1. Bölüm
Tüm günü ameliyathanede birbirinden kritik ameliyatlar yaparak tamamlayan Rüzgar serviste yatan hastalarıyla da ilgilendikten sonra yorgunluktan ayakta duramayacak haldeydi.
İki hafta sonra Ayvalık'a annesini görmeye gidecekti, o yüzden de tüm işlerini halletmek istiyordu.
Rüzgar, üzerini değiştirip hastaneden çıkarken adımları her zamanki gibi kararlı ve sakindi. Ancak kapıda kendisini bekleyen adamı gördüğünde şakaklarındaki damarın hafifçe seğirdiğini hissetti. Uzun zamandır onu kendi özel hastane zincirine transfer etmek isteyen Haluk Bey'in asistanı yine karşısındaydı.
"Rüzgar Bey," dedi adam, hafif ve saygılı bir tebessümle. "Haluk Bey sizinle görüşmek için ilerideki restoranda sizi bekliyor. Biraz vaktiniz var mıydı?"
Rüzgar nefesini burnundan dışarı verdi. Emrivakilerden nefret ederdi. Bu ısrarlı takibe bugün son noktayı koymanın vakti gelmişti. Karşısındaki adama soğuk bir baş hareketiyle karşılık verdi.
"Peki. Az sonra oradayım."
Otoparka inip spor arabasına bindi. Motorun güçlü sesi otoparkta yankılanırken arabayı sürmeye başladı ve kısa süre sonra restoranın tam karşısına park etti. İçeri girdiğinde asistan onu karşılayıp Haluk'un masasına kadar eşlik etti.
Haluk, bu kez Rüzgar'ı ikna edebilmek için her türlü tavizi vermeye hazırdı. Zamanında babasını kurtarmak için tıp okuyan Rüzgar, şimdilerde herkesin peşinden koştuğu, dehasıyla nam salmış bir kardiyologdu. Defalarca yurt dışından astronomik teklifler almasına rağmen hepsini elinin tersiyle itmişti.
"Rüzgar Bey, hoş geldiniz," diyerek ayağa kalktı Haluk ve elini uzattı. Rüzgar kısa bir tokalaşmanın ardından sandalyeyi çekip oturdu. O sırada masaya yaklaşan garsonun uzattığı menüyü eliyle geri çevirdi.
"Bir şey almayacağım." Haluk daha söze girmeden Rüzgar netti. "Bu sizinle son görüşmem. Daha önce de söylediğim gibi teklifinizle ilgilenmiyorum."
"Daha bir teklifte bulunmadım bile Rüzgar Bey..."
"İlgilenmiyorum."
Haluk son kartını oynamak istercesine öne eğildi.
"Sizin gibi üstün yetenekli bir doktor devlet hastanesinde heba olmamalı. Yeteneğinizin farkında mısınız? Sizinle aynı dönemde okuyanlar daha uzmanlıklarını bile tamamlayamamışken siz kırk yıllık meslektaşlarınızı geride bırakıyorsunuz. Bizimle çalışırsanız alanınızda dünyanın en ünlü doktorlarından biri olabilirsiniz. Çalışma şartları, ücret, hastane seçimi... Ne istiyorsanız siz karar verin. Yeter ki 'evet' deyin."
Rüzgar kendinden emin bir tavırla koltuğunda geriye doğru yaslandı. Yüzünde en ufak bir etkilenme belirtisi yoktu.
"Hiçbiriyle ilgilenmiyorum. Ben ihtiyacı olan insanlara yardım etmek için doktor oldum, ünlü olmak için değil. Devlet hastanesinde çalışmayı dünyanın en lüks hastanelerine tercih ederim çünkü benim amacım hayat kurtarmak." Bakışları keskinleşti, ses tonundaki otorite masadaki havayı bir anda değiştirdi. Elini kaldırıp bileğindeki saati işaret etti.
"Hiçbir zaman paraya ihtiyacı olan biri olmadım. Kolumdaki saat yirmi iki milyon dolar. Kapının önündeki araba sekiz milyon dolar ve garajımdaki en ucuz araba o. Dedemin bana bıraktığı servetle bütün hastane zincirinizi satın alır, dönüp yüzüne bile bakmam. Ben Galip Yılmaz'ın oğluyum... Başka bir şey dememe gerek var mı?"
Haluk'un yüzündeki özgüven bir anda eridi, parmaklarını huzursuzca birbirine kenetledi.
"Afiyet olsun," dedi Rüzgar. Güneş gözlüğünü takarak masadan kalktı ve restorandan çıktı.
.....
Rüzgar, anahtarı kilitte çevirirken omuzlarındaki yükün fiziki bir ağırlığa dönüştüğünü hissediyordu. Günün bütün yorgunluğu, kemiklerine kadar işlemişti resmen. Ayakkabılarını güçlükle çıkarıp koridora adım attığında, evden yükselen o tanıdık, sakin sessizliği bulmayı umuyordu. Ancak mutfak tarafından gelen hafif kap kacak tıkırtıları ve neşeli bir mırıltı, planlarını bozdu.
Adımlarını o tarafa yönlendirdi. Mutfak kapısının eşiğine dayandığında, tezgahın önünde hummalı bir çalışmaya girişmiş olan kız kardeşi Mavi'yi gördü. Saçları tepesinde alelacele toplanmış, üzerine geçirdiği abisinin geniş tişörtüyle bir sağa bir sola koşturuyordu. Onlar baba bir anne ayrı kardeşlerdi.
"Mavi?" dedi Rüzgar, sesindeki belirgin tereddütü gizleyemeyerek.
Mavi, ismini duymasıyla elindeki tahta kaşıkla birlikte hızla arkasını döndü. Yüzüne yayılan o kocaman, muzip gülümsemeyle "Abim!" diye şakıdı.
"Ne yapıyorsun sen?"
"Sana yemek yapıyorum tabii ki!"
Mavi, cevabı verir vermez tezgahın üzerinde hazır bekleyen tabağa yöneldi. Tencereden doldurduğu yemeği, daha önceden özenle ve biraz da aceleyle hazırladığı masanın ortasına yerleştirdi. "Hadi gel, çabuk! Kendi ellerimle yaptım, sıcak sıcak ye."
Rüzgar, adımlarını isteksizce masaya doğru attı. Tabağa yaklaştıkça yüzünün mimikleri birer birer çekildi, yerini derin bir şüpheye bıraktı. Mavi, onun bu tereddütlü halini fark edince hiç vakit kaybetmeden koluna yapıştı ve abisini hafifçe çekiştirerek sandalyeye oturttu. Rüzgar, önündeki tabağa tekrar baktı. Ne idüğü belirsiz, renkli sebzelerin birbirine girdiği, sosla harmanlanmış ama daha çok bir bulamacı andıran şeye gözlerini dikti.
"Anlaşıldı," dedi Rüzgar, başını yavaşça sallayarak. "Sen beni zehirlemeye karar vermişsin."
Mavi anında dudaklarını büküp gözlerini devirdi. Yüzüne yerleştirdiği o alıngan ifadeyle karşıdaki sandalyeyi çekip oturdu.
"Aşk olsun abi ya! Gerçekten aşk olsun! Ben burada saatlerimi harcayayım, senin için özel bir İtalyan tarifi çıkarayım, sen gel bana zehirle de! Hiç kıymet bilmiyorsun."
Rüzgar, bu sitem dolu sahneyi yıllardır izliyordu. Mavi'nin durduk yere mutfağa girip ona yemek hazırlaması, hayatın olağan akışına aykırıydı. Eğer Mavi mutfaktaysa ve hürmette sınır tanımıyorsa, arkasından gelecek talebin boyutu da bir o kadar büyük oluyordu.
"Uzatma da dökül bakalım," dedi Rüzgar, kollarını göğsünde birleştirerek. "Hadi söyle, ne istiyorsun?"
Mavi'nin sitemkar maskesi bir anda eriyip gitti. Yüzüne abartılı bir şirinlik takınıp, sandalyesini abisine doğru kaydırarak koluna sarıldı.
"Yaaaa! Nereden bildin bir şey isteyeceğimi?"
"On sekiz yıllık kardeşimi tanıyorum herhalde. Dökül, ne var?"
Mavi, tatlı tatlı gülümseyerek boğazını temizledi.
"Şimdi... Sen kaç güne Ayvalık'a gideceksin ya?"
"Ee?"
"Beni de götürürsün, değil mi?"
"Hayır."
"Abiii!.." Mavi, şirinlik safhası başarısız olunca hemen ikinci plana, yani duygu sömürüsüne geçti. Dudağını bir çocuk gibi dışarı büküp gözlerini kedi yavrusu gibi açtı. "Ama ben iki yıldır cezalıyım! Bütün haklarım elimden alındı, resmen İstanbul'a mahkum edildim. İnsan kardeşine bunu reva görür mü?"
Mavi'nin "ceza" dediği şey, iki yıl önce ehliyetsiz kullandığı arabayla kaza yapıp genç bir çocuğu yaralamasıyla başlamıştı. Babaları Galip karşı tarafın şikayetçi olmaması için yüklü miktarda tazminat ödemiş, kızının mahkeme koridorlarında sürünmesini engellemişti. Ancak bu sorumsuzluğun bir bedeli olmalıydı. Galip ile Zeynep, Mavi'nin üniversitesi bitene kadar neredeyse tüm özgürlük alanlarını kısıtlamış, gezme ve seyahat haklarını elinden almıştı.
"Hak ettiğin üzere cezalısın Mavi," dedi Rüzgar, gayet net bir ses tonuyla. "Kuralları ben koymadım."
"Ama sen söylersen izin verirler!"
Mavi, abisinin kolunu biraz daha sıktı. "Lütfen abi ya... Sen araya girersen 'tamam' derler. Bak daha üniversitenin bitmesine üç yıl var. Üç yıl! Ben evde tıkılıp kalacak mıyım? Sadece birkaç gün tatil yapayım, söz dönüşte hiç sorun çıkarmayacağım. Lütfen, lütfen, lütfen! Gerçekten artık çok sıkıldım."
Rüzgar, kız kardeşinin bu çaresiz ama bir o kadar da sevimli ısrarı karşısında daha fazla sert kalamadı. Derin bir nefes verip gülümsedi.
"Tamam, başımın tatlı belası, tamam... Ama baştan söylüyorum; konuşurum ama izin vermezlerse tek bir kelime bile ısrar etmeyeceksin. Kabul mü?"
Mavi'nin gözleri anında parladı.
"Sen abilerin en güzelisin!" diyerek Rüzgar'ın boynuna atıldı, yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. "Ben gidip hemen valizimi toplayayım!"
Işık hızıyla sandalyeden fırlayıp mutfaktan koşarak uzaklaşırken, Rüzgar arkasından gelip geçen fırtınayı izler gibi baktı. Kendi kendine hafifçe güldü.
"Bir de kalkmış yemek yapmış cadı..."
Masa üzerindeki o garip görünümlü tabağa son bir kez baktı, yemeye kesinlikle niyetinin olmadığını fark edip yerinden kalktı ve Mavi'nin arkasından bıraktığı neşeli kargaşayı ardında bırakarak odasına doğru yürümeye başladı.
.....
Rüzgar, gümüş gri arabasının kapısına yaslanmış Zeynep ile sohbet ediyordu. Sabahın erken saatleri olmasına rağmen güneş kendini hissettirmeye başlamıştı. Tam o sırada Mavi, Erva ve Masal, ellerindeki irili ufaklı valizler ve omuzlarındaki çantalarla adeta bir kasırga gibi dışarı fırladılar.
Üçünün kahkahaları adeta bahçeyi doldurdu. Hiç vakit kaybetmeden üçü, el birliğiyle yüklerini Rüzgar'ın arabasının bagajına yerleştirmeye koyuldu. Bagaj kapağını tam bir ekip çalışmasıyla kapattıktan sonra Mavi, muzip bir edayla abisine doğru adımladı. Parmak uçlarında hafifçe yükselip Rüzgar'ın yanağına kocaman öptü.
"Artık gidebiliriz!" dedi, gözlerini süzüp yüzüne en masum ifadesini yerleştirerek. Zeynep kızının o yağ çeken tavırlarına dayanamayıp güldü.
Son dakika emrivakisiyle diğer kızları da plana dahil ettiği için şimdi şirinlik yaparak abisinin gönlünü almaya çalışıyordu. Rüzgar gözlerini devirirken, üç genç kız kıkırdayarak arka arkaya arabaya doluştu. İçeriden yükselen şen şakrak sohbet sesi şimdiden arabayı ve Rüzgar'n sabrının sınırını doldurmuştu.
Rüzgar, direksiyon tarafına geçmeden önce açık pencereden içeriye, kardeşine ters bir bakış attı.
"Sen tek başına bela olmaya yetmiyordun, bunları da peşine taktın," dedi, takılmadan edemeyerek.
Mavi, abisinin bu sözlerine dudaklarını büküp 'aşk olsun' der gibi baktı. Arka koltuktan başını öne doğru uzatan Erva hemen söze atıldı.
"Aşk olsun Rüzgar Abi, bela mı oluyoruz yani biz sana?"
Rüzgar hiç istifini bozmadan, oldukça ciddiyetle yanıtladı.
"Evet!"
O sırada yan taraftan Masal öne doğru atıldı, yüzünde o muzip ve canlı gülümsemesiyle konuştu.
"İster kaza de ister bela, biz de geliyoruz!"
Kızların neşeli kahkahası bir anda arabayı kaplarken, Rüzgar da daha fazla dayanamayıp hafifçe gülmeye başladı. Mavi, abisinin yumuşayan tavrını fırsat bilip hemen ortamı yatıştırma hamlesine girişti.
"Abi abartma istersen ya! Vallahi sessiz sessiz otururuz, bizim burada olduğumuzu bile unutacaksın."
"Eminim öyle olacaktır!" Rüzgar, söylediklerinin tek bir kelimesine bile inanmadığını belli eden ama keyifli bir ifadeyle sürücü koltuğuna geçti ve emniyet kemerini taktı.
Arabanın yanında bekleyen Zeynep, yüzündeki sıcak ve annecil gülümsemeyle pencereye yaklaştı.
"Abinize zorluk çıkarmayın, anlaşıldı mı kızlar?"
Mavi bıkkınlıkla gözlerini devirdi.
"Tamam anne ya, kaç kere daha söyleyeceksin bunu?"
Zeynep, Rüzgar'a dönerek gülümsedi.
"Dikkatli sür. " dedi.
Rüzgar, Zeynep'in endişeli uyarısına hafifçe başını sallayarak karşılık verdi.
"Merak etme, Allah'a ısmarladık."
"Güle güle. "
Araba bahçeden süzülüp gözden kaybolduktan az sonra, bir süredir hummalı bir şekilde düğün hazırlıkları yapan Utku'nun arabası bahçe kapısından içeri girdi. Utku Galip'in bir zamanlar nişanlı olduğu kadından doğan ilk çocuğuydu, Rüzgar'ın abisiydi. Zeynep eve girmek üzereyken durdu ve Utku'yu beklemeye başladı. Arabadan inen Utku, adımlarını babasının eşi Zeynep'e doğru yöneltti.
"Hoş geldin Utku," dedi Zeynep.
"Hoş buldum. Çıktı mı bizim çete?"
"Evet, senden az önce çıktılar."
Utku, yola çıkan ekibi ve Rüzgar'ın çekebileceği çileyi gözünün önüne getirince kendini tutamayıp bıyık altından güldü.
"Allah Rüzgar'ın yardımcısı olsun valla, işi zor."
Zeynep de bu içten temenniye kahkahayla katıldı.
"Amin, amin! Gel içeri geçelim." İkisi yan yana eve doğru yürümeye başlarken Zeynep sordu
"Düğün hazırlıkları ne durumda, var mı benim yapabileceğim bir şey?"
"Annem hallediyor çoğunu, bir şey lazım olursa söylerim. " dedi Utku. Sonra biraz duraksayıp ekledi. "Babam nasıl oldu?"
"Daha iyi çok şükür, sadece biraz halsizliği var o kadar. Birkaç güne toparlar tamamen."
"İyi. Çok şükür! "
.....
MASAL...
Mavi'nin ısrarıyla Erva ile birlikte üçümüz Rüzgar Abi'nin başına bela olacaktık. Çünkü Ayvalık'a gidiyor bizde onun peşine takılıp gideceğiz. Alya, Arya ve Aysa sabırsızlıkla bizi bekliyorlar. Alya, Arya ve Aysa üçüzler, dış görünüşleri dışında hiçbir huyları birbirine benzemiyor. Üçü Rüzgar Abi'nin kız kardeşleri anne tarafından. Ha birde onlardan küçük Ali var! Henüz on yaşında ama şimdiden hız tutkunu, motorsiklet yarışçısı küçük yaşına rağmen. Geleceğin en büyük yarışçılarından olacağına şüphe yok.
Babamın kuzeni olan Galip Amca'm ilk evliliğini Eylül Teyze'le yapmış, daha sonraları bir yanış anlaşılma yüzden boşanmışlar. Eylül Teyze daha sonraları malulen emekli olmuş eski bir asker olan Sancak Amca ile evlendi. Onunda kendisi gibi asker olup şehit olmuş ilk eşinden Rüzgar Abi yaşlarında bir oğlu var, Buğra Abi. Ailelerinde üçüz çocuk genetik ve onunda bir kızı, üçüz erkek çocukları var. Şimdilerde Ankara'daydı sanırım doktor eşiyle beraber, onlarda Eylül Teyze'nin doğum günü sebebiyle geleceklermiş kaç güne Ayvalık'a. Galip Amca'm ise daha sonra Zeynep Yenge'mle evlenmiş, onların da üç çocuğu var, hem kuzenim hem dostum olan yaşıtım Mavi ve ondan küçük Toprak ile Eren.
Çok ısrar etmeme gerek kalmadan sağ olsun annem ile babam bana kıyamadıkları için hemen izin vermişlerdi.
Topladığım valizimle hazırdım. Annemin verdiği paranın yanında sağ olsun babamdan da bol sıfırlı bir meblağ almıştım. Şimdi tatil zamanı!
Mavi'nin yaptığı kazadan sonra amcam ona ağır cezalar kesti. Günlük ihtiyacı dışında tüm kartlarına el koydu, tüm sosyal aktivitelerini kısıtladı. O cezalardan biri de üniversiteden mezun olana kadar tatil vb aktiviteler de yasaktı. Amcam şu sıralar biraz rahatsızdı Mavi'yle uğraşacak durumda değildi o yüzden de Mavi, Rüzgar Abi'yi araya sokarak izin almıştı.
Duygu Teyze'm az sonra Erva'yı getirecekti. Erva teyzeden kuzenim ben, o ve Mavi sadece akrabalık bağlarıyla değil derin bir dostlukla birbirimize bağlıyız diyebiliriz. Galip Amca'mlarla yan yana yaşıyoruz aynı bahçenin içinde İstanbul'un betona boğulmuş koşturmacasından sıyrılıp denizin tuzlu kokusuna ulaştığınız o nadir köşelerden birinde bizim evimiz; daha doğrusu evlerimiz. Boğaz'ın kıyısında, aynı geniş arazinin içine kurulmuş, dışarıdan bakanların tek bir saray sandığı o ikiz yalılarda...
Zaten iki yalıyı ayıran ne bir tel örgü ne de aşılmaz engeller vardı, sadece iki ailenin ortak kullandığı, begonvillerle süslenmiş kocaman bir bahçe...
Böyle bir düzende büyümek, hayatın boyunca kalabalık bir aileyle nefes almak demekti. Sabahları hangi mutfaktan taze ekmek kokusu geliyorsa kahvaltıda o masaya oturulur, akşamüstleri o devasa bahçede hep birlikte kahveler içilirdi. Biz çocukken bu ikiz yalılar bizim için uçsuz bucaksız bir macera alanından ibaretti. Koridorlarında saklambaç oynadığımız, her yerinde çocukluğumuzun başka bir anısıyla dolu.
Telefonuma gelen mesajla valizimi alarak odamdan çıktım teyzem az sonra kapıda olacaktı ve yola çıkmamıza da az kalmıştı ki geç kalsam Mavi'nin gazabına uğrarım.
Hemen çalışma odasına koşup babamla vedalaştım alelacele. Ben odadan koşturarak çıkarken arkamdan gülüyordu.
Aşağı indiğimde annem dergi karıştırırken küçük ablam Ebru hemen dibinde heyecanlı bir şeyler anlatıyordu. Ebru Abla'm anneme aşırı düşkündür, her anını annemle geçirmeye bayılır. Büyük ablam Lale ise sabah sporu yapıyordu. Tek bir gün bile atlamaz sporunu, sağlıklı yaşama biraz takıntılıdır kendisi.
"Hadi gel bir şeyler ye çıkmadan. " Annemin söylediğiyle birlikte hizmetçilerin hâlâ eksiklerini tamamlamaya çalıştığı kahvaltı sofrasına baktım.
"Hiç yiyesim yok anneciğim." Yanına gittiğim anneme sarılıp öptüm.
"Peki. Çok eğlen ama fazla dağıtma, anlaştık mı? "
"Merak etme anneciğim. " ablalarımla da hızlı bir vedalaşmanın ardından kendimi sabırsızlıkla dışarı attım. Ve teyzemin arabası bahçedeydi bile. Arabadan inen Erva ile birlikte çocuksu bir abartılı selamlaşmayla sevincimizi belli ettik. Teyzem ikimize gülerek bakarken Erva'nın valizini arabasının bagajından çıkardı.
"Allah Rüzgar'a kolaylık versin! " Diye söylendi valizi bırakırken. İkimiz kıkırdayarak ona bakarken ikimizi uyarır gibi hafif çattı kaşlarını. "Eylül'e çok selam söyleyin, kimseye de sorun sıkıntı çıkarmayın; ayrıca dikkatli olun! " Erva koşarak annesine sıkıca sarıldı.
"Merak etme sen annelerin en güzeli su gibi gidip su gibi geleceğiz! " Dedi. Duygu Teyze'm peki inanmayarak baktı ikimize.
"İnşaallah! " Dedi manidar bir şekilde. "Yolunuz açık olsun. "
Teyzem arabasına binerek giderken biz yine sevinçle birbirimize sarıldık. Hemen valizlerimizi alarak Galip Amcam'lara koşturduk az sonra Rüzgar Abi gelecekti ve yola çıkacaktık.
.....
Yol boyunca yer yer şarkı söyleyip yer yer kahkahalı sohbetlerimizle Rüzgar Abi'ye işkence etmiştik. Bir ara neredeyse bizi arabadan atacaktı ki biraz daha sabrını zorlasak yapardı.
Şimdi de Eylül Teyze'nin bir kuş sütü eksik sofrasının keyfini çıkarıyorduk. Kızlarla çok büyük planlarımız vardı ama önce yol yorgunluğunu üzerimizden atmamız gerekiyordu.
Yemekler o kadar güzeldi ki insan ne yiyeceğini şaşırıyordu. Aylardır oğlunu görememiş Eylül Teyze oğlunun sevdiği hemen hemen tüm yemekleri yapmıştı. Yemek yemeyi fazlaca seven ben için şu birkaç gün tabiri caizse efsane geçecek gibi görünüyor.
Yemekten sonra kızlarla toparlanıp Eylül Teyze'nin restoranının üzerindeki eve gitmeye karar verdik. Hepimiz hazırlanırken Aysa başörtüsünü bağladı. Kesinlikle çok yakışıyordu ona başörtüsü.
Mavi,
"Çok tatlı oldun! " Diyerek hayranlıkla bakarken Aysa naif gülümsemesiyle teşekkür etti. Aysa'nın kapalı haline tezat Alya şort ve askılı büstiyerle hazırdı. Arya ise daha usturuplu giyiniyordu.
Arya, Alya'ya dönerek elindeki ince trençkotu uzattı.
"Abim evdeyken böyle dışarı çıkmana izin vereceğini düşünmüyorsun herhalde. " Dedi. Alya nefesini üfleyerek aldığı trençkotu memnuniyetsiz bir şekilde üzerine geçirdi. Rüzgar Abi'nin bu konuda çok katı olduğunu hepimiz biliyorduk zaten. Bu konuda bizim ailenin hemen hemen tüm erkekleri böyleydi.
Alya, üzerindeki trençkotun düğmelerini söylenerek iliklerken Mavi ile Erva arkada sessizce kıkırdıyordu. Rüzgar Abi'nin korumacı ve sınırları net tavrı hepimizin iyi bildiği bir gerçekti. Konu kardeşleri ve ailesi olduğunda o mesafeli duruşunun arkasında tam bir koruyucu kalkan belirirdi.
"Adam ameliyathanede neyse evde de o," diye söylendi Alya. "Röntgen cihazı gibi, üzerindekini milim milim inceleyecek illa! "
Kendi kendime gülümsedim. Erva ve Mavi ile yıllardır süren dostluğumuzda bu tarz sahneleri defalarca yaşamıştık. Rüzgar Abi'nin bu kıskançlığı okullarda ders olarak okutulacak kadar keskindi.
Eylül Teyze'nin evindeki muazzam akşam yemeğinden sonra, restoranının üstündeki denize sıfır evine geldiğimizde ev, buram buram ahşap ve deniz kokuyordu. Üçüzler Aysa, Alya ve Arya önden cıvıl cıvıl konuşarak içeri geçerken biz de peşlerinden süzüldük. Aysa'nın su gibi duru güzelliği, Alya'nın asi ama trençkotun altına saklanmış tarzı ve Arya'nın mantıklı halleri ortama harika bir renk katıyordu.