8.Bölüm – “Sabaha Gülümseyen Ev”

1200 Words
Yeni gün, Hakkâri’nin güneşiyle birlikte üçlünün evinin perdelerini aralayarak içeri süzüldü. Balkondaki saksılarda toprağa can veren ilk ışık, mutfağın camından geçip salonun halısına vurduğunda, o evdeki tüm kırgınlıklar da sanki bir gecede uyuyup kalmış gibiydi. İlk kalkan Can oldu. Üzerine battaniyesini örtüp koltukta sızmıştı ama uyanır uyanmaz mutfağa yöneldi. Kahve makinesinin sesiyle birlikte evin uyanışı da başladı. Hemen ardından Elif, saçları dağılmış, gözleri hâlâ uykuluyken içeri süzüldü. Onu Seher izledi, gözlerinin altında yorgunluk yoktu. Hepsi, gecenin ağırlığını kapının dışında bırakmaya karar vermiş gibiydi. “Uyanan gelsin, pancake yapıyorum!” diye bağırdı Can mutfaktan. Elif yastığını kucaklayarak geldi, “İçine muz koymazsan barışmam seninle,” dedi gülerek. Seher de üstüne hırkasını alıp içeri girdi, saçlarını toplarken yüzünde yeni doğmuş günün gülümsemesi vardı. “Bugün güzel geçecek,” dedi kendi kendine, ama sesinde kararlılık vardı. Belli ki sadece güne değil, kendine de inandırıyordu bunu. Üçü birlikte kahvaltı sofrasını hazırladılar. Ne Savaş’ın adı geçti, ne Tuğrul’un… Ne gece yaşanan bakışmalardan, ne de sahnede söylenen şarkılardan söz edildi. Birbirlerine düşen gölgeleri değil, sofraya düşen gülümsemeleri büyüttüler. “Bugün çok çalışacağız,” dedi Elif, Seher’in karşısına oturup çatalına reçel sürerken. “Bitki örnekleri için rota belirlememiz gerek.” Can kahvesini yudumladı, “Rektör sabah bizi çağırdı demedi demeyin. Ben erkenden maile baktım.” Seher gözlerini kocaman açtı, “Bizi niye çağırıyor ki?” Elif omuz silkti, “Kesin geçen günkü olayla ilgilidir. Hastane raporu falan…” Hazırlandılar. Üçü de o sabah normalden daha özenli giyinmişti. Ama hiçbiri bunu fark ettirmedi birbirine. ⸻ Hakkâri Üniversitesi’nin rektörlük binasında, öğleye yakın bir saatti. Rektör Prof. Dr. Haluk Candan, her zamanki ciddi ama nazik tavrıyla karşıladı onları. “Hoş geldiniz. Öncelikle geçmiş olsun,” dedi. Sesindeki samimiyet onları rahatlattı. “Teşekkür ederiz hocam,” dedi Seher, gülümseyerek. Hiçbir şey olmamış gibi davranmanın hafifliği vardı üzerinde. Rektör elindeki kalemle masaya hafifçe vurdu. “Dağdaki olayın detaylarını inceledik. Şükür ki ciddi bir yaralanma olmamış. Ama bu işin şakası yok çocuklar. Bölge hala riskli. O yüzden sizden rica ediyorum, araştırmalarınıza devam edecekseniz yanınızda bir askeri ekip olacak.” Elif ve Can aynı anda bakıştılar. Seher gayet rahattı, “Tabii hocam. Güvenlik önemli. Biz de o yüzden biraz çekiniyorduk zaten.” Rektör gülümsedi. “Bugün saat 16.00 itibariyle eşlik edecek tim sizinle temasa geçecek. Bu, sizin için bir güvenlik önlemi. Gönlünüz rahat olsun, çok profesyonel insanlar eşlik edecek.” Seher içten içe derin bir nefes aldı. Bir an bile şüphe duymadı. Savaş bu işin içinde olmazdı. Onun kendisiyle alakalı bir görevi kabul etmeyeceğini biliyordu. Böyle bir şeye tenezzül bile etmezdi. Zaten yüzünü görmek bile istemeyen bir adamla aynı göreve düşmesi ihtimali ona komik geliyordu. O yüzden içi rahat çıktı odadan. Elif’le kol kola yürüdü. Can, onların biraz önünden yürüyordu ama dönüp dönüp “güneş gibi parlıyorsunuz yine” demeyi ihmal etmiyordu. Güldüler. Üçü birlikte yeniden “biz” olmuşlardı. ⸻ O sıralarda şehrin başka bir köşesinde, dağların ardında ve beton duvarların arasında… Bir başka karar veriliyordu. Karargâh komutanı Savaş’ı odasına çağırmıştı. Savaş klasik sert duruşuyla selamını verip masasının önüne geçti. “Yüzbaşı. Geçen gün bölgede sivil bir bilim ekibine yönelik acil kurtarma yaşandı. Biliyorsun. O ekibin araştırmasına devam etmesi gerekiyor. Rektörlük ve valilik ortak karar aldı. Bu grubun güvenliğini sağlayacak kişiler olarak senin timini uygun gördük.” Savaş ayağa kalktı. Tek kelime etmeden gözlerini komutanına dikti. Ne rektörün adı ilgisini çekmişti… Ne araştırmanın konusu… Ama tek bir cümle, içinden geçiverdi: “İstemesende sana yakınım artık” Komutan devam etti. “Ziraat mühendislerinden oluşuyor ekip. Endemik bir bitki araştırıyorlar. Kadın-erkek karma grup. Eğitimli, üniversite görevlileri. Ama yine de dikkatli olunmalı. Senin timinle beraber üç günlük refakat isteniyor.” Savaş duraksamadı. “Emredersiniz ,” dedi sadece. Ne fazla ne eksik. Komutan başını salladı. Savaş selam verip çıktı odadan. Savaşmasasına döndü, elini çenesine dayayıp bir süre camdan baktı. Bu kez kader onun karşısına çıkarmadı Seher’i. O, kendisi gidiyordu Seher’in karşısına. Ama Seher’in haberi yoktu. Henüz. Saat tam 16:00 olduğunda, Hakkâri Üniversitesi’nin toplantı salonu sessizdi. Pencereden içeri süzülen yumuşak ışık, salonun uzun masasına vuruyor, masa başında oturan iki adamın yüzünü kısmen aydınlatıyordu. Savaş koyu gri bir tişört giymiş, üzerine haki renkli bir mont almıştı. Her zamanki gibi dik duruyor, karşısındaki harita projeksiyonuna gözlerini sabitlemişti. Yanındaki Tuğrul, gömleğinin kollarını kıvırmış, daha rahat ama dikkatli görünüyordu. İkisi de profesyoneldi. Ama içlerinde birbirinden tamamen farklı fırtınalar kopuyordu. Savaş, zihnindeki tek düşünceyi bastırmaya çalışıyordu: “Burada olacak mı gerçekten?” Kapının açılma sesiyle birlikte tüm salonun enerjisi değişti. Gülüşmeler eşliğinde içeri üç kişi girdi. Seher, elinde evrak dosyaları, yorgun ama keyifli görünüyordu. Yanında Can, her zamanki rahat tavrıyla yürürken Elif’le hafifçe atışıyordu. Seher’in adımları durdu. Bakışları bir anda karşısındaki gözlerle buluştu. Savaş. Bir anlığına zaman durdu sanki. Ellerindeki dosyalar kaydı, yere düştü. Salonda hafif bir “tak” sesi yankılandı. Seher ne diyeceğini bilemedi. Gözleri büyüdü, nefesi kesildi. Can hemen eğildi, dosyaları toparlamaya çalıştı ama Seher’in bakışları hâlâ Savaş’taydı. “Bu bir şaka olmalı…” dedi fısıltıyla. Ama sesi duyulmuştu. Elif, Tuğrul’a kaydı bakışları. Göz göze geldiler. O kadar yıl sonra hala aynı hisleri taşıyorlardı. Elif’in yüzünde belirsiz bir gülümseme vardı, ama gözleri duygularını ele veriyordu. Tuğrul da Elif’ten bakışlarını çekmedi bu sefer. “Hoş geldiniz,” dedi Savaş. Sesi tok, sert ve duygusuzdu. Ama gözleri, o sesin aksine, içten içe yanıyordu. Seher kendini toparladı. “Bu toplantıya başka birileri eşlik edecekti?” dedi, sesi soğuk ve keskin. “Görev bana verildi,” dedi Savaş, hiç tereddüt etmeden. “Üç gün boyunca timimle birlikte size eşlik edeceğim. Tüm koordinasyon bende olacak.” Can, ortamı yumuşatmak için lafa girdi. “Ee o zaman hemen başlayalım. Çok yolumuz var belli ki.” Masaya geçtiler. Projeksiyon açıldı. Savaş lazerle harita üzerinde dağ yollarını gösterdi, noktaları işaret etti. Konuşması net, keskin ve emirdi. Ama o sırada Seher, sabrını taşıran noktaya gelmişti. “Burası bizim araştırma alanımız. Siz güvenlikten sorumlusunuz, güzergâh planı bizim sorumluluğumuzda olmalı.” Savaş gözlerini ona çevirdi. “Bu senin planladığın gibi yürüyen bir doğa yürüyüşü değil Seher. Orası dağ. Risk var. Her şey kontrolümde olacak. Benim dediğim şekilde gidilecek.” Can hemen araya girdi. “Tamam, tamam bu bir iş birliği. Birbirimizi yıpratmadan yol alabiliriz.” Seher gözlerini Can’a çevirdi. “Can savunmana gerek yok.” Savaş’ın kaşları çatıldı. “Elbette ki kararları birlikte alacağız gibi görünüyor ama unutma Seher… O dağda sizin de, timimin de güvenliğinden ben sorumluyum. Ve bu, tüm emirlerin benim tarafımdan verileceği anlamına geliyor.” Sesinde öyle bir ton vardı ki Seher’in kanı dondu. Ama hemen ardından omuzlarını dikleştirdi. “Biz burada bilim insanıyız. Seninle aynı dili konuşmuyoruz Savaş. Ama en azından saygı gösterip dinleyebilirdin.” Bir an sessizlik oldu. Salondaki herkes nefesini tuttu. Savaş bir şey demedi. Sadece başını eğdi ve haritadaki lazeri tekrar dağın kuzey yamacına çevirdi. Tuğrul oturduğu yerden hafifçe Elif’e baktı. Gözleriyle “iyi misin” der gibiydi. Elif ise onun bu bakışına, ince bir baş selamıyla karşılık verdi. Can gülümsedi. “Vay be… ne sabah, ha? Daha rotaya çıkmadan dağın havası çarptı galiba.” Kimse gülmedi ama ortamın gerilimi bir nebze azaldı. Toplantı sona erdiğinde, Seher hızlı adımlarla salondan çıktı. Savaş bir süre onun arkasından baktı ama yerinden kıpırdamadı. Tuğrul, Can’a döndü. “Sizinle üç gün mü?” Can başını salladı. “Ne şans ama değil mi?” Ve böylece, savaş başlamadan cepheler çizilmişti. Dağ yolları değil… Kalp yollarıydı esas dikenli olan.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD