Kahraman

1468 Words
Doktorum Erhan Ayyıldız’ın Sait Çiftçi Devlet Hastanesi’nde göreve başlamasıyla; çocukluğumun geçtiği bu hastaneye tekrar yolum düştü. Ne güzeldi o günler, ufacık çocuktum ve bu küçük hastanenin içinde koşturuyordum, gerçi o zamanlar hiç küçük gelmiyordu bu hastane bana. O zamanlar şimdiki gibi korkutucu da gelmezdi hastaneler ya da en azından bu hastane. Beşiktaş’ta küçük bir hastaneydi ne de olsa ve buraya geldiğimizde mutlaka birkaç komşumuza hastanede denk gelirdik, sıra beklerken konuşurduk, hatta tedavisi biten diğerini bekler ve mahalleye beraber dönerdik. Dönüşte taksi parasını bölüşmek için mi beklenirdi komşu ya da yürünecekse o yolda bir yol arkadaşı olsun diye mi beklenirdi bilmem. Bildiğim tek şey güzel günlerdi ve unutulmuyordu. Bir keresinde doktorun reçeteme iğne yazdığını anlamıştım, küçüğüm dedim ya iğneden de korkuyorum tabi o zamanlar. Annem cevval kadın, ağlamayayım diye bana belli etmiyor güya ama kimin oğluyuz, bakışmalardan anladım. Akşama Hemşire Sevim Teyze gelecek ve o iğneyi bana yapacak. Hastane çıkışında allem ettim kallem ettim reçeteyi annemden aldım; reçeteyi yırttığım gibi çöpe attım ve koşmaya başladım. Aklımca akşamki iğneden yırtacağım. O zamanlar e-reçete de yok, biraz da hızlı koşarsam eğer; bir daha doktora da gösteremezler diye düşünüyorum. Dedim ya annem cevval kadındı diye; beni yakaladı, reçeteyi de çöpten çıkarttı. Yırtığımı sandığım reçeteyi dört parçaya ayırmışım sadece, o zamanların reçetelerinin de kitap boyutunda olduğunu düşünürsek; bakkaldan bir sakız parasına alınan bir bant benim iğneleri geri getirdi. O hafta akşam yemekleri bana kâbus oldu, çünkü her yemek sonrası Sevim Teyze ve iğneleri vardı. Bakmayın böyle eğlenceli ve komik gözüktüğüne, şimdi anlatırken gülsem de o zamanlar acıdan bir hafta popomun üzerine oturamadığımı unutamıyorum. O zamanlardan bana yadigâr olan şeylerden biri de iğne korkusu… Hâlâ iğneden korkarım, iğneyi görünce önce bir terleme gelir, ardında da vücuduma bir titreme. Tabi o zamanlardaki gibi ne korkup kaçabiliyorum, ne de ağlayabiliyorum; yaş olmuş otuz beş yapabildiğim tek şey iğneye bakmamak ve güzel şeyler düşünmek. Güzel günlerdi be, tek korkumuz iğneydi. Ben eski hatıralarımı düşünürken; yeni hastasının içeriye girişi için açılan kapıdan Erhan Hoca’nın beni görmesiyle, içeriye çağırması bir oldu. Erhan Hoca’yı bekletmek olmaz düşüncesiyle fırladım hemen. Benimle birlikte içeriye bir hasta girdi. Erhan Hoca hastasına bakarak; ‘’Ooo Kahraman hoş geldin.’’ dedikten sonra bana dönerek ‘’İkinizde devamlı gülen, ikinizde çok sevdiğim arkadaşlarımsınız ve ikinizi de bugün gördüm ya; bugün beni kimse tutamaz.’’ dedi. Hal bu ki bende Erhan Hoca’nın güler yüzlü olmasını çok seviyordum, malum her doktoru böyle neşeli ve kibar göremediğimiz ânlar olabiliyordu ama Erhan Hoca hep güler yüzlüydü. Erhan Hoca bilgisayarına baktıktan sonra ‘’Kahraman senin sonuçlar sisteme düşmemiş, sen bekle ben bir gidip bakayım. Bu arada sizde tanışın, konuşun.’’ dedikten sonra odadan çıktı. Kahraman üç aşağı beş yukarı benimle yaşıt gibiydi. ‘’Geçmiş olsun.’’ dedim, ‘’Sağ olasın abi.’’ dedi ve ekledi ‘’Senin neyin var abi?’’. Saygıdan ‘’Abi’’ diyordu ve biraz çekingendi, çekingendi ama yüzünden gülümsemesini eksik etmiyordu. Acaba bu gülümseme de saygı göstergesi için miydi? ‘’Küçük bir kaza geçirip elimi kırmıştım, Erhan Hoca ameliyatla platin taktı, şimdi de kontrole geldim.’’ dedim. ‘’Erhan Hoca güzel doktor.’’ dedi, mahcup bir şekilde. ‘’Hem güzel doktor hem de güzel insandır. Senin neyin var?’’ diye sordum. ‘’Benim adım Kahraman abi. Babam doğunca ‘’Kahraman olacak’’ demiş, adımı Kahraman koymuşlar. Ama galiba babam isim olarak söylememiş abi. Babamın bir ‘’Kahraman’’ deyişi var abi görmen lazım, zannedersin ben gerçekten bir kahramanım. Zaten yıllarca bana ‘’Kahramanım’’ diye seslendi, başkalarına tanıtırken de öyle kuru kuruya adımı söylemezdi hiç; ya ‘’Oğlum Kahraman’’ ya da ‘’Kahraman Oğlum’’ diye tanıtırdı. Ben o zamanlar anladım ki; babam benim Kahraman olmamı istiyordu. Ben Kahraman olacaktım, babam da benimle gurur duyacaktı ama abi benim sadece adım Kahramandı. Ben bir insan nasıl kahraman olur bilmiyordum da. Ben lisede biraz tekledim abi, kafa almıyor öyle her dersi diye okulu bıraktık. İşte babam o aralar biraz buruklaştı. O aralar babam bana eskisi gibi sevgi göstermez oldu. Abi biz Tokatlıyız, Tokat Niksar’da yaşıyorduk. Bilir misin bilmem, buralara göre küçük yerler. İş güç pek yoktur, işi olmayan kahvede takılır ya da varsa babadan dededen kalma tarlada çalışır. Başka seçenek yok ki… Bende babayla tarla tapan işleri yapmaya başladım; okul yok, meslek yok, tek seçenekti tarla… Babam bana ‘’Kahraman’’ demeyi bıraktı abi. Bir insanla ismini kullanmadan nasıl konuşulur abi bilir misin? Ya da ismini söylemeden seninle konuşulmasını? Ben bilirim abi, yıllarca ismimi söylemediler bana. Uzaktan seslenmemek için; yanıma gelip söylediler diyeceklerini, adımı söylememek ve bana seslenmemek için. Çok acıydı abi, insan adını özlüyor, adını duymak istiyor, adını unutuyor be abi… Benim iki kız kardeşim var abi, babam evlenip soy isimleri değişecek ve gidecekler diye midir bilmem; tüm ümidini, tüm hayallerini bana bağlamış gibiydi ve bende adamın hayallerini suya düşürdüm tabi. Adımın vermiş olduğu sorumluluğun altında ezilirken, bir yandan da kızıyordum abi. ‘’Kızıyordum’’ dediysem yanlış anlama sakın, babama değil ha, kendime kızıyordum. Babamın hayallerini suya düşürdüğüm, babamın artık gülmemesine sebep olduğum için kızıyordum kendime. Çünkü artık babamda yaşamıyor gibiydi, günden güne halsizleşiyor, gücü kuvveti azalıyor ve artık gülmüyordu. Babam gözlerimin önünde eriyip gidiyordu abi.’’ İçeri girdiğimizde gülen Kahraman’ın yüzünde artık o gülümseme yoktu, öyle bir hüzün vardı ki o yüzde; tüm vücudumda Kahraman’ın acısını hissetmeye başlamıştım. Sorduğum soruya pişman olmuştum. ‘’Abi bir gün tarladan eve geldik ama nasıl aceleyle geldik görmen gerek, daha işler bitmemişti ama biz işleri bıraktık geldik. Köy hayatında böyle bir şey olmaz bilesin. 2002 Dünya Kupası’nı hatırlarsın abi, o yıldı işte. Televizyonda da bizim maç var, dedim ya abi Tokat küçük yer, tabi Niksar daha da küçük; tek eğlence maç. Oralar buralar gibi de değil, internet filan yoktu bizde abi, bırak interneti uydu bile bizde o zaman yeniydi, lükstü. Abi buralarda da oluyor muydu bilmem ama bizim oralarda yağmur yağınca uydu yayını kesiliyordu. O günde yağmur yağıyordu abi. Oysa anten varken ben böyle şeyler hatırlamam, antende de olur muydu abi sen bilir misin? Gerçi olsa ne olacak ki; anten ya televizyonun üzerinde ya da elini camdan çıkarttığında dokunabileceğin yerde. Belki de oluyordu da babam hemen düzeltiyordu, ben bilmiyorum. Babam yıllardan sonra o gün mutluydu, çünkü maç vardı ama biz eve gelince yağmur yağmaya başladı ve yayın gitti. Matbaacı Namık Amca’nın oğlu Mehmet Bilgin var, o demişti bir keresinde ‘’Yağmurda uydu antenine giren kablonun metal ucuna su değiyor diye yayın gidiyor, oraya alüminyum folyo sarınca düzeliyor.’’ diye. Mutfaktan alüminyum folyoyu kaptığım gibi fırladım çatıya. Elime fırsat geçmişti, babamın kahramanı olacaktım yeniden. Bizim evler ahşap ve kerpiçten yapılma evler abi, iki ya da üç katlı, kocaman bahçesi olan güzel evler. İstanbul öyle mi be abi, küçücük evler dünya para. Şimdi bizim ev ahşap ya; üst katta asma merdiveni koyup, çatıya çıkan kapağa hemen ulaşıyorsun. Anadolu çocuğuz tırmandık hemen; ağaca filan çok çıkmışlığım varda abi, çatıya hiç çıkmışlığım yoktu, o zamana kadar ıslanan kiremitlerin kaydığını da bilmezdim. Çatıya çıkmamla ayağımın kayması bir oldu abi, o kocaman uydu antenine bile tutunamadım. Çatıdan aşağıya bir düştüm abi sorma. Bizim orada ‘’Sorma’’ derler, o ânı yaşama ve üzülme diye. Abi zannedersin gök gürledi, şimşek çaktı; ben düşünce öyle bir ses çıktı ama kimse duymadı. Herkes televizyon başında maça bakıyor, her evden televizyon ve maç sesi geliyor. Abi ben bir duyduğum acıyı unutmadım hiç, birde babamın ‘’Dualarım kabul oldu maçı izleyebileceğim.’’ demesini. Bir o acıyı unutamıyorum abi, bir de babamın dua edecek kadar o maçı izlemek istemesini. Acaba yağmurun yağacağını biliyordu da, yayın gitmesin diye mi dua etmişti? Yoksa bir aksilik, bir iş çıkmasında maçı izleyebilsin diye mi? Abi canım nasıl yanıyor bir bilsen, biraz zorladım kendimi baktım güç bela ayağa kalkabilecek gibiyim. Dedim ki kendime ‘’Kahraman sen yaparsın, babanın maç keyfini bozma, bak adam dua etmiş bunun için. Zaten yatıp uyusan geçer, geçmezse sabah babana anlatırsın. Hem maçı izleten Kahraman olursun, hem de acı geçmezse baban nasılsa hastaneye götürür.’’, abi ben ayağa kalktım ama sol bacağımı ne oynatabiliyorum ne de acıdan durabiliyorum ama dedim ya bir karar verdim ve çıktım yukarıya yattım. Abi sabaha uyandığımda ne yataktan kalkabildim, ne de yatakta dönebildim. İki bacağımda mosmordu…’’ Kahraman’ın gözünden iki damla yaş gelmesiyle rahatlamıştım, üzülmesin diye kendimi zor tutuyordum. O iki damla gözyaşının vermiş olduğu cesaretle; dolan gözlerimden akan yaşlara mani olamadım. ‘’Babam sağ olsun abi, beni hastane hastane gezdirdi, ‘’Umut yok’’ dediler ama o yılmadı. İstanbullara kadar getirdi beni. Onca yıl oldu; ne ben yürüyebildim, ne babam vazgeçti. Sende üzülme be abi, bunda üzülecek bir şey yok ki. Hem babamın bir ‘’Kahraman’’ deyişi var ki duyman lazım abi. Tıpkı eski günlerdeki gibi. Ben artık kahramanım abi, üzülme. Sevin… O günden beri babam bana ‘’Kahraman Oğlum’’ ya da ‘’Oğlum Kahraman’’ demeye devam ediyor. Senin neyin var demiştin ya abi; benim ağır bir adım var, bacaklarıma ağır gelse de bu… Benim artık hak ettiğim bir adım var.’’ dedi. Beni sorduğum soruya pişman etti, benim hüznüme inat gururla söyledi. O gün anladım isim vermenin sorumluluğunu, o günden sonra bazı isimleri duyduğumda yutkunamaz oldum ve o gün korktum çocuğum olunca bir sorumluluk yüklemekten. Ve hâlâ korkuyorum, baba olmaktan…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD