Bölüm müziği:
Jung Se Rin - Enemy of Truth
♦️♦️♦️
Genç adam temkinli adımlarla uzun koridorda yürümeye devam ediyordu. Gözlerini kısmış bir halde her yanından geçtiği kapıdan yavaşça içeriye bakıyordu. İlk içeriye baktığı kapıda birkaç erkeğin çıplak kadın portre çizimlerini yapmakta olduğunu görmüştü. Sözde kendilerini sanata adamış olan uçuk zihniyete sahip aristokratlardan bazılarıydı. Onlardan hiç haz etmiyordu genç adam. Düşmüş Melekler'e gelen her konuk kendi ilgi alanına uygun bir yer bulabiliyordu. Bundan bazıları da sapkın çizimlerini rahatça yapabilen ve kendileri gibi sapık adamlara yeteneklerini sergileyebilen aristokratlardı.
Genç adam kaşlarını daha da çattı. Odadaki adamların yüzlerini hafif aralık olan kapı sayesinde iyice inceledi. Tanıdık simalardı. Biri büyük bir portrenin önünde çizim yapmaktaydı. Onun yanında başka bir adamda elindeki kalın kahve rengi purosunu ağzına götürerek dişlerinin arasına aldı, sonrada portre çizmekte olan adamın elindeki fırçayı alarak hatalarını göstermeye başladı.
Genç adam portresini yapmakta oldukları kadına taraf baktı. Kadın, uzun ayaklı bir sandalyenin üzerinde siyah saçlarını tepeden toplamış, başını yukarıya çevirmiş, beyaz bir çarşafla çıplak vücudunun yarısını kapatmış bir halde poz veriyordu. Göğüslerinden biri de açıkta duruyordu.
Albert yüzünü ekşitmişti. Aradığı adamın burada olmadığı kesindi. Yürümeye devam etti. Diğer odanın aralık kapısından yavaşça içeriye baktı. Nedense kusmak istedi. Burada eşcinselliğini özgürce yaşayan başka kategoriden sapkın aristokratlar vardı. Aradığı adam kesinlikle eşcinsel değildi. Bundan emindi işte. Niye bu lanet yerde hiç normal insan yoktu ki zaten!
Albert tekrar homurdanarak yürümeye devam etti. İşte bu yüzden "Düşmüş Melekler" -den hoşlanmıyordu. Buraya "Düşmüş Melekler" değilde "Cehennemlik Pislikler" demeliydiler. Daha iyi yakışırdı bu isim. Leydi Valeria'yı alt katta bırakması doğru bir seçim olmuştu. İlk katında pek güzel olduğu söylenemezdi elbette ama neyseki orada sadece kumar, bahis oynanır ve içki içilirdi. Bütün pislikler ya 2.katta ya da 3.katta yapılırdı.
Albert ilerlemeye devam ediyordu. Devonshire markisi muhtemelen konumu gereği en iyi hizmet eden bölümlere geçmiş olmalıydı. Sorun şu ki adamı bulduktan sonra leydinin vermiş olduğu uyku ilacını nasıl içmesini sağlayacaktı. Bir markiyi tuzağa düşürmeye çalışan kötü kadın gibi hissetti bir an kendisi. Sanki adamı kendinden geçirip ertesi sabah yanında çıplak kalkarak "beni kirlettiniz! Benimle evlenmez zorundasınız!" diye adamı tuzağa düşürüyormuş gibi... Genç adam başını yavaşça iki yana salladı. Kirli zihniyetinin kurguladı kötü senaryolara kulak asmamalıydı. Bu işten zarar almadan hemen adamı uyutup leydinin yanına dönmeliydi. Aşağıda yalnız bırakmıştı kadını. Acele etmesi gerekiyordu.
Birkaç adım attığında önündeki bir odadan Natasha çıkmıştı.
"Oh! Şövalyem?" Genç kadının dolgun dudakları zarifçe yukarıya kıvrılmıştı.
Albert o an göz devirmek istedi nedense. Kadın muhtemelen eğlence için buraya geldiğini sanmış olmalıydı.
"Size nasıl yardımcı olabilirim?" dedi kadın Albert'e bakarken bir elini beline koymuştu. "Yeni kızlarımız var belki bilmek isterseniz."
Albert kaşlarını çattı. "Bu bilgiyi neden paylaştın bilmiyorum ve bilmekte istemiyorum Natasha." Sesi son derece ciddi çıkmıştı. "Ama bana yardım edersen sevinirim."
Natasha küçük bir kahkaha atmıştı. Albert'in yardım istediğini es geçerek "Sizinle eğlenmek gerçekten eğlenceli sevgili şövalyem. Bir gün bana evet diyeceksiniz ama," dedi. Natasha bir kaşını yukarıya küstahça kaldırmıştı. Kadınsı bir tonda alt dudağını ısırarak "Bir gün gelip benden elimdeki en iyi kızı isteyeceksiniz. Bu sadece an meselesi!" dedi.
Albert sıkıntıyla nefes alıp verdi. Kadın onu dinlemiyordu resmen. "Kızlarınla sana hayatınızda başarılar dilerim Natasha. Şimdi bana Devonshire markisinin nerede olduğunu söyler misin lütfen!"
"Devonshire'mi?" Natasha'nın gözleri kısılmıştı. "Markiyi neden arıyorsunuz?" Albert kaşlarını çatınca "Sakın bana arkadaşınızın intikamını almaya geldiğinizi söylemeyin! Son kavgadan sonraki hasarı zor toparladım!" dedi biraz sinirle.
"Hasting'in kimden dayak yediği umrumda değil," diye mırıldandı önce Albert. "Sorun çıkarmaya gelmedim. Sözüme itimat edebilirsin. Sadece markiyle konuşmam gereken özel bir konu var. Şimdi burada mı?"
Natasha şüpheyle birkaç saniye şövalyeye baktından sonra "Gelin benimle," diye koridorun sonundaki merdivenlere doğru ilerlemeye başladı. Üçüncü kata geldiklerinde büyük bir salona girdiler.
Albert gizlice etrafı inceledi. Burası Düşmüş Melekler'in en pahalı olduğu elit kısımdı. Ortamdaki mobilyalardan koltuklara kadar her şey en pahalısından modern ve ışıl ışıldı. Etraftaki üçlü şamdanların altın olduğu kesindi. Çok pahalı görünmekle bir yana göz kamaştırıcıydı. Albert belki kraliyet şövalyelerinin komutanı olabilirdi ama o bile kendi kazandığı parayla bu tür yerlerde zaman harcayamazdı.
Koyu kırmızı renkteki duvarları inceledi. Duvarların yarısı pahalı portrelerle süslenmişti. Gerçi neredeyse yarısı çıplak kadın portreleriydi. Burasının iç tasarımıyla ilgilenen iç mimarın sapık olduğu kesindi. Köşelerdeki siyah seramik kadın heykeller bile yarım çıplaktı. Salonun bir duvarı neredeyse komple içkilerle donatılmıştı. Duvarın önündeki meşe ağacından olan büyük uzun bir masa bar hizmetinde kullanılmaktaydı. Koca barda bir tane beyaz gömlek, siyah yelek kombiniyle son derece yakışıklı bir barmen çalışıyordu o kadar.
Ve bir tanede müşteri...
Aradığı insan.
"Neden kimse yok?" diye sordu Albert.
"Biri var," dedi Natasha çenesiyle barın karşısında oturan, onlara sırtı dönük olan adamı işaret ederek. "O bu geceyi kendisi için özel tuttu. Onun dışında kimseyi alamıyoruz."
"Zenginlik güzel şey."
"Ne demezsin!" Natasha iç çekmişti. Bardaki adama taraf baktı tekrar. "Ne derdi var anlamadım. Yanına kadında yaklaştırmadı. Bütün gece sadece içti. Ve içmeyede devam ediyor."
Albert ifadesiz bir yüzle "Dükalığı yönetmek kolay değil," dedi o kadar. "Yardımın için teşekkürler."
Natasha "Her zaman şövalyem. Unutmadan olay yok," diye onu tekrar uyardıktan sonra oradan ayrılmıştı.
Albert sessizce barda tek başına oturmakta olan adamı süzdü. Her halinden sıkıntılı olduğu aşikardı. Bir dirseğini masaya dayamış alnını karıştırıyor diğer eliylede kristal bardağının içerisinde içkisini bardakta hareket ettiriyordu.
Genç adam markinin derdini az çok tahmin edebiliyordu. Bu gün olan gizli kraliyet toplantısından haberdar olan sayılı insanlardan biriydi o. Kraliyet ailesinin korumalığını üstlenen şövalye birliğinin komutanı olduğundan bu günkü olan toplantıya özel korumalık göreviyle o da katılmıştı. Lord Herold'un niye neden içerlendiğini az çok tahmin ediyordu bu yüzden. Leş kargaları her tarafını sarmıştı. Sadece bir saniye bile gardını indirse ardında cesedi bile kalmayacak türden onu yiyip bitirebilirdiler.
Nedense markiye üzülmüştü. Bütün bunlar bir yana birde prensin onu potansiyel düşman olarak görmesi hiç iyi değildi.
"Orada ne zamana kadar dikilmeyi düşünüyorsun?"
Albert gözlerini kıstı. Ağır adımlarla bara doğru ilerledi. Uzun ayaklı taburelerden birini çekti ve yavaşça oturdu.
O sırada Benedict barmen çocuğa "Şövalyeye en kaliteli konyaktan," diye emir vermişti. Barmen genç hemen yeni bir şişe açmıştı. Lord şimdi şövalyeye taraf döndü. "Ee beni süzmen bitti mi bari?"
Albert önüne konan içkisinden bir yudum aldı. Lordun hafiften yanakları kızarmıştı. Gözlerinin içiyse bulanıktı. Saçları birbirine girmiş, gömleğinin yakası iyice açık, yeleğinin önünü ise hepten açmıştı. Saygın bir aristokrat değilde ayyaş bir sokak serserisi gibi görünüyordu. Lordun epey sarhoş olduğu açıktı. Ancak bu halde bile onu arkasından gözetleyen insanı hissetmişti. Lordu boşuna potansiyel tehdit olarak görmüyordu prens hazretleri. Benedict Herold gerçekten ciddiye alınması gereken tehlikeli bir adamdı.
"Nasılsınız Lordum?" diye sordu Albert son derece saygılı bir tonda.
Benedict'in bir kaşı havaya kalktı. İçkisini eline alarak "Sence?" dedi ve bardağındaki bütün içkiyi tek dikişte içti. "Nasıl görünüyorum şövalye? Sen söyle lütfen."
Albert bu fırsatı kullanmalıydı. Önündeki şişeye uzandı önce. "Mümkünse size ben ikram etmek isterim," dedi. "Ve doğrusu... Kabalığımı maruz görün ama baya yorgun ve... Bitmiş görünüyorsunuz." Benedict "Bitmiş..." diye sırıtarak mırıldandı.
"Hemde ne bitiş!" Boş bardağını masaya bıraktığında şövalye bardağını almıştı. O da dirseklerini masaya dayayarak yüzünü ovalamaya başlamıştı.
Albert o an içinden Tanrı'ya teşekkür etti. Her şey çok kolay ilerliyordu. Bardağı hemen almıştı. Dikkatli bir tavırla bardağa içki koyarken barmen gence taraf göz attı. Neyseki genç onlardan birkaç metre uzakta içki şişelerini parlatıyordu. Hemen küçük şişesini çıkardı.
"Seni o mu gönderdi?"
Albert anında şişeyi avucunun içinde saklamıştı. Bocalayarak "Efendim?" dedi. Yakalanmıştı! Lord onu kız kardeşinin gönderdiğini biliyordu! Lanet olsun! Sıçmıştı! Bütün işi yüzüne gözüne bulaştırmıştı.
Benedict oturduğu yerde gerindi. Boynunu yavaşça iki yana hareket ettirdiğinde boyun omurgasından kütletme sesi gelmişti. Bu ses nedense şövalyeyi daha da germişti. Sonunda Lord soğuk bakışlarını yavaşça şövalyeye döndürdüğünde Albert daha da tedirgin bir halde cevap bekledi. Birazdan ortamdaki hava yetmezliğinden nefessiz kalarak ölebilirdi.
"Prens," dedi Benedict soğuk istifini bozmadan. "Seni buraya o göndermediyse kim gönderdi?"
Albert'in kaşları yavaşça havaya kalkmıştı önce. Daha sonra rahat bir nefes aldı. Ucuz kurtulmuştu resmen! Tanrı'ya şükürler olsun ki Lord onu buraya prensin gönderdiğini sanmıştı. Prensin adamı olduğu doğruydu. Doğal olarak böyle düşünmesi daha mantıklı olurdu. Artı şu an ki prensle olan pozisyonunu da hesaba katarsak...böyle düşünmesi çok daha doğru olurdu.
Prens; elinden tahtı alabilecek güce sahip potansiyel taht varislerinden elbetteki nefret edecek ve her an tehdit etmek için adamlarını gönderebilirdi. Ya da suikast için... Bu sebepten ötürü böyle düşüneceğini niye bunu akıl edemedi ki! Gerçekten koca bir budalaydı! İyi tarafından bakalım diye düşündü sonrada şövalye. En azından Lord kız kardeşinin çevirdiği entrikalardan tamamen habersizdi.
"Beni buraya kimse göndermedi Lordum. Sizin gibi bende kafa dağıtmak için buraya gelmiştim..." dedi Albert.
"Ve?" Benedict şövalyenin cümlesini bitirmediğini anlamıştı. Cevap beklercesine ona bakıyordu. Albert
"Ve sizin burada olduğunuzu öğrendim," dedi geniş omuzlarını hafifçe silkerek. "Gelip bir selam vereyim dedim o kadar. Her şeyin ardından bir art niyet aramayın lütfen Lordum." Benedict kuru bir sesle yavaşça güldü.
"Hah! Bu pek kulağa inandırıcı gelmiyor Sör Albert."
"İnanın Lordum. Aslına bakarsanız tek nedenim bu değil," Albert sadece selam vermek için buraya geldiğini söylemeye devam ederse Lordun ona inanmayacağı anlamıştı. Diğer kozu kullanmaya karar verdi bu yüzden. Yoksa onu buraya gözetlemek için prensin gönderdiğini sanacaktı Lord o kadar. "Hasting düküyle yaşanan üzücü olayı bende duydum."
"Üzücü?" Benedict'in sesi alay karışımı küçümsemeyle çıkmıştı. Sonra aniden gülerek "Sakın bana onurlu bir şövalye gibi davranmak amacıyla dostun bildiğin adam için benden özür dilemeye geldiğini söyleme!" dedi.
Albert içinden bu ailedeki herkes mi böyle diye düşündü. Daha cümlesini tamamlayamadan karşı taraf onun yerine noktayı koyuyordu. Leydi Valeria'ya şaşmamak gerekiyordu. "Onun adına ben sizden özür dilerim," dedi Albert lordun tahminini duymamış gibi yaparak. "Hasting'in bu kadar ileri gittiğini sonradan öğrendim. O benim için kardeşten farksız o yüzden onun yaptığı bir yanlış benimde yanlışım."
"Siz ikiniz ciddi olamazsınız..." Benedict kendi kendine sessizce gülmüştü "O pisliğin ağzının payını çoktan verdim ben, bu yüzden o pislik adına benden özür dileme şövalye. Bir daha o kardeşim dediğin adam kardeşime yaklaşırsa da olacaklardan ben sorumlu değilim. Bu konuda kendisinide bizzat uyardım zaten!"
"Anlıyorum. Onun bir daha böyle bir harekette bulunacağını sanmıyorum." Koca bir yalandı bu söylediği. Philip'i biraz tanıyorsa kafasına Leydiyi baya takmıştı ve onu elde edene kadar durmayacaktı. "Bende onu uyaracağım. Dostum bildiğim adamın böyle şeyler yapması benide üzüyor."
Benedict kaşlarını çattı. Bir süre sessiz kaldıktan sonra konuyu değiştirerek "Bu günkü olaylardan sonra seni prensin beni uyarması için gönderdiğini sanmıştım," dedi. İşaret parmağı ve baş parmağının arasına aldığı burun kemerini sıkarak yavaşça ovamaya başladığında gözlerini kapatmıştı. Başı çatlamak üzereydi.
Albert bu fırsatı kullanarak hemen uyku ilacının olduğu şişenin ağzındaki mantarı çıkardı. Bardağın içerisindeki içkiye birkaç damla katmak isterken yanlışlıkla neredeyse şişenin yarısını boşaltmıştı. İçinden küfür sayarak hemen şişeyi sakladı. "Ben bir şövalyeyim Lordum," dedi bardağı masanın üzerinden yavaşça kaydırarak Lorda uzatırken. "Benim görevim kraliyet ailesinin korumak. Olası tehlike durumunda tehlikeyi imha ederek güvenliklerini sağlamak. Onun dışında benim kraliyet kararlarıyla yakından uzaktan ilgim alakam yok Lordum."
Benedict sarımsı kehribar rengi gözlerini yavaşça açtı. Önünde duran dolu bardağa baktı. "Bazen kaçıp gitmek istiyorum," dedi sonunda kısık ses tonuyla. Sesi çok yavaş çıkmıştı ancak yanında oturan adam gayet net bir şekilde duyabilmişti. "Her şeyi ardımda bırakmak... Hatta yok olmak istiyorum. Hiç var olmamış gibi..."
Albert bunu duymayı beklemiyordu. Biraz şaşırsada ciddi pozisyonundan dem vermeyerek "Anlıyorum," diyebildi o kadar.
"Anlıyor musun?" Benedict alayla gülümsemişti. "Artık önüme konan bir bardak sudan bile şüphe eder oldum..." yavaşça başını şövalyeye çevirerek "Ya içinde zehir varsa, ya beni öldürmeye çalışıyorsalar diye düşünmekten neredeyse aklımı kaçırmak üzereyim ve sen bana beni anladığını mı söylüyorsun şövalye?" dedi.
Albert nedense gözlerini kaçırmıştı. Lanet olsun! Kendisini koca bir pislik gibi hissetti birden. Şu an o bile Lordun içkisine bir şey katmıştı. Her ne kadar bu zehir olmasa da yinede bir şey katmıştı işte! Ve bunu kaşla göz arası yapmıştı! Adamın halini şimdi az çok anlayabiliyordu. Prens ve onun taraftarı olan müttefikler her an Lorda suikast girişiminde bulunabilirdiler. Prens Rhysand'ın ne kadar korkutucu bir kişilik olabileceğini Albert bizzat yakından biliyordu. Taht oyunları insanın aklını alırdı.
"Cahillik ettim Lordum. Kusura bakmayın," dedi sonunda Albert. "Sizin için zor bir durum olmalı."
Benedict dışa doğru sesli bir nefes verdi. Eline bardağını aldı yavaşça. "Boş ver," dedi ifadesiz bir tonda bardağından bir yudum aldığında. Sonra tekrar duygusuz bir şekilde gülerek "Sence kral olmalı mıyım Sör Albert?" diye sordu alayla.
"Ben... Bilmiyorum." Şövalye afallayarak ne cevap vereceğine karar verememişti. "Benim eğitimim kılıçla, okla sınırlı lordum. Siyasetle aram hiç iyi olmadı."
Benedict başını iki yana salladı. "Sana siyasi bir soru sormadım şövalye. Sana kral olmalı mıyım diye sordum sadece."
"Bu sorunun cevabını ben bilemem Lordum..." Albert birkaç saniye Lord ile bakıştıktan sonra gerilerek "Tahta kimin oturduğunun önemi yok benim için... Sadece halk için merhametli iyi bir kral olsun yeter," diye cevap verdi.
"Demek öyle..." Benedict içkisinden bir yudum daha almıştı. "O zaman ben kral olursam beni de canın pahasına korursun."
Albert konuşma seyirine pek anlam veremesede sadece başını sallamakla yetindi. Lordun kral olmakla katiyen ilgilenmediğini sanıyordu. Şimdi fikrini mi değiştirmişti? Bu ailenin insanlarına anlam veremiyordu. Ki daha Leydi Valeria'nın büyücü olduğunu düşünmek bile onu iliklerine kadar ürkütüyorken birde tahta büyücü kanı taşıyan birinin geçtiğini düşünmek... Akıl alır şey değildi.
Eğer Herold ailesi büyücülerin kanını taşıyorsa onlar aristokratlar arasında kimliğini saklayabilmiş eski kraliyet büyücülerinin soyundan gelen aristokratlar oluyordu. Sadece anlam veremediği nokta Wyndham dükü bunu nasıl saklayabildi? Nasıl bu imkansızı başarabildi? Aile zaten bir dükalık soyundan geldiği için herkes tarafından bilinirken bir de büyücü olmaları kesinlikle bilinirdi. Büyü yapmak yirmi beş senedir yasaktı ülke sınırında. Aradan daha yüz yıl geçmemişken bu zamana kadar katledilen büyücülerin haddi sınırı yoktu. Ülkede büyücüler tamamen yok edilmişti. Geriye kalanlar olsa bile çok azdı ve korkularından büyü hiç yapamıyorlar ve böylece geriye kalan son büyücülerde yok olup gidiyordu. Ki geriye kalanlarda zaten ya sıradan halktan ya da hiç bir ünvanı olmayan fakir aristokratlar olmalıydı. Ünlü simaya sahip büyücü aileler kralın tahta geçtiği ilk sene yok edilmişti. Artı büyücü kanıyla doğsan bile büyüleri öğrenmedikçe asla bir şey yapamazdın.
Peki Leydi Valeria nasıl büyü yapmayı öğrenebilmişti? Büyü kitapları bile ülkede yasaktı. Hepsi ya yakılmıştı ya yok edilmişti. Ve en önemli soru Lord Benedict Arthur Herold'da büyü yapabiliyor muydu?
Büyücü kanından gelen bir insan bile olsan büyü yapamayabilirdin. Bu birazda yetenek işiydi. Albert bu konu hakkında pek bilgi sahibi değildi ama babasının anlattığına göre büyücüler bedenlerinde büyü çekirdekleriyle doğuyordu. Orada bulunan büyü enerjisi sayesinde büyü yapabiliyordular. Ve bu enerji bazı büyücülerde çok az olduğundan büyü yapamıyordular. Ancak yinede büyücü kanı taşıdıklarından onlardan doğacak çocukların güçlü büyücü olabilme ihtimali vardı. Karmaşık bir durumda.
Eğer Lord Benedict Herold (büyü yapabilsin ya da yapabilmesin fark etmez) bir büyücü soyundan geliyorsa ve tahta geçerse... Kraliyet kanıyla büyücü kanı birleşirdi.
Buna göz yumamazdı Albert.
Bu riski göze alamazdı. Büyücüler ülkede yasak olmasa bile kurallar gereği kraliyet soyunda büyücü kanı olmaması gerekiyordu. Safkan bir soylu olması gerekiyordu o kadar. Eğer Lord Herold tahta geçmezse onun ailesinin büyücü olduğu gerçeğini mezara kadar saklardı Albert. Fakat... Eğer tahta geçmek isterse... O zaman başka çaresi yoktu. Gerçekleri söylemek zorunda kalabilirdi. Her ne kadar kendi hayatını kurtaran insana hainlik yapıyorsa bile... Ülkesi için... Kraliyet ailesi için bunu yapmak zorundaydı. Onun görevi kraliyet ailesini, kraliyet kanını korumaktı. Atalarından ona kalmış tek kutsal mirastı bu.
Benedict bir anda gülerek "Kral olmak gibi bir niyetim yok şövalye," dedi. Sanki Albert'in ciddi yüz ifadesinden gerginliğini anlamış bu yüzden onu rahatlatmak için konuşmuştu. "Aklın karışmasın. Sadece alay ediyordum rahatla biraz. Yüz ifaden bütün duygularını dışa vuruyor. Sevgili prensinin altındaki tahtta gözüm yok. O koca metal parçasının rahat olmadığına dair bütün servetim adına bahse girebilirim."
Albert öksürmüştü. "Kusura bakmayın."
Benedict içinde birkaç yudum kalan kristal bardağını şövalyenin kristal bardağıyla tokuşturarak "O zaman gelicekteki krala!" dedi ve bir dikişte bütün içkisini bitirdi.
Albert "Şerefe..." diyebildi yavaşça. Daha sonra mantıklı konuşma yapılamamıştı. Çünkü ilaç birkaç dakika sonra etkisini göstermeye başlamıştı. Lord sürekli taburesinin üzerinde dönüyor ve anlam veremediği şeyler geveliyordu. İlaç o kadar etkiliydiki adamın dili bile ağırlaşmıştı. Anlayabildiği tek cümle "Ailemden uzak durun," sözcükleri olmuştu ve bu şövalyenin nedense kalbine dokunmuştu.
Albert hemen adamın bir kolunu omzuna attı. Barmen gence Natasha'yı çağırmasını istedi. Genç kadın geldiğinde 3.kattaki özel odalardan birine geçtiler. Lordu yatağa yerleştirdikten sonra Natasha'yı iyice temkinlemişti. Yarın sabah uyanana kadar kimse lordun odasına adım dahi atmayacaktı. Özellikle yeni işe aldığı genç kızlar. Ekstradan para ödeyerek odanın kapısını kilitletmişti. Böylece işini garantiye almıştı Albert.
Şövalye büyük bir nefes alıp verdi birinci kata indiğinde. İşini başarıyla tamamlamıştı. Şimdi Leydiyi evine götürebilirdi...
"Kahretsin!"
Albert leydinin olması gereken masaya bakıyordu. Masa boştu. Koşar adım oraya gitti. Endişeden etrafına bakmamıştı bile. Leydinin dışarıya çıktığını düşündü bir ara. Etrafına bakındığındaysa barın orada kapüşonlu birinin olduğunu fark etti. "Başımın belası!" diye homurdanarak oraya ilerlemeye başladı genç adam.
Albert genç kadına yaklaşır yaklaşmaz "Leydim! İyisiniz! Sonunda sizi buldum! Bir an masada göremeyince... Neredeyse aklımı kaçıracaktım," diye sadece onun duyabileceği şekilde konuştu. İçinden Tanrı'ya şükürler olsun diyordu. Genç bir leydi için böyle bir yer fazlasıyla tehlikeliydi.
"Ben iyiyim Sör Albert. Sizi endişelendirdiğim için üzgünüm. Sadece," Leydi Valeria konuşurken duraksamıştı. Bakışları yanındaki adamlara kaydığında şövalyede o tarafa bakmıştı. "Sadece beklenmedik birisiyle karşılaştım o kadar." diye cümlesini tamamladı.
"Yakalandınız," diye düzeltmede bulundu adamlardan biri. "Ve "beklenmedik birisi" değilde nişanlınız Leydim."
Albert kaşlarını çatmıştı. Gerilmiş vaziyette "Lord Clark," diye baş selamı verdi. Cam mavisi gözlerini hafif kısarak ona gülümseyerek bakmakta olan adama döndürmüştü. Karşısındaki adamdan hoşlanmasa bile statüsü açısından ondan çok alt seviyedeydi. Bu yüzden ona saygı göstermek zorundaydı. "Sizinle bu gece karşılaşmayı hiç beklemiyordum."
Josef yüzündeki soğuk gülümsemesiyle şövalyeye taraf dönmüştü. Bir bacağını diğerinin üzerine atarak "Oysa ben bütün gece sizi bekledim şövalyem," dedi sahte kibarlığıyla. "Beni çok beklettiniz doğrusu."
Albert kaşlarını çatmıştı. Lanet herif demek her şeyden haberdardı. Buna şaşmamak gerekirdi. Bu kurnaz heriften boşuna tiksinmiyordu. Prensin düşmanlar listesinde ilk onun ismi yazılıydı. "Beklettiğim için affedin o zaman!" dedi dişlerinin arasından. "Emin olun bir daha böyle bir hatanın olmasına asla izin vermeyeceğim!"
"Umarım şövalye. Umarım izin vermezsiniz."
Daha sonraki gergin konuşmadan sonra Leydi Valeria ve Lord Clark kumarhaneden ayrılmıştılar. Albert her ne kadar Leydiyi yalnız bırakmak istemesede nişanlısı yanındayken o bir şey yapamamıştı. Genç şövalye öfkeli bir halde tekrar içmek için bara geçti. Dmitriy'e yönelik "En sert ne varsa ondan," dedi.
Dmitriy kalın bilekli kollarını masaya dayamış bir halde şövalyeye bakıyordu. "Ciddi misiniz?" diye sordu. Albert anlam veremeyerek adama baktığında "O leydiye olan bakışlarınızı anlayabilecek kadar uzun yaşadım!" dedi.
Albert sesli bir nefes verdi. Şu an boşboğaz Dmitriy'i dinleyemezdi. "Seninle gevezelik yapacak durumda değilim Dmitriy lütfen içkimi koy," dedi.
Dmitriy bir kaşı havada şövalyenin içkisini hazırlarken "Siz adamlara bence kara büyü yaptılar," dedi.
"İyi bir tahmin," dedi yavaşça Albert. İç cebinden beyaz bir mendil çıkardı yavaşça. Üzerindeli işlemeli isme bakarken son sözlerini mırıldandı. "O zaman bu kara büyüyü bozabilirim."
♦️♦️♦️
Büyük cam pencerenin önündeki masanın üzerinde oturmakta olan genç adam durmadan bir melodi mırıldanıyordu. Ara sıra büyük pencereden gecenin dolunayla süslediği karanlık gökyüzüne bakarak "Ne güzel bir gece!" diye mırıldanıyordu. Sonra yavaşça başını odada kollarını arkada birleştirmiş onun emrini bekleyen yardımcısına çevirerek "Değil mi Daniel?" diye sordu.
"Evet Lordum."
Daniel her zamanki gibi kısa ve net cevap vermişti. Genç adam sesli nir nefes verdi dışa doğru.
"Danielllll... Bazen çok can sıkıcı oluyorsun!" diye neredeyse zıplayarak masadan kalktı genç adam. Ellerini ceplerine atarak yürümeye başladı. Duvara yaslanmış yüzü kan revan içerisindeki adamın önünde yavaşça çömeldi. Yakışıklı yüzünde ürkütücü bir gülümseme belirdi yaralı adama bakarken. "Benim canım sıkılınca benim çok kötü bir insana dönüştüğümü biliyorsun ama Daniel..." dedi.
Daniel tekrar istifini bozmadan "Evet Lordum," dedi. Adamın bir dudağının kenarı iyice yukarıya doğru kıvrıldı. Yavaşça arkasında kalan yardımcısına bakarak "Ama bu budala bilmiyor Daniel..." dedi.
"Maalesef bilmiyor Lordum."
Genç lord bir anda sert bir tekme attı duvara yaslanmış olan adamın yüzüne. Adam kan kusarak yere yığıldığında öksürerek kırılmış olan dişini tükürmüştü. Tekme atan adam gülmeye başlamıştı. Yerdeki kan lekelerini gördükçe sanki daha da iştahı açılmıştı. Yaralı adamın şimdide karnına tekme atmaya başlamıştı. Her tekme atışında sarı saçları dalgalanıyordu.
"Daniel..?" dedi bir tekme daha savurduğunda yerdeki adamdan acı dolu bir inleme daha kopmuştu. "Sence ne kadar dayanabilir bu mahluk?"
Daniel yerdeki adama baktı. Bir cesetten farksızdı durumu. Birkaç saniye düşündükten sonra "Muhtemelen beş dakika daha bu tempoda tekmelemeye devam ederseniz iç kanamadan ölür Lordum," dedi. Yüzü yine her zamanki gibi donuk ve hissizdi.
Genç lord köpek dişlerini iyice göstererek genişçe gülümsedi. "Duydun mu zavallı?" dedi yerdeki adama bakarak. "Daniel dediyse doğrudur. Biraz daha seni böyle tekmelemeye devam edersem..." o an bir tekme daha atmıştı zevkle "...geberecekmişsin! Haha! Cehenneme gidiyormuşsun yani! O kadar mı acele ediyorsun ölmeye seni zavallı yaratık?" Tekrar tekme attı. Sonra sakinleşebilmem için kendi kendine bağırarak yerdeki adamdan uzaklaştı.
"Daniel?" dediği anda yardımcısı bir sandalyeyi alıp lordunun arkasına yerleştirmişti. Genç lord yavaşça sandalyeye geçerek bir bacağını diğerinin üzerine attı. Yerdeki yüzü gözü dağılmış adama bakarak "Son kez soruyorum önemsiz şey," dedi. "Bana yollamış olduğunuz o suikastçıyı kim tuttu!"
Yerde yatan yüzü yaralı adam kan kusmaya devam ediyordu. Her nefes aldığında kaburgalarında muazzam bir acı beliriyordu. Ölümle burun buruna olduğunu artık iyice anlamıştı. Lanet anlaşma umurunda değildi. Ölmekten iyiydi! Bu manyak herifin elinde ölemezdi.
"...B-bilmiyorum..!" dedi önce boğuk çıkan sesiyle. Ona tiksinmeyle bakmakta olan genç lordun bakışlarının karardığını görünce korkuyla "...sadece saraydan olduklarını biliyorum!" dedi yakarırcasına. "Yalvarırım... Yalvarırım inanın bana! Gerçekten bir şey bilmiyorum..! Eğer bilsem susar mıydım?! Lanet paranın canı cehenneme! Lütfen beni öldürmeyin Lordum! Yalvarırım..." bu piç herife yalvardığı için kendisinden nefret ediyordu adam ancak yaşamak istiyorsa bu işkenceye katlanmak zorundaydı.
"Haa~" Genç lord eğlenircesine yerdeki adama bakıyordu. "Gözlerin nedense hiç öyle söylemiyor ama Todo. Gözlerin bambaşka şeyler söylüyor."
Todo korkuyla yutkunmuştu. Alnını yere dayayarak konuşmaya başlamıştı. "Lütfen Lordum..! Beni bağışlayın... Canımı bağışlayın! Ben suikastçilerin si-" ve daha cümlesini bitiremeden adamın başı gövdesine veda etmişti. Daniel soğuk bakışlarıyla kılıcını kılıfına sokmadan önce havada silkeleyerek kan damlalarından kurtuldu.
Genç lord bir dirseğini dizine dayamış, avucuna da çenesini koymuş bir halde olan biteni gülümseyerek izliyordu.
"Ama Daniel!!! Üzerime kan sıçrattın!" dedi birden beyaz pantolonun üzerindeki küçük kan lekeyi fark ettiğinde. "Bu pantolonum benim uğurlu pantolonumdu! Bana ablam göndermişti!"
"Beni bağışlayın Lordum cezayı hak ettim." Daniel baş eğerek duruyordu.
Genç lord sesli bir nefes verdi dışa doğru. "Ayyy boş ver. Moralimde iyice bozuldu. Bir şeyde öğrenemezdik. Gidelim artık bu pis yerden! İğrenç kokuyor her yer!" diye ayağa kalkmıştı. Uzun soğuk taş koridorda ilerlemeye devam ederken mahzenlerdeki kölelere bakınıyordu. Zavallı varlıklar. Hala yaşamaya çalışıyordular. Köle olmaktansa intihar etmek daha kolay değil miydi? Niye bu insanlar yaşamaya bu kadar hevesliydi?
"Daniel sence insanlar neden bu kadar iki yüzlü?" diye sordu elleri ceplerinde yavaşça ilerlemeye devam ederken. Onun tam arkasından gelen adam "Bilmiyorum Lordum," dedi. Genç lord sırıtarak "Çünkü insan iki varlığa ayrılır!" dedi. Sanki felsefi bir ilim kitabından bir mısra okuyormuş gibi iki kolunu yana açarak anlatmaya devam etti yürürken;
"İnsan bedeni bizim birinci varlığımız. Bu dünyada yaşadığımızın kanıtı olan varlığımız. Etten kemikten... kandan. Açlığı, şehveti, bierimiz acıdığında... bu dünyevi hisleri bedenimizle hissederiz. Beden yüzümüzle algılarız!
İnsan ruhumuz ise bizim ikinci varlığımız! Manevi dünyada yaşadığımızın kanıtı olan diğer yüzümüz. İkinci yüzümüz! Bütün o duyguları; aşkı, sevgiyi, tutkuyu, öfkeyi, kini... Nefreti... Bunların hepsini yaşayan ruhumuzdur! Hisseden ruhtur!
Yüzsüz olan ruhumuz çok fazla aç gözlü olduğundan bütün duyguları kendisi yaşamaya çalışıyordu ve bu sebepten ötürü bedenimize pek bir şey kalmıyordu; acı çekmek dışında."
Daniel genç efendisinin bu tür değişik teorilerini hiç bir zaman anlam verememişti ve doğrusu anlamakta istemiyordu. Belki hastalıklı bir mantığa sahipti efendisi bellediği genç adam ancak yinede ona sadık ve onu seviyordu. O yüzden yine her zamanki gibi tepkisiz bir tonda "Yine her zaman ki gibi haklısınız Lord Harrison," dedi.
Raymond yavaşça gülümsemişti. Arkasına döndü. Daniel'e baktıktan sonra "Beni deli bellediğini biliyorum Daniel," diye kıkırdadı. Tam çıkışa yöneldiğinde birden yanındaki mahzenin içerisinden bir kıpırdama sesi duydu. Genç adam gözlerini kıstı. Mahzenin demir parmaklıklarına iyice yaklaştı. İçeride bir kız vardı. Gözlerini kıstı.
"Yaklaş!" diye emir verdi. Ayağı zincirlenmiş kız korkuyordu. "Emrime itaat etmezsen hiç iyi bir adam olmayabilirim küçük şey."
Kız korkuyla titresede kalın zincirlerin izin verdiğinden ürkekçe hareket ederek ışığa doğru ilerledi. Yavaşça başını kaldırdı.
Ve işte o an Raymond'un koyu kahveleri ilk kez bu kadar güzel yosun yeşili gözlerle buluşmuştu!