CAN:
Sabah kızlarla kahvaltı öncesi yaptığımız sohbet hâlâ içimi ısıtıyordu. Elif’in utangaç gülümsemesi, Seher’in dalıp gitmeleri ve benim araya serpiştirdiğim espriler…
“Şu dağda çiçek değil dert topluyoruz, haberiniz olsun,” demiştim ve Elif, “Senin gibi bir dert yeter Can,” deyip kahkahasını patlatmıştı. Kızları güldürmek gibisi yok. Hele ki Elif’in gülüşü… Tuğrul’un kalbine mis gibi düşer bu ses, eminim.
Kahvaltıdan sonra herkes hareketlenmişti. Timin diğer üyeleri çadırları kontrol ediyor, Savaş haritayı gözden geçiriyor, Seher ise çantasını düzenliyordu. Ben ise elimde su şişesiyle Derya’nın etrafında tur atmaya çalışıyordum.
Kızım ne soğuksun be… Arktik bölge gibi. Ama neyse, pes eden bir Can olmadım, olmam da.
Yürüyüş başladığında artık herkes dağın yamaçlarına yayılmıştı. Endemik bitkiler nadir, tıpkı doğru insan gibi.
Ama bugün dağın içinde sadece çiçekler değil, başka türden kıpırtılar da vardı.
Savaş ve Seher ikilisi önde yürüyordu. İkisi de birbirini görmemeye çalışıyor ama aynı taşın üstüne aynı anda basıyorlardı sanki.
Sessiz, temkinli bir yolculuk.
“Bir gün bunlar ya birbirini boğacak, ya da dudaktan öpecek,” dedim içimden. Net. Orası karışık.
Gözüm arkaya kaydı: Tuğrul ve Elif O ikili artık başka bir sayfaya geçmişti.
Tuğrul, Elif’in sırt çantasını kontrol ediyor, “Ağır gelirse ben taşıyabilirim,” falan diyor. Bu cümle, Tuğrul’un lugatında “Seni seviyorum,” demek olabilir.
Ve Elif biraz utanarak ama utanmadan gülümsüyor. Sonra bir an gördüm. Elif yürürken ayağı kayacak gibi oldu. Tuğrul, refleksle elini tuttu.
Ama mesele şu: Yine Bırakmadı.
Elif de bırak demedi. İşte Can’ın kalbi o anda “Vay be!” dedi.
Bu, o filmlerdeki sahnelerden biriydi.
Dağın eteklerinde, dikenli çalıların arasında bir el tutuşu…
Belli ki sadece el değil, yılların içinde bekleyen sevgi de sıkıca kavuşmuştu.
Ben tabii boş durur muyum? Hemen yanlarına yürüdüm, sanki endemik bir tür bulmuş gibi:
“Pardon siz bu türün Latince adını biliyor musunuz? Elden-ele-gönüle geçişli falan mı?”
Elif kıpkırmızı oldu. Tuğrul göz devirdi ama yüzünde bir gülümseme vardı. İçten. Sahici.
Yürüyüş devam ederken Savaş, Seher’in yanına yaklaştı.
“Rotadan sapma,” dedi kısa ve net.
Seher bir şey demedi önce ama sonra, “Beni takip etme, bitkileri senden daha iyi tanırım,” diye çıkıştı.
İşte o an Derya’nın yanından geçerken usulca kulağına fısıldadım:
“Romantik gerilim türünde bir dizideyiz şu an.”
Derya gülümsedi. Evet, evet gülümsedi! Bu ne demek biliyor musun aşkım? Can bir adım daha attı.
Ama biliyorum; Elif ile Tuğrul, Seher ile Savaş’tan daha hızlı yol alacaklar.
Çünkü onlar birbirine bakarken geçmişi değil, bugünü görüyorlar.
Ve Seher o hala dünle kavga ediyor.Savaş da o kavgada kendini cezalandırıyor gibi.
Yolculuk boyunca elimde kamerayla fotoğraflar çektim. Doğa büyüleyici, ama en güzel kare Elif ile Tuğrul’un el ele yürürken, birbirlerine baktıkları andı.
Kimse fark etmedi belki ama ben ettim. Tuğrul o bakışta geçmişini affetti, Elif o bakışta geleceğine sarıldı.
Ben mi? Ben Derya’nın bir gün bana gerçekten bakmasını bekliyorum. Ama beklerken de mizahı elden bırakmam.
Çünkü Can dediğin adam, duygularını da espirili yaşar.
DERYA:
Sessizliği severim. İnsanların gürültüsünden, gereksiz yakınlıklarından, şakaların arasına saklanan ilgilerden hep uzak durdum.
Asker olmak; netlik ister, kararlılık ister, mesafe ister.Ben hepsini öğrendim.
Ama o Can dedikleri adam…
Kafamın tam ortasında patlayan bir konfeti gibi. Renkli, hesapsız, samimi. Ve ben, ilk defa bu kadar rahatsızım ama bir o kadar da meraklıyım.
Bugün de bitki aramaya çıktık. Doğayla baş başa olmak iyidir. Sessizlik iyidir. Ama onun sesi, Can’ın sesi herkesin ortasında sadece bana dokunuyor gibi. Yine bir şaka, yine bir gülümseme Elif’le Tuğrul’un el ele tutuşmasına laf sokuştururken bana göz kırpması.
O an gülmemek için dudağımı ısırdım.
Ne yapıyorum ben?
Sanki içimde bir çocuk kıpırdanıyor. Yıllardır susturduğum, bastırdığım, hep ‘zayıflık’ saydığım o kadın tarafım Can’la birlikte yüzeye çıkmaya çalışıyor. Ama nasıl izin veririm ki?
Ben hep kuralına göre oynadım. Sınırları çizdim. Yaklaşan herkesi geri gönderdim.
Ama Can bana yürümüyor.
O… bana dokunuyor.
Dalga geçerken bile sevgiyle bakıyor.
Sanki bir şeylerin farkında gibi.
Sanki benden kaçmıyor da, beni bekliyor gibi.
Bugün bana fısıldadığı o cümle hâlâ aklımda:
“Romantik gerilim türünde bir dizideyiz şu an.”
Bir an ona baktım. Göz göze geldik.
Gülümsemedi. Gülümsetti. O an elim ayağım birbirine dolandı.
Ben güçlü olmayı öğrendim. Soğuk olmayı değil. Ama zamanla ikisi aynı şey gibi yer etti içimde. Can bana o farkı hatırlatıyor.
Tuğrul Elif’in elini tuttuğunda mutlu oldum.
Gerçekten. Çünkü Tuğrul hak ediyordu.
Ama sonra içimden bir ses, “Sen neyi hak ediyorsun?” diye sordu. Ve ben cevap veremedim. Çünkü ne istediğimi bilmiyorum.
Ya da belki biliyorum ama korkuyorum.
Can bu kampın rengi oldu. Ben ise hala siyah beyazım. Ama siyah, yanına biraz sarıyı çoktan aldı.
Bugün bana ‘kutuplar’ dedi. Soğuk olduğumu ima etti, ama ardından ‘ısınmak için oraya gelirim’ diye fısıldadı.
Bu adam kafamı karıştırıyor. Ama belki de…
Kalbimi düzene sokuyor.