CAN:
Sabah kahvaltı masasının başına otururken, ilk fark ettiğim şey sessizlik oldu.
Oysa bizim evde sabahlar sessizlikle başlamazdı. Seher mutlaka bir şarkı mırıldanır, Elif çaydanlıkla dans eder gibi dolanırdı.
Ama bu sabah…
Sanki ikisinin üzerinden bir bulut geçip çökmüştü de benim haberim yoktu.
Elimde çatal, omzumu kaldırıp bir onlara bir tabaklara baktım.Seher, zeytine boş boş bakıyordu, Elif ise tereyağını sürmek yerine ezmeye çalışıyordu. İkisine birden göz kırpıp, tiyatral bir ifadeyle çatalımı bıraktım.
“Hayırdır hanımlar? Kahvaltı masasına cenaze havası mı serptiniz? Söyleyin de ben de ona göre gideyim gömleğimi siyah seçeyim.”
İkisi de sustu. Elif gözünü kaçırdı, Seher gülümsedi ama zorla. Yalan söylerken göz altları belli eder zaten. Çatallarını oynatmayan bir insan mutlaka kalbinde bir şey saklıyordur.
“Dökülün, ne oluyor? Bu hâliniz hiç normal değil.”
Kollarımı bağlayıp sandalyeme yaslandım.
Çünkü ben Can’dım. Ve bu evde biri susuyorsa, önce ben konuştururdum.
Elif bakışlarını yere indirdi.
“Tuğrul, Seher’i kurtaran oydu beni tanımadı. Bir an göz göze geldik,” dedi kısık sesle.
“Peki sonra?”
“Sonrası yok. Dönüp gitti. Ama tanımadı eminim.”
Hafifçe gülümsedim.
Elif’in sesi bile Tuğrul’un adını anarken titriyordu. İçimde “Pıtırcığım” diye seslenesim geldi ama ona zaman verdim.
Sonra başımı Seher’e çevirdim.
“Gün ışığım sen ne kararttın içini böyle?”
Yanağını avuçladım, çocuk gibi sustu bir an.
Sonra gözlerini kısıp, uzaklara baktı.
“Savaş, timin komutanı oydu ilk çukura bakan,beni tanıdı ama yüzüme bile bakmadı. Tuğrul’a görev devretti. Beni hiç olmamış gibi yaptı.”
Boğazında düğüm vardı. İki can dostumunda yıllardır yüreklerindeki yangını biliyordum.
“Demek yürek yangınlarınız onlardı.”
İkiside sadece başını salladı. Can olarak öyle anlarda içim daralır. Kimse benim kızlarıma öyle davranamaz!
Masaya yavaşça vurdum avucumla.
“Bu depresif hâliniz bana göre değil. Akşam hazırlanıyorsunuz. Sizi dışarı çıkarıyorum. Canlı müzikli, biraz alkollü, biraz neşeli bir yer buldum. Hayır, itiraz istemiyorum. Savaşı da Tuğrul’u da anca orada içinizde bir anlığına atarız.”
Seher başını kaldırdı. Elif şaşkınlıkla baktı. İkisi de sanki ‘bu Can ciddi mi’ diye düşündü ama ben gülümsedim.
“Elbiselerinizi giyin, rujlarınızı sürün. Bu gece gökyüzü bizim olacak.”
⸻
Gecenin rengi gece mavisiydi.
Seher siyah sırt dekolteli elbisesiyle tam bir “Gün ışığı karanlıkta parlar” temalıydı.
Elif ise bordo saten elbisesiyle “sessiz zarafet”in vücut bulmuş haliydi.
İçimden “Vay be, Tuğrul bu kızı üniversitede görüp nasıl sessiz geçmiş, aklım almıyor!” dedim.
Mekana vardığımızda ortam tam bizlikti.
Loş ışıklar, hafif caz melodileri, sahneye hazırlanan müzisyenler masamıza oturduk.
İlk siparişler geldi, kızların yüzleri yavaş yavaş gevşedi. Ben de rahatlayacaktım ki…
Köşeden bir çift göz takıldı gözüme. Kahverengi, sert, tanıdık.
Savaş.
Ve hemen yanında Tuğrul.
Sanki gecenin rüzgarı onlarla birlikte geldi.
Seher’in omzuna hafifçe dokundum. Başını çevirdi, onları gördü. Ama tek bir baş selamı verip yüzünü geri çevirdi. Gururluydu. Benim kızım gururluydu.
“Haydi,” dedim, “yer değiştiriyoruz. O asker bakışlar masamın enerjisini bozmasın.”
Mekânın en uzak, en sakin köşesine geçtik.
Ama gözüm hep o taraftaydı.
Tuğrul, Elif’e ara ara bakıyordu.
Ama nasıl bakmak… Bir adım atamayan ama kıyamayan bir adam gibi. Elif’se gözlerini kaçırıyordu.
Kalbim ikisine de hem üzüldü hem kızdı.
Bir süre sonra sahneden boşluk duyurusu geldi. Mikrofon açıktı.
“Seher,” dedim, “çık Rüya’yı söyle.”
Başta direndi ama ben Can’ım. İkna etmenin kitabını ben yazdım.
Sahneye çıktı. Loş ışık altında, siyah elbisesiyle Seher bir rüya gibi duruyordu.
Ve sonra o ses… Sadece sahneyi değil, tüm mekânı susturdu.
“Değmeyin feryadıma
Figanıma değmeyin
Eğer sevda bu demekse
Ben vazgeçtim beni sevmeyin …”
Savaş başını kaldırdı. Gözlerini Seher’den ayıramadı. Dudakları kıpırdamadı ama gözleri konuşuyordu.
Sanki “Bu kadın kim oldu böyle?” diyordu.
Seher şarkısını tamamladığında, alkışlarla indi sahneden. Ama gece daha yeni başlıyordu.
“Pıtırcığım,” dedim, Elif’in elini tuttum.
“Şimdi sahne sırası bizde.”
Kıpkırmızı oldu ama hayır demedi.
Nilüfer’den Son Arzum çalarken, ikimizin sesi birbirine karıştı.
Tuğrul…Barda oturuyordu. Yüzü taş gibi.
Ama her yudum içki, içindeki kıskançlığı biraz daha döküyordu gözlerine. İçime dokundu ama elden bir şey gelmiyordu. Çünkü bazen sadece seyredersin.
Şarkıdan sonra, DJ den vals müzüği çalmasını istedim. Bu gece bu iki adam yanacaktı yaktıkları gibi kafaya koymuştum.
Ben hiç vakit kaybetmeden Seher’in elini tuttum.
“Kaldır totonu, Gün ışığım. Bu geceyi dansla mühürleyelim.”
Mekân sessizleşti. İnsanlar çekildi.
Seher’le sahnenin ortasına çıktık.
Ve başladık dönmeye. Savaş’ın gözleri bizi izliyordu. Ama dudakları hâlâ sımsıkıydı.
İçinden “O el onun beline değmesin!” diyordu belki de. Ama artık çok geçti.
O gece, herkesin kalbi sahnede çıplak kaldı.Kimi sustu, kimi söyledi. Ama ben? Ben her zamanki gibi sevdiklerimi gülümsetmenin yolunu bulmuştum.