SEHER:
Mekanın kalabalığı içinde adımlarımı ağır attım. Can ve Elif yanımdaydı; onların sıcak varlığı bir nebze olsun içimdeki sıkışmışlığı hafifletiyordu. Akşamın bu saatinde, canlı müziğin tam ortasında olmak, benim için bir meydan okumaydı aslında. Ama Can’ın ısrarları, Elif’in cesaretlendiren bakışları sayesinde sahneye çıkmayı kabul etmiştim.
O siyah elbise kendimi onun içinde güçlü hissettim. Belki de yıllardır üzerime geçirdiğim o koruyucu zırhın dışında, gerçek benle yüzleşmenin bir yoluydu. Sahne ışıkları altında, mikrofonu elime alırken kalbim deli gibi çarpıyordu.
İlk notaları söylerken zaman durdu. Şarkı sadece bir şarkı değildi; içimde yıllarca biriktirdiğim özlemin, acının, sevginin dışa vurumu gibiydi. “Değmeyin feryadıma, figanıma değmeyin..” sözleri boğazımda düğümlendi ama sesim titremedi. Her kelimeyi içimde hissederek söyledim. Gözlerimi kapatıp, o günleri, o kırgınlıkları, o unutulmaz anları düşündüm.
Sahne arkasında Savaş’ın varlığını hissettim ama ona bakmadım. Görmezden geldim, çünkü geçmişin ağırlığı üzerimdeydi. Can ve Elif ise sahnenin başka bir köşesinde, gülüşleriyle aramda kalan mesafeyi biraz olsun eritiyordu.
Şarkı bittiğinde alkışlar arasında yere indim ama kalbimdeki fırtına dinmemişti. İçimde bir yerde hâlâ o eski çocuk vardı; kırılgan, incinmiş, ama güçlü olmaya kararlı.
O gece sahnede yalnızdım ama aslında yanımda iki dostum vardı. Ve bu dostluk, yeniden başlamanın, hayatı dolu dolu yaşamanın ilk adımıydı. Elif ve Can’nın şarkı performansından sonra Can dans müzüğini çaldırdı.
mekanın loş ışıkları altında, Can’la birlikte dans pistinde olduğumuz an hâlâ gözlerimin önünde. Kalbim heyecan ve korku arasında gidip geliyordu; çünkü bu sadece bir dans değildi benim için, uzun zamandır içimde tuttuğum o kırılgan yanımla barışmanın, hayata yeniden güvenmenin küçük ama büyük bir adımıydı.
Can elimi tuttuğunda, o sıcaklık tüm bedenimi sardı. Adımlarımız uyum içindeydi; ne çok hızlı ne çok yavaş, tam olması gerektiği gibiydi. Müzik, bedenimizin ritmiyle birleşirken, gözlerimi kapatıp o anın tadını çıkarmaya çalıştım. İçimde saklı kalan tüm korkuları, acıları bir an için unuttum.
Ama o an, gözlerimi açtığımda karşıda, kalabalığın içinde, Savaş’ın sert ve derin bakışlarıyla buluştum. Göz göze geldiğimiz o kısa an, zaman yavaşladı. O bakışta neyi gördüğümü tam anlayamadım; belki bir damla pişmanlık, belki hâlâ var olan bir bağ… Ama yüzünde hiçbir şey söylemiyordu. Sadece izliyordu beni, sessizce.
Kalbim hızla çarpmaya başladı; sanki dans pistinin ortasında değil, o bakışın içinde hapsolmuştum. Can’ın varlığı yanımda olmasına rağmen, o an sadece Savaş’la aramızdaki görünmez bir ip vardı. Gözlerimiz birkaç saniye buluştu, sonra ben utangaçça bakışlarımı kaçırdım ve dansa odaklandım.
Can, o anın farkındaydı ama sessizce gülümsedi; sanki her şeyi anlıyor, ama beni rahatlatmak için hiçbir şey demiyordu. Bu gülümseme, bana dostluğun, gerçek bir bağın ne demek olduğunu tekrar hatırlattı.
Dans devam ederken, müzik ve ışıklar içinde kayboldum; ama o bakış hiçbir zaman aklımdan çıkmadı. O gece, sadece şarkılarla değil, bakışlarla da hikayeler anlatıldı.
ELİF:
Ve şimdi… tam karşımdaydı. Beni görüp görmediğinden emin olamamıştım ilk başta. Ama sonra o an geldi.
Can’ın beni sahneye çağırışıyla kalbim tekrar hızlandı. Hafif terlemiş ellerimi elbisemin yanlarına sildim, mikrofonu aldım. Işık gözlerimi kamaştırıyordu ama bir an için, sadece bir an gözlerim o köşeye takıldı. O gölgeli masaya. . Tuğrul oradaydı. Göz göze geldik.
O an dünya sustu.
Gözlerinde ne gördüm bilmiyorum. Şaşkınlık mıydı? Tanıdıklık mı? Yoksa yıllar öncesinden saklanan bir duygu muydu? Gözlerimi kaçırdım.
Çünkü o bakışın içimde neyi tetiklediğini fark etmek istemedim.
Şarkı başladı. Seher biraz gerideydi, Can ise yanı başımdaydı.
Nilüfer’in “Son Arzun Nedir?“i…
“Son arzun nedir diye gelipte bana sorsalar…”
Söylerken gözlerim yine doldu. Belki de son arzumu hiç kimseye söylememiştim. Çünkü o arzunun adı Tuğrul’du. Ve ben, yıllardır sessiz kalmayı seçmiştim.
CAN:
Gülüyorduk, eğleniyor gibi görünüyorduk ama o kahkahaların içinde bir eksiklik vardı.O yüzden buraya getirmiştim zaten onları; sahne, müzik, dans belki unuturuz diye.
Ama kimse hiçbir şeyi unutmaya niyetli değildi. Özellikle o köşede oturan iki hayalet gibi adam: Savaş ve Tuğrul. Varlıklarıyla bütün mekanı gölgede bırakıyorlardı. Savaş’ın gözleri Seher’in her hareketini tarıyor, Tuğrul ise Elif’in gülüşlerine bile ürkekçe bakıyordu.
Ben her şeyi görüyordum. Çünkü gözüm hep üzerlerindeydi. Özellikle Savaş’ın.
Bir ara lavaboya gitmek istedim. Belki birkaç saniye kendimle kalır, bu üçgenin bir ucunda olmaktan uzaklaşırım diye. Masadan kalktım, tam tuvalet koridoruna yönelmiştim ki adımlar arkamdan geldi.
“Can?”
Sesin tonunu tanımamak mümkün değildi.
Savaş.
Yavaşça döndüm. Yüzü aynıydı: ifadesiz, sert, soğuk. Ama gözleri , gözleri fena halde sabırsızdı.
“Ne oldu, Yüzbaşı?” dedim. Hafif bir sırıtışla.
“Konuşabilir miyiz? Bir dakika.”
“Tabii,” dedim. Ama içimden ‘hadi bakalım, kıskançlığın ne boyutunu göreceğiz’ diye geçirdim.
Koridorun sessizliğinde, biraz kenara çekildik. Tuğrul da birkaç adım geride durmuştu. Muhtemelen o da Savaş’ın neden birden bana yürüdüğünü anlamaya çalışıyordu.
Savaş, gözlerime değil, sanki arkamdaki duvara bakıyordu.
Ve sonra, geldi o beklenen cümle.
“Seher’le senin aranda… bir şey mi var?”
Bak, ben çok duydum bu soruyu. Hayatımda ilk kez değildi biri gelip de böyle sorduğunda gözlerinde kıskançlık taşıması.
Ama bu başkaydı. Bu, Seher’in eski sevgilisinden gelen, içine attığı yılların sarsıntısını zar zor gizleyen bir adamın, gururla bastırdığı aşkını kıskançlıkla kusmasıydı.
Bir adım geri çekilip gülümsedim.
“Yıllar geçmiş Savaş,” dedim
“Sence varsa, neden bu kadar sessiz kalırım?
Yoksa, neden seni bu kadar sinirlendireyim?”
Yüzünü çözemiyordum, çünkü adam gerçekten taş gibi. Ama ben gözleri okurum. Ve o gözlerde gördüğüm şey netti: rahatsızlık.
“sahnedeki o dansı izlerken içinden ne geçti, onu tahmin etmek zor değil.”
“Sen onu hâlâ yıllar önce bıraktığın gibi sanıyorsun galiba ama artık öyle değil. Hem… sana ne?”
Savaş bu cümleyle taş kesildi. Hafifçe gözlerini kıstı ama hâlâ o soğukkanlı duruşunu bozmadı.
Oysa ben içimden kahkaha atıyordum. Çünkü adam resmen deli gibi kıskanıyordu ve bunu inkar etmeye çalışması onu daha da komik hale getiriyordu.
“Bana ne mi?” dedi sonunda.
“Evet. Sana ne?” dedim bir adım yaklaşarak, “Üstelik o kadını incitip giden senmişsin. Şimdi gelip hayatına karışman ne kadar etik, ne kadar anlamlı, sen söyle?”
Savaş o anda sustu. Dudaklarını sıktı. Gözlerini yere kaçırdı bir saniyeliğine. Ve ben o kadar net anladım ki… Bu adam, bu kadını hiç unutmamış. Seher hala onun en zayıf noktası.
Tuğrul yaklaşmadan hemen önce hafifçe eğildim, kulağına fısıldar gibi bir cümle bıraktım:
“Merak etme aramızda sadece dostluk var. Ama senin gibi bir adam, bir şarkıyı bile ölümüne kıskanıyorsa, bence hala geç kalmamışsındır.”
Arkamı döndüm, yürürken Savaş’ın yerinden kıpırdamadığını hissettim.
Tuğrul hafifçe başını kaldırdı bana, ama ben sadece gülümsedim.Bu gece herkes kendi sınavındaydı. Ve ben herkesin içindekini tek tek okuyordum.