Çamaşırları katlıyordum. Beyaz keten gömleği düzgünce katlayıp kenara koydum. Uzaktan ayak sesleri duydum. Sertti. Hızlıydı. Öfkeliydi.
Kapı birden açıldı. Babam fırtına gibi içeri girdi. Gözleri alev alevdi.
“Senin o işe yaramaz Güney abin kız kaçırdı, biliyor musun?”
Elimdeki çamaşırları düşürdüm. Kalbim sanki yerinden oynadı. Boğazımda bir şey düğümlendi.
“Ne?” Sesim bile çıkmadı önce. “Kimi kaçırdı baba?”
Ellerini beline koydu. Soluk soluğaydı.
“Kim olacak? Akbey Konağı’ndan bir kızı!”
Sırtımdan aşağı buz gibi terler aktı. Dizlerim hafifçe titredi. Az önce ismini duyduğum adamın soyadı. Aslan Akbey.
“Ne diyorsun sen? Nasıl olur? Neden yapsın Güney abi böyle bir şeyi?”
“El alemle uğraşmaktan bıkmadım mı ben? Zavallı Güney kafasına göre iş yapar, biz burada bedelini öderiz! Bu işin şakası yok! Akbeyler kim, biz kim?”
“Sakin ol. Belki yanlış anlaşılmıştır. Belki kız kendi gelmiştir?”
“Sen hâlâ ‘belki’ diyorsun! Abin kapıya jandarmayı dizecek! Anlamıyor musun? Onların eli her yere uzanır! Her yere!”
Annem geldi o sırada. Üzerinde sabahlığı, saçları dağınık. Gözleri kocamandı. Babamın sesini duymuş olmalıydı.
“Ne oldu Hamza?” Sesinde titrek bir endişe.
“Senin o kıymetli oğlun, Akbeyler’den kız kaçırmış!”
Gözleri doldu kadının. Dudakları titredi. Sonra birden dizlerinin üstüne çöktü, elleriyle yüzünü kapatıp ağlamaya başladı.
“Biz ne yapacağız şimdi? Onlar bizi yaşatmaz Hamza. Bizi bu köyde yaşatmazlar!”
Yanına eğildim. Ellerini tuttum.
“Sakin ol. Belki her şey bu kadar kötü değildir. Belki konuşulur. Halletmeye çalışırız.”
Babam bir sandalye çekip oturdu. Başını ellerinin arasına aldı.
“Anlamıyorsunuz siz. Bu sıradan bir mesele değil. Bu, aşiret meselesi. Bu, kan meselesi. Oğlun bu geceyi sağ çıkarsa dua edin.”
İçime bir karanlık çöktü.
Güney abi ne yapmıştı böyle? Biz bu işin altından nasıl kalkacaktık?
Akbey adı artık bir isim değildi. Bir gölgeydi. Ve o gölge kapımızın önündeydi.
O gün odadan hiç çıkmadım. Ne yemek cezbetti beni, ne konuşmalar. Perdeleri aralamadım. Pencereden bile bakmadım. Sadece yatağımda oturdum. Dizlerimi karnıma çektim. Kafamın içi susmuyordu.
Aslan Akbey.
O bakış.
Sanki içimi görmüştü. Hiçbir şey söylemeden fısıldamıştı. Gözlerinin içinde bir yangın vardı. Beni o yangına çağırmıştı.
Elimde telefon vardı. Ekrana bakıyordum. Parmağım hiçbir tuşa dokunmuyordu.
Kapı nazikçe tıklandı.
“Alev?” Annemin sesi. Kısık. Yorgun.
Cevap vermedim.
“İyi misin kızım? Bütün gün çıkmadın.”
Yine sustum. Birkaç saniye kapının ardında durdu, sonra ayak sesleri uzaklaştı.
Kalbim ağırdı. Midem düğümdü. Ama aklım… hâlâ ondaydı. Yüzünde. Duruşunda. Sessizliğinde.
Telefon titredi. Bir mesaj.
“Yine mi düşünüyorsun o Akbey’i?”
İçimden bir gülümseme geçti. Melisa… beni tanıyordu.
“Sence de tuhaf değil mi? Birini tanımıyorsun ama aklından çıkmıyor.”
“Tuhaf mı? Gayet normal. Kızım adam taş gibi. Gördün mü omuzlarını? Resmen duvar gibi.”
“Sadece omuz mu? Gözleri… o gözlerde bir şey var. Sanki insanı içine çekiyor.”
“İyi ki kendi gözlerini görmüyorsun. Aynı şeyi herkes senin için söylüyor.”
“Boş yapma. Ciddi söylüyorum.”
“Ciddiysem ben de ciddiyim. Aslan Akbey… Vahşi biri gibi duruyor ama içinde ne var, kim bilir.”
“İşte bu. Tam da bu yüzden. Onu çözmek istiyorum. Öğrenmek. Her şeyini.”
Ekrana baktım. Uzun bir süre.
Ne yapıyorum ben?
Adamı ilk kez dün gördüm. Adını bile birkaç saat önce öğrendim. Ama kalbim ondan kaçamıyor.
Sanki onu yıllardır beklemişim gibi.
Sanki… hayatım onun gözünde bir yer bulmak için yazılmış.
Yastığa başımı koydum. Ama gözlerimi kapatınca yine o vardı. Gözleri. Sessizliği. Soğuk yüzünün ardındaki bastırılmış öfke… ya da tutkusu.
İçimde bir sıcaklık yükseldi. Kalbim önce hızlandı, sonra yavaşladı. Göğsümde bir ağırlık… ama tanıdık bir ağırlık.
Ay ışığı, odanın bir köşesini aydınlatıyordu. Ne karanlıktaydım ne aydınlıkta. Ruhumun olduğu yerdeydim.
Gözlerimi kapattım. Hayal ettim.
Yanımda durduğunu. Yaklaştığını. Elini uzattığını. Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi, neye dokunması gerektiğini biliyormuş gibi…
Boynuma uzanan bir gölge gibi hissettim varlığını. Ağırdı ama huzurluydu.
Melisa’nın sesi çınladı kulaklarımda: “Vahşi biri gibi duruyor ama içinde ne var kim bilir.”
Ben bilmek istiyordum.
İçini.
Geçmişini.
Kalbini.
Bu duyguya isim koyamıyordum. Aşk diyemiyordum. Arzu ya da merak da değildi sadece. Hepsi iç içeydi.
Alev gibi.
İsmim gibi.
İçimde yanıyordum.
Ve bu yangının adı Aslan Akbey’di.
İçimdeki sessiz yangın artık susturulamaz bir hâl almıştı. Boğazım düğümlendi. Odanın dört duvarı üstüme kapanıyordu. Gerçekten nefes almak istedim. Göğsüm serin hava istiyordu, ferahlık. Bir yerim yanıyor, bir yerim titriyordu.
Yavaşça ayağa kalktım. Pencereyi araladım. Dışarısı serindi. Mayıs gecesi… Yüzüme çarpan rüzgâr ürperticiydi. Ama içimdeki sıcaklık sönmedi. Aksine, yayıldı. Göğsümün içindeki kalp sanki kaburgalarıma sığmıyordu artık.
Bir karar verdim. Kapıya yöneldim. Sessizce açtım. Ev karanlıktı. Annemle babam çoktan uyumuştu. Tahta zemin bile sessizdi bu gece. Ama dışarısı… dışarısı beni çağırıyordu.
Ayağımı sokağa attım.
Karanlık üzerime kapandı.
Gökyüzü yıldızlarla bezeli, köy sessizdi. Adımlarım yavaştı. Sanki nereye gittiğimi bilmiyordum ama kalbim biliyordu. Derinden bir ses beni yürütüyordu.
Ve bir anda… karşımda bir gölge belirdi.
Çeşmenin başında. Dimdik. Sessiz.
Nefesim durdu.
Adımlarım yavaşladı. Gözlerimi kıstım. Evet, oydu.
Aslan Akbey.
Tek başına. Karanlığın içinde. Gecenin ortasında.
Beni izliyordu.
Kalbim hızlandı. Dizlerim titredi. Daha birkaç saat önce hayalini kurduğum adam şimdi önümdeydi. Gerçekti.
Ve adım attı.
Bana doğru.
Yaklaştıkça içimde bir şey koptu. Kalbim kaburgalarımı dövdü. Vücudumda dolaşan bir sıcaklık… Alev gibi…
Benim adım Alev’di. Ama bu gece, o ismin ne anlama geldiğini ilk kez hissediyordum.
Çünkü yanıyordum.
Yaklaştı. Artık sesini duyabiliyordum. Taşların üzerinde yankılanan ağır, kararlı adımlar… Adeta yüreğime basıyordu.
Geldi. Tam önümde durdu.
Ay ışığı yüzünün yarısını aydınlatıyordu. Diğer yarısı karanlığa aitti. Gözleri gözlerime değdi.
“Gece vakti yalnız yürünmez bu sokaklarda.”
Sesi sakindi. Ama içindekini bastırdığı belliydi.
Yutkundum. Konuşamadım önce.
“Bazen evin duvarları sokaklardan daha boğucu olur,” diyebildim sonunda. Kendi sesim bile yabancıydı.
Bakışlarını üzerimden çekmedi. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra bir cümle daha geldi.
“Adını öğrendim.”
Nefesim yine yarıda kaldı.
“Alev.”
Adımı söyleyişinde bir yumuşama vardı. İçime dokundu.
“Evet…”
Gözlerini kısmadan baktı.
“Yakıyorsun.”
Sözleriyle içimde bir kıvılcım daha çaktı. Ağır konuşuyordu ama her kelimesi ateş gibiydi. Tüm benliğimle yandım.
“Senin yüzünden…” dedim istemsizce. “Ben artık düşünmeden nefes alamıyorum.”
Gözlerini yere indirdi. Sonra tekrar bana döndü. Gözlerinde bir kırılma vardı. Bir çatlak.
“Benim yanımda durmak tehlikelidir.”
Sesi bu kez biraz daha sertti. Uyarı gibiydi. Ama içinde bir çağrı da vardı. Gitme diyordu sanki.
“Ben zaten yanmaya razıyım.”
O cümle havada kaldı.
Dünya susmuştu sanki. Rüzgâr bile dinmişti. Gecenin sesi yoktu artık. Sadece biz vardık.
Sadece o.
Sadece ben.
Bir adım daha attı.
Artık aramızda neredeyse hiç mesafe kalmamıştı. Nefesini yüzümde hissediyordum. Kalbim onun kalbine çarpıyordu sanki.
Elini kaldırdı. Elinin tersiyle saçlarımın kenarına dokundu. Parmağı yanağıma değdiği anda vücudumdan bir ürperti geçti.
Gözlerimi kapattım. Ama onun hayali değil, gerçekliği vardı artık. Nefes almıştım. İlk kez, gerçekten.
“Çünkü başka türlüsünü bilmiyorum,” dedi alçak bir sesle.
O sesi duyduğumda içimden bir şey koptu. Derin, bastırılmış, karışık… Ama gerçekti.
Aramızdaki boşluk yoktu artık.
Elini saçlarımın arasına kaydırdı. Başparmağı şakağıma dokundu. Teni tenime değdiğinde içimde kıvılcımlar patladı.
Ben Alev’dim.
Ama o da yangındı.
Ne o kaçtı, ne ben kaçtım. Göz göze… Nefes nefeseydik. Gözlerinde kelimesi olmayan bir şey vardı. Ama anlamı derindeydi.
“Elimi tutarsan,” dedim fısıltıyla, “geri dönemeyiz.”
“Ben zaten yolumu kaybettim,” dedi.
O an parmaklarımı göğsüne koydum. Kalbinin üstüne. Sıcaklığı avuçlarımın içindeydi. Atışı netti. Orada bir öfke, bir acı, bir tutku vardı.
Başını eğdi. Dudaklarıma yaklaştı. Elleri belime dolandı. Tenim o an başka bir tenle ilk kez bu kadar yakındı. Üzerimdeki ince elbise, gecenin serinliğinde üşümüyordu artık. Yanıyordum.
“Gecenin bu saatinde seninle burada olmak… her şeyi değiştirir,” dedi.
“Zaten her şey değişti,” dedim.