Her ânınızda yanınızda olan arkadaşlarınız vardır, size her konuda yardımcı olan, sizi neşelendiren. Benim O arkadaşım Muhittin Tonbaklar. 2012 yılında sevgilimin iş arkadaşı olarak tanıştık, o günden sonra çok sevgili geldi gitti ama Muhittin hep yanımdaydı.
Babam vefat ettiğinde, aldatıldığımda, üzüldüğümde, mutlu olduğumda hep yanımdaydı. Şu hayatta bir başarı elde ettiysem; ya bu adam en büyük başarımdır ya da kesinlikle Muhittin’in büyük payı vardır. Çünkü hep yanımdaydı ve hep elinden geleni yaptı. Birde memleketimi sevdirdi… Hiç unutmam o günü…
Muhittin’in arkadaşı gelmişti, bizi tanıştırmadan önce ‘’Aha iki Tokatlı bir arada.’’ dedi. Ahmet’i tanıştırırken bana ‘’Tokatlı’’ diye tanıştırdı gülerek, beni adımla… Sonra nedenini anladım; Ahmet’e her adıyla hitap ettiğinde, Ahmet ısrarla ‘’Tokatlı Ahmet’’ diye düzeltiyordu. Kulağa hoş ve güzel bir ânı olarak gelse de; bir zaman sonra sıkmaya başlıyordu. Çünkü bir saat içinde bunu yaklaşık otuz defa duyuyordunuz, hele bir de benim gibi memleketlere önem vermeyen biriyseniz; bu durumu gereksiz de bulabiliyorsunuz, benim gibi…
Dayanamadım, sordum. ‘’Yahu Ahmet tamam, anladık. Bende Tokatlıyım da, nedir bu sendeki Tokat sevgisi? Anlamış değilim vallahi…’’ dediğimde; Ahmet’in gözleri doldu, yüzünde zoraki bir gülümsemeyle, dudakları titreyerek ‘’Muhittin yıllardır bir kere bile sormadı ama madem sen sordun, ben anlatayım siz dinleyin.’’ dedi. Muhittin’in yıllardır sormamış olmasına en az benim kadar kendisi de şaşırmıştı. Şaşkınlığından konuşamadığı ve yüzüme öylece baktığı belliydi, ben ise nasıl yıllardır merak etmediğine şaşırmıştım.
Ahmet anlatmaya başladı;
‘’Askerliğimi 2010 yılında Tunceli’de Yedek Subay olarak yaparken; tekmili İstanbul olarak veriyordum. Yani anlayacağın İstanbulluyum diyordum. Alper Binbaşı duydu, bana baktı, ‘’Baban nereli?’’ diye sordu. ‘’Tokat’’ dediğimde; ‘’Memleketinden utanma Hemşerim, gel sana bir sarılayım, memleket özlemim gitsin.’’ dedi ve beni emir subayı yaptı. Alper Binbaşı nereye gitse oraya giderdim, hiç yanından ayrılmazdım.
Bir gece Alper Binbaşı nöbetçi, haliyle bende… Devriyeyi attık ve santrale dinlenmeye geçtik, gecenin en zifiri karanlık olduğu zamandı… Bir telsiz anonsu geldi.
Bir telsiz anonsu geldi ki; o zifiri karanlığımızı bizi korkuta korkuta aydınlattı o anons. Telsizdeki sesin arkasında bir çatışma sesi… Zannedersiniz kıyamet kopuyor, gök yarılıyor… Çatışma telsizin diğer ucundaydı ama korkusu bana kadar gelmişti; bacaklarım titremeye, ellerim uyuşmaya, boğazım düğümlenmeye başladı, tir tir titriyordum.
Telsizdeki ses ‘’Jandarma Komando Er Mehmet Kurt – Tokat’’ dediğinde; Alper Binbaşının bir ayağa fırlayışı vardı görmeniz lazım. Anlamıştım, Alper Binbaşı her hemşerisini öz evladı gibi görüyordu. Binbaşı geçti telsizin başına, kendisi konuşmaya başladı, telsizin ucundaki Er Mehmet dış mevziideydi ve karakolu baskın yemişti, arkadan gelen silah sesleri ve bağırışlar çok net duyuluyordu…
Korkuyordum; korunaklı alayda, santral odasında, Alper Binbaşının yanında, alaydaki binlerce askerin içinde korkuyordum.
Telsizdeki Er Mehmet korkmuyordu, sesi gür ve cesurca geliyordu, sesinde en ufak bir titreme yoktu. ‘’Sakın ateş etme’’ dedi Binbaşı, ‘’Sakın ateş etme, yerini sakın belli etme Mehmetim’’…
Alper Binbaşı kendisinden beklenmeyen bir şekilde, baskın yemiş bir karakol askerine ‘’Ateş etme!’’ emrini vermiş ve emir verdikten sonra bize dönüp; ‘’Acil müdahale mangasına haber verin, dış görev için herkes hazır olsun ve çevre karakollara ulaşın ama önce en yakınındakilere…’’ dedi…
Kendini riske atma dediğimiz Mehmet konuşmaya başladı; ‘’Plevne Türküsünü bilir misiniz komutanım? Plevne’den çıkmayan Osman Paşa’yı anlatır, Osmanlı Padişahı İkinci Abdülhamit’in yaveri olan Osman Paşayı, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘’Örnek aldığım asker’’ dediği Osman Paşa’yı… Osman Paşa 1832 yılında Tokat’ta doğmuş bir hemşerim komutanım. Ben bir Tokatlı olarak nasıl ateş etmeyeyim? Vatanımı, silah arkadaşlarımı, karakolumu, şanlı Türk Bayrağımı nasıl kimsesiz bırakayım? Nasıl yüz çevireyim?’’
Santral odasındaki kalabalık artmıştı ama Mehmet’in anonsu herkesi taşa çevirmişti. Gözlerimiz dolu bir şekilde kalakalmıştık, ağlamak üzereydik ama Mehmet’in cesareti kırılmasın diye, Mehmet korkmasın diye kendimizi tutuyorduk.
Ben maaş alabilmek için uzun dönem askerliği istemiştim, on iki ay sonunda biriktireceğim maaşımla evlenebilmek için… Oysa yüz yirmi Türk Lirası maaş alan Mehmet’in vatan sevgisi benim sevgimden daha çoktu. Mehmet korkmuyordu, Mehmet öyle bir konuşuyordu ki sesi santral odasını titretiyordu.
‘’Özür dilerim komutanım, ateş desteği vermem gerek, beni affedin.’’ dedi Mehmet, Alper Binbaşı önce kapının önünde bekleyenlere ‘’Hazırlanın gidiyoruz’’ diye, sonrada telsizden Mehmet’e ‘’Dayan evladım geliyorum.’’ diye bağırdı. Alper Binbaşı öyle bir bağırdık ki; tüm alay kendimize geldik, konuşma boyunca taş kesilmiş her asker koşuşturmaya başladı. Alper Binbaşı ile göz göze geldiğimizde yaşlar yüzüldü yanaklarımızdan, bana ‘’Sen burada kalıyorsun.’’ dedi. ‘’Hayır’’ dedim, ilk defa karşı geliyordum ve ilk defa korkmadan söyledim, ‘’Ben de geliyorum komutanım. Sizin olduğunuz kadar benimde hemşerim.’’ dedim.
Nasıl alayda bekleyebilirdim ki? Mehmet orada canından vazgeçmişken, ben aldığım rütbenin ve maaşın hakkını bekleyerek veremezdim, silahlıktan tüfeğimi kaptığımda; gözündeki ıslaklığa rağmen gözlerinin içi gururla parıldadı Alper Binbaşının…’’
Ahmet anlatıyordu, ben ve Muhittin yaşıyorduk. Muhittin’i bilmem ama ben burada, evin içinde bile korkmaya başlamıştım. Ahmet olayı Er Mehmet yaşadı diyordu ama korkusu İstanbul’da beni sarıyordu. Utandım… Kendimden utandım, bu vatana Mehmet kadar bağlı ve yararlı olamadığım için utandım… Ahmet anlatmaya devam etti;
‘’Helikopteri Mehmet’in nöbet tuttuğu dış mevziiye yakın bir noktaya indirdik, Mehmet mevziisindeydi, karakolu oradan çok net bir şekilde görüyorduk. Mahşer yeri gibiydi, o telsiz konuşmasını bilmeseydik bile; o karakolda az önce neler olduğunu düşünürken yine de korkardık. Öyle bir durum karşılamıştı bizi… Onlarca vatan evladı canlarını feda etmişti, yüz yirmi lira maaş alan o vatanseverlerden bir tanesi bile etmediğimi anladım. ‘’O kardeşlerimizde Mehmet gibi cesur muydu?’’ demişim, ‘’Onlardaki cesaret ve vatan sevgisi bu karakolu korudu.’’ dedi Binbaşı.’’
Ahmet o günü yaşıyor gibi dolu gözlerle anlattığı hikâyesinde kendini tutamadı, bize belli etmemeye çalışsa da; gözünden akan yaşlar, kıpkırmızı kan çanağı gözleri ve sesinin titremesi bize Ahmet’in çektiği acıyı hissettiriyordu. Hatta o acıyı bize yaşatıyordu. Ahmet kekeleyerek devam etti;
‘’Mevziiye geçtik Mehmet şehit olmuştu… Üç kurşun isabet etmişti vücuduna; ayakta duramamış ama yere de yıkılmamıştı, siper alması gereken yere bırakmıştı kendisini… Son âna kadar ateş etmeye devam ettiği anlaşılıyordu, sağ eli halen tüfeğinin kabzasını tutuyordu, sol eli ise sıkıca bir zarfı… Sol elinden zarfı alamadık.
Mehmet’in naaşını alaya götürdüğümüzde açabildik avcunu, o zaman baktık o zarfa… İçinde mektup vardı, birde on ayda biriktirdiği maaşı… Mektubunda memleketteki evinin ve o paranın şehit ailelerine verilmesini istediğini hızlıca yazdıktan sonra altına ‘’Vatan sana canım feda’’ yazmıştı.
Yazı hızlıca yazılmıştı ama çok net okunuyordu, yazı hızlıca yazılmıştı ama etkisi hepimizi birkaç saniyede sarmıştı. Mehmet o notu şehit olacağını anlayıp yazmış ve kanıyla mühürlemişti.
Mehmet sahip olduğu tüm varlığını bu vatana, memleketimin ismini de onur ve gururla taşımam için bana miras bırakmıştı…
O kanlı mektubun fotoğrafı var bende, her sabah uyandığımda ilk o fotoğrafa bakarım ve gururla ‘’Hey gidi Tokatlı Mehmet’’ der ve güne öyle başlarım. Her akşam o fotoğrafa bakar, Mehmet ve diğer şehitlerimizden helallik isteyerek uyurum…
O gün bugündür ben ‘’Tokatlı Ahmet ya da Tokatlı’’ diye tanıtırım kendimi… Kahraman bir Tokatlı olarak anılamasam da, tüm kahraman hemşerilerim anılsın diye sadece ‘’Tokatlı’’ diye seslenenlere; gururla ve şefkatle bakarım.
Benim adım Tokatlı Ahmet, bu ad bana Tokatlı Jandarma Komando Er Mehmet Kurt tarafından emaneten miras bırakılmıştır…’’
Tokatlı Şehit Mehmet’ten miras emanet ve miras bırakıldığını söylerken; gururluydu Ahmet ve gözlerinden anlaşılıyordu, o emanete ömrünün sonuna kadar sahip çıkacaktı…
O gün bugündür bende memleketime gururla sahip çıkıyorum, ‘’Tokat’’ diyeceğim zaman; gür bir sesle ve gururlanarak söylüyorum.