TUĞRUL:
Arabanın ön koltuğundaydım. Direksiyon Can’daydı, ben ise onun yanındaydım.
Arka koltukta Elif oturuyordu. Bir ara dikiz aynasından göz göze geldik, ama hemen kaçırdı bakışını. Ben de çevirdim başımı, pencerenin dışına doğru döndüm.
Aslında göz göze geldiğimiz o an, içimdeki dalgalanmayı bastıramadım. Yıllar sonra yeniden görmek…
Hem de bambaşka biri olarak karşımda durduğunu fark etmek…Zordu.
Ama güzel bir zorluktu.
“Yol keyifli olacak gibi, değil mi Tuğrul?” dedi Can, sesindeki o alaycı sıcaklıkla. Bir şeylerin farkındaydı.
“Keyfi yerindeyse tabii,” dedim gülümseyerek, Elif’e kısa bir bakış atıp gözlerimi kaçırarak.
Tam o sırada Elif öne doğru eğildi, ellerini dizlerinin üzerine koydu.
“Senin konuştuğunu ilk kez duyuyorumTuğrul” dedi hafif bir kahkahayla. Sesi beklediğimden daha yumuşaktı.
“Beni çok konuşturan olmadı şimdiye kadar,” dedim. Aslında “Sen hariç” demek istemiştim ama yutkundum.
“Ben de seni hep uzak, soğuk biri olarak hatırlıyorum. Üniversitede de öyleydin…” dedi.
Kendiyle ilgili kurduğu cümledeki o ‘arkada kalma’ duygusu beni bir yerimden yakaladı.
Ona döndüm.
“Yine de bazı anılar iz bırakıyor. Mesela…”
Duraksadım.
“Bir gün laboratuvara geç kalmıştın. Kimse seni beklememişti. Sınıfa girince cebinden bir poğaça çıkarmış, karnın guruldayınca da sessizce çantana koymuştun. Hoca gözlüklerinin üstünden sana bakınca yanakların kızarmıştı. Ama sonra o konuyu sınıfta senden daha iyi anlatan olmamıştı.”
Elif’in gözleri kocaman açıldı.
“Sen… hatırlıyor musun onu?”
İçindeki şaşkınlık çok netti.
Başımı hafif eğdim, gözlerim yolda ama aklım o yüzündeki şaşkınlık ifadesindeydi.
“Bazı şeyler silinmiyor.”
Elif hafifçe güldü.
“Ben onu unutmuştum bile.”
Sonra omuzlarını silkti.
“Yani önemsiz bir detay gibi geliyor insana ama birinin hatırlaması güzelmiş.”
İçim ısındı. O gülümsemenin ardındaki mahcubiyet, o eski Elif’ten kalma utangaç tavır…Her şey yerli yerindeydi aslında.
Ama dışındaki kadın bambaşka birine dönüşmüştü.
“Sen de değişmişsin,” dedim.
“İyi yönde mi kötü yönde mi?”
Gözümdeki ifadeyi ölçmeye çalışarak baktı bana.
“İyi. Ama tehlikeli,” dedim.
Can bir anda kahkahayı bastı.
“Yani diyor ki, bu Elif hem kalbini çalar hem motorla kaçar! Allahım Tuğrul bile şiir gibi konuşuyor.”
Arabanın içi gülüşmelere boğuldu.
Elif başını eğdi ama gülümsemesini saklayamadı. Ben de, uzun zamandır ilk defa bu kadar hafif hissettim. Belki de bazı yollar, tam da hatırladığın yerde yeniden başlıyordu.
Ve ben, bu defa konuşmak için geç kalmak istemiyordum.
ELİF:
Yola çıktığımızda arabada huzurlu bir sessizlik hâkimdi.
Can direksiyon başındaydı.
Ben arka koltukta, Tuğrul’un tam arkasında oturuyordum.
Arada gözüm dışarı kayıyor, kıvrım kıvrım ilerleyen dağ yoluna dalıp gidiyordum.
Ama zihnim… çok başka bir yerdeydi.
Ya da daha doğrusu: birinin omuzlarında, duruşunda, gözlerini kaçırışındaydı.
Tuğrul.
Yıllar önce üniversitenin o kalabalığında kimsenin dikkat etmediği biriydim ben.
Ne fazla konuşurdum, ne de öne çıkardım.
Ama onu hep uzaktan izlerdim.
Sessizdi, ama dikkatli. Sertti, ama adaletli.
Bazen bir cümlesiyle koca sınıfı sustururdu.
Ama şimdi bu kadar yakınken, onunla aynı arabanın içindeyken…
Nedense nefesim daha hızlı, ellerim daha gergindi.
“Yol keyifli olacak gibi, değil mi Tuğrul?” dedi Can, hep olduğu gibi ince bir gülümsemeyle.
Tuğrul kısa bir cevap verdi ama sesindeki o çekingenlik… Sanırım yalnızca ben duydum. Çünkü ben ona odaklıydım. Sadece ona.
Kendimi tutamadım. Öne doğru eğildim.
“Senin konuştuğunu ilk kez duyuyorum Tuğrul,” dedim hafifçe gülerek.
Gerçekten de öyleydi. Yıllar boyunca belki iki ya da üç kere konuşmuştuk.
Ama hiçbir zaman bu kadar yakından…
“Beni çok konuşturan olmadı şimdiye kadar,” dedi. Sesi… yumuşaktı. Bir perde inmişti sanki aramızdaki yıllardan oluşan o mesafeye.
Kendi kendime gülümsedim. Ama içimde bir şey kıpır kıpırdı. Bir heyecan… bir şeyin başladığına dair o tarifsiz his.
Sonra hiç beklemediğim bir anda konuştu.
“Bir gün laboratuvara geç kalmıştın. Kimse seni beklememişti. Sınıfa girince cebinden bir poğaça çıkarmıştın. Karnın guruldayınca çantana geri koymuştun. Hoca gözlüklerinin üstünden sana bakınca yanakların kızarmıştı. Ama sonra o konuyu senden daha iyi anlatan olmadı.”
Donup kaldım. Bir anlığına içimden geçen tek cümle şuydu:
“Beni hatırlıyor.”
Boğazım düğümlendi. Yüzümde istemsiz bir tebessüm yayıldı.
“Sen… hatırlıyor musun onu?”
Sadece bunu diyebildim.
Gözlerini kaçırdı ama sesi ciddi ve içtendi.
“Bazı şeyler silinmiyor.”
O cümleyle içimde kelebekler uçuşmaya başladı. O küçücük anı benim bile unuttuğum o günü onun hatırlaması…
Kendimi önemli hissettirdi.
Görünmüş, fark edilmiş…
Kızardım mı bilmiyorum ama kalbim hızlandı.
Saklamaya çalıştım.
“Hııı… Ben onu unutmuştum bile,” dedim sıradan bir şeymiş gibi.
Ama içim: “Sakın belli etme Elif, sakınn!” diye bağırıyordu.
“Sen de değişmişsin,” dedi sonra.
Gözlerimi dikiz aynasında yakaladım bu sefer.
Kendime güvenli görünmeye çalışarak sordum:
“İyi yönde mi, kötü yönde mi?”
“İyi. Ama tehlikeli,” dedi.
Kahkaha birden Can’dan geldi.
“Yani diyor ki, bu Elif hem kalbini çalar hem motorla kaçar! Allahım Tuğrul bile şiir gibi konuşuyor!”
Kahkaha attım, başımı koltuğa yasladım.
Can her zamanki gibi orada oluşunu hissettiriyordu.Ama içimden geçen o cümleyi yalnızca ben duydum:
“Beni hatırlayan bir adam o adam yıllardır ilk defa gözümün içine bakıyor.”