Kamp alanına vardığımızda hava hâlâ sıcaktı ama dağın üstünden geçen rüzgâr cildimi titretiyordu.
Çevremiz alabildiğine orman…
Bir yanda derin vadiler, diğer yanda karla örtülü dağ sırtları.
Tam anlamıyla doğanın ortasındaydık.
Herkes sessizce araçlardan indi.
Can, Elif ve ben göz göze gelip “başlıyoruz” anlamında başlarımızı salladık.
Askerler işlerine hâkimdi.
Dakik, disiplinli ve oldukça sessizdiler.
Arkamı döndüm ve çadırımın çantasını indirdim.
Bir süre talimat bekledim ama Savaş tek kelime etmeden kendi çadırını kurmaya koyulmuştu bile.
Tabii ki Tuğrul da onunla birlikteydi.
Saniyeler içinde çadırlarını açıp sabitlemişlerdi.
Askerlik başka bir disiplin…
Ben ise… çadırın iplerini bir türlü doğru yere sabitleyemiyordum.
O kadar video izlememe rağmen her seferinde bir şeyler eksik kalıyordu.
Sağlam gibi kuruyorum, ama dik durmuyordu.
İnatla uğraşmaya devam ettim.
Yılmak yoktu.
O varsa ben de vardım.
Bir an Elif’in yönüne döndüm.
O da benzer durumdaydı.
Ama Tuğrul onu fark etmişti.
Sessizce yanına yürüdü, hafifçe eğilip bir şeyler fısıldadı ve sonra birlikte çadıra yöneldiler.
İçimde bir şey hafifçe kıpırdadı.
Elif’in gözlerinde yıllardır görmediğim bir parıltı vardı.
Gülümsedim.
İlk defa biri Elif’e öyle dikkatle bakıyordu.
Tam yeniden çadırıma dönecektim ki, gölgemden daha hızlı biri başımda belirdi.
Savaş.
“İzin ver de yardım edeyim,” dedi kısa ve sert.
Kafamı kaldırmadan cevap verdim.
“Teşekkür ederim ama ben hallederim.”
“Senin halletme şeklin biraz fazla enerji kaybettiriyor,” dedi alaycı bir tonla.
Bir çadır ipine basıp sabitledi.
“Ben böyle iyiyim,” dedim, dişlerimi sıkarak.
Ama o beni hiç dinlemeden çadıra eğildi.
“İnat etme,” diye mırıldandı.
“Rüzgâr burada ters eser.”
Onu durdurmak istedim ama elleri benden önce davranmıştı.
İp düğümleri, kazıklar, gergi lastikleri…
Ne yaptığını o kadar iyi biliyordu ki, sadece izleyebildim.
Dakikalar içinde çadır dimdik karşımda duruyordu.
“Bak, oldu işte,” dedi kalkarken.
Bana bakmadan yürüyüp gitti.
İçimde bir öfkeyle karışık karmaşa vardı.
Hem kızgındım hem de… o göz göze gelişte içimin titremesini yok sayamıyordum.
Beni hâlâ o nazlı, çocuk Seher sanıyordu.
Ama artık öyle olmadığımı ispatlamalıydım.
Kendime.
O sırada bir kahkaha duydum.
Can.
Timdeki tek kadın askerle –sanırım adı Derya’ydı– konuşmak için fırsat kolluyordu.
Gözlerinde o tipik ‘aşık olma ihtimalim olan biri’ bakışı vardı.
Kadın asker başta mesafeliydi ama Can’ın esprileri karşısında gülümsememek imkânsızdı.
“Elif, bak Can yine hedefe kilitlendi,” diye fısıldadım yanıma gelen Elif’e.
Elif başını salladı, gülümsemesi gizlenemeyecek kadar sevimliydi.
Sonra hepimiz sessizce etrafa bakındık.
Güneş dağın arkasına doğru inmeye başlamıştı.
Kamp alanı kurulmuştu.
Ama çadırlardan yükselen o iç çekişler, sadece yorgunluktan değildi.
Kurulan çadırlar değildi yalnızca…
Sanki içimizde de bir şeyler kuruluyordu.
Yavaş, sessiz… ama güçlü.
SAVAŞ:
Gecenin serinliği dağlardan ağır ağır sızarken kampın ortasında ateş yükseliyordu.
Derya’nın attığı kıvılcımlar, Can’ın şakaları, Elif’in heyecanlı anlatımı…
Hepsi bir uyum içindeydi.
Ama en çok da Seher’in yüzü dikkatimi çekiyordu.
Yanına sokulmadım. Sadece izledim. Kendimi geri çekmiştim.
Can’ın Derya’ya olan o belli belirsiz bakışları ise başka bir gerçeği önüme seriyordu:
Demek ki Seher’le aralarında bir şey yoktu.
Ve bu beni rahatlatmıştı. Saçma ama gerçekti.
Seher kahkaha atıyordu Can’ın bir lafına.
Elif gülümsüyordu ama gözleri başka bir noktaya kitlenmişti. Tuğrul.
Ve işte o an…
Gözlerinin içi değişti. Yıllar sonra o bakışları ilk kez bu kadar net gördüm. Elif’in bakışı açık ve derindi. Tuğrul ise her zamanki gibi kontrollüydü ama o da gözlerini kaçırmadı.
Endemik türler üzerine konu açıldığında Seher’in gözleri parladı. Elif coşkuyla katkı sağladı. Can hâlâ esprilerle ortamı şenlendirirken, Tuğrul ilk kez söze girdi:
“Crocus leichtlinii… sisli alanlarda zor bulunur ama bölgenin güney yamacında çıkma ihtimali yüksek.”
Ses tonundaki o bilgiye dayalı kesinlik beni bile şaşırttı.
Elif’in gözleri büyüdü.
“Bunu hatırlaman şaşırtıcı. Aynı konuda bir sunum yapmıştım hatırlıyor musun?”
Sesi yavaş ve kırılgandı ama umut doluydu.
Tuğrul başını eğdi,
“Sadece onu değil o gün pembe bir kazak giymiştin. Sınıf buz gibiydi ama sen hâlâ çiçek gibi kokuyordun.”
Elif’in nefesi durdu adeta. Gözleri doldu dolacak. Ama gülümsedi. O an bir sessizlik oldu. Ben bile nefesimi tuttum.
İçimden “Aferin Tuğrul” dedim sessizce.
Can o anda Derya’ya dönüp, “Askerlik hayatının en zor yanı bu ateşi bu kadar düzgün yakmak mı yoksa Elif’le Tuğrul’un yıllarca susması mı?” deyince herkes güldü.
Ben de ilk defa rahatladım. Çünkü o an anladım: Can, Seher’in değil. Derya’nın peşindeydi. Bu gerçeklik içimdeki fırtınayı bir anda durdurdu. Ona karşı olan o kıskançlığım yavaşça dağıldı. Kendime söylediğim ilk dürüst cümleyi duydum içimde:
“Demek ki sorun Can değilmiş sorun benim.”
Seher’le göz göze geldim.Gülümsemiyordu ama yüzü sakindi.Alevlerin ışığı gözlerinde dans ediyordu.Bu gece kimse hiçbir şey itiraf etmedi ama kalplerimiz sessizce konuşuyordu.