zaman geleceğini bilemeyiz. Neden bu kadar inat ediyorsun? Bir nedeni olmalı…” dediğinde gözlerinin içine bakmaya devam ettim. “Öğretmenim…” dediğimde inanmamış gibiydi. Burada olmamın tek nedeni Doğan değildi. Ben MİT’in özel olarak yetiştirdiği Turna kod adlı gizli ajanı Tuana Demiral’dim. Aklıma İstihbarat Daire Başkanı Turan Demirağ’ın söyledikleri geldi. “Neden bir öğretmen adayını ajan olarak istiyorsunuz?” “Tuana, senin gibi biri… Sadece kitap okumaz, insanı ve kâinatı okur. Gözlerine bakıp karşısındakinin içindeki çatlağı görür. Biz sadece kurşunla değil, düşünceyle savaşanlara da ihtiyaç duyuyoruz. Evet, sen öğretmen olacaksın ama senin sözlerin, bir timin roketinden daha isabetli olabilir. Öğretmen maskesiyle içlerine sızacaksın. Ama biz seni düşünce savaşçısı olarak eğiteceğiz.” Ve o günden sonra Turna doğmuştu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD