"HER ŞEYİN BAŞI"
"Hanımefendi." ....
"Hanımefendi!"....
"HANIMEFENDİ!!!!"...
Diye haykıran adam kendini duymadığımı sanıyordu ama öyle değil. Aslında duymuyormuş gibi yapıp, sekiz saat süren sorgunun ardından, son sözümü söylemek için kendimi ele vermeyecek mantıklı bir kaç kelime düşünüyordum.
Başımı kaldırıp , uykusuz gözlerle karşımdaki heybetli savcıyı baştan aşağı süzdüm. Onca zamandır hiç bu gözle bakmamıştım ona. Geniş omuzları , göz kararı bir doksan boyu, ne uzun ne de kısa denebilecek alnına bir tutam ak düşmüş bakımlı saçları , yeşilin en koyu tonu gözleri, hafif çekik göz kapakları, uzun-kıvrık kirpikleri, dolgun dudakları , okkalı sanat eseri gibi sonradan yapılmış burnu, gömleğinden bile dikkat ettiği belli olan vücut hatları , jilet gibi takım elbisesi ve her adımında altı kösele olan sesinden belli kaliteli ayakkabıları ...
O kadar yorgundum ki derin bir nefes alıp arkama yaslanmak isterken , aldığım nefesin titremesiyle kendimi ele vermiş gibi hissettim.
Sesime çeki düzen verip;
"Adım Katre . Katre Songun." diye tekrar ettim. Bu kaçıncı söyleyişim bilmiyorum ama savcı benden daha inatçı çıkmıştı o kesin.
"Biliyorum." dedi gözlerimin içine bakarak. Gözlerinde yorgunluğa dair bir esinti bile yoktu.
"Tekrar ediyorum. Reyna adlı mekanın altındaki cesetler.. Sizinle bir alakası var mı?" diye beş yüzüncü kez sorarken sesi öncekilerden daha sakindi.
Sinirlerime hakim olamayıp kahkahalara boğulunca, adam sert ama ağır adımlarla üzerime doğru yürümeye başladı. Gülmekten nefesim kesilirken , yüzüme doğru eğilen adamın serin nefesi onun dudaklarından çıkıp ciğerlerime dolduğunda, dişlerinin arasından tıslayarak ;
"Bu işi bizzat kendim takip edeceğim. Eğer o cesetlerin bir tanesinin üzerinde parmak izin çıkarsa..." dediği an sorgu odasının demir kapısı sert bir şekilde çalındı.
Savcı yavaşça geri çekilip , kapıya yöneldi ve öfkeyle açtı. Kapının arkasında gördüğüm adam oydu. Yıllar önce daha ufacık bir kız çocuğuyken elimi tutup , saçımı okşayan , okulu bitirene kadar elini üzerimden çekmeyen ve hala görüştüğüm o kişiydi. Ziya amca... Emekli savcı Ziya Kadıoğlu...
***
YILLAR ÖNCE...
OCAK 2006 ....
Hayatımın en mutlu son günüydü belkide o zaman .. Dördüncü sınıfın ilk döneminin son günü. Yani on beş tatilin başlangıcı . Karnemi almış, okuldan çıkmıştım. Elimdeki hepsi beş olan , takdir belgeli karnemi heyecanla sallayarak evimizin iki sokak aşağısındaki okulumdan çıkıp , sessizce yağan karın altında mutlulukla koşturuyordum eve doğru. Köşedeki elektrik direğini dönüp bahçe çitlerini geçtikten sonra annem , ablam ve babama karnemi gösterip sürpriz yapmak için adımlarımı yavaşlatıp mutfak kapısının camından içeri doğru baktım. Ocakta kaynayan yemeklerin buharından , buğulanmıştı cam. Yavaşça kapı kolunu aşağı indirip ayakkabılarımı çıkarıp girdim mutfak kapısından içeri. Mis gibi pişen yemeklerin kokusu burnuma dolarken , açlığımı es geçip önce karnemi göstermek istiyordum. Mutfaktan geçtim, antrede sağa sola baktım, salona doğru atladım. Ama ev hiç olmadığı kadar sessizdi. Ablam üniversiteden bir kaç gün önce dönmüştü, üst katta onun odasında olabileceklerini düşünüp , merdivenlere yöneldim parmak uçlarımda , bir anlığına gözlerimin önünde yükselen basamaklardaki çamurlu ayak izlerini görünce dursam da ablamın bana şaka yaptığını düşünerek devam ettim tırmanmaya. Son basamağa geldiğimde boğuk fakat tanıdık bir ses duydum.
"Ne olur yapma.. Yalvarırım."
Bu ablamın sesiydi. Ama sesin nereden geldiğini anlamamıştım. Antrenin ortasında durup , önce sağıma baktığımda annemin elleri ve ayakları kurbanlık koyun gibi bağlanmış çırçıl çıplak yatağın üzerine bırakılmıştı. Biraz yaklaşıp aralık kapıyı ittirmek istediğimde , kapının aralığından diz çökmüş babamı gördüm. Onunda elleri arkasından bağlanmış diz çöktürülmüş ve ağzı bir bez parçasıyla kapatılmıştı. Alnından ve yüzünden kanlar akarken korkuyla elimi kaldırdığımda babamla göz göze geldik. Gözlerine kan oturmuş , girmemem için başını sallıyordu. Küçücük kalbim ağzımdan çıkacak gibi atıyordu. Ama geri adım atamadım o an . Babamın göz yaşları akmaya başladığında içeriden yabancı erkek sesleri geldi. Bakışları bendeyken başı yere paralel bir şekilde 'git' değilde. 'Kaç!' diyordu sanki.
Kulaklarıma dolan o iğrenç ses midemi bulandırmıştı.
"Avukat! Ben karını sikerken sen de eşlik etmek ister misin? Ya da neyse ya üç kişi sevmem ben." diyen o iğren ses ve ardından pis bir kahkaha.
Adımlarım geri geri giderken , babam kendini yere atıp ayağıyla kapıya vurdu ve kapı hızla kapandı. Arkamdaki boğuk ses hala doluyordu kulaklarıma. Ablamın sesi.
"Öldür beni . Öldür!"
Başımı çevirdiğimde sesin ablamın odasından geldiğini anlamıştım. Yaklaşıp anahtar deliğinden baktığımda ömrüm boyunca unutamayacağım , gözlerimi ne zaman kapatsam bir lanet gibi çöken o an..
Ablamın parçalanmış kıyafetleri, dağılmış odası ve yatağının üzerinde zorla ona sahip olup her yeri kana bulayan o orospu çocuğunun lanet görüntüsü.
O şerefsiz saniyeler içinde hızla dönüp kapıya doğru adımlayınca panikle geri adım attığımda elimdeki karnemle yere düştüm. Geri geri giderken yapmam gereken şeyin kaçmak olduğunu anlamıştım. Ama ben merdivenlerden inene kadar onlar beni yakalardı. Sürünerek solumdaki dolaba girdiğimde;
"Biri daha var!" diye bağırdı içlerinden biri.
Ayak sesleri birbirine karışırken;
"Ne diyorsun lan sen ! Kim nerede !?" diye tısladı başka bir ses.
"Al bak işte. Simay Haznedar. Dördüncü sınıfa gidiyormuş."
Gözlerim kocaman olurken karnemi düşürdüğüm aklıma gelmişti.
"Siiimaayyyy. Elma dersem çık , armut dersem çıkma! ELMA!!" diye bağırdı.
Ayak seslerinin bana doğru geldiğini hissediyordum. Nefesim hızlanırken , dolabın içinde zifiri karanlıkta birilerinin gelmesini diledim. Tanıdık bir ses , bir nefes, bir yardım... Dolabın kapağı sallandığı an o kurtarıcım olan sesi suydum. Siren seslerini. Böylelerinin korkup kaçtığı sesi duydum. Ve siren seslerine karışan ayak seslerini. Kaçışıyorlardı ama kaçarlarken belki de yıllar sonra anlayacağım son şeyi de yaparak...
"Seni bulacağım Simay Haznedar. Beni bekle!" diyen sesini duydum.
Ardından duyduğum üç el silah sesi.
Sonrasında ağzımı iki elimle kapatıp nefesimi tuttuğumu hatırlıyorum. Bir de her şeyin korkunç bir rüya olduğunu düşünerek o dolabın içinde buz kestiğimi...
Korkunçtu. Bir çocuğun yaşayabileceği en korkunç şeylerden birisiydi belkide.
Ailemin vahşice ve hiç hak etmedikleri şekilde öldürüldüğü bu evde, her şeye şahit olmuştum.
Ocakta kaynayan yemeğin mercimek çorbası ve lahana sarması olduğunu biliyordum.
Annemin ve ablamın babamın gözleri önünde tecavüze uğrayarak vahşice katledildiklerini de.
Sonra ne mi oldu ? O dolabın kapağını açan adam , bana elini uzattı. Saçlarıma dokundu ve beni o günden sonra asla ama asla yalnız bırakmadı.
O adam Savcı Ziya Kadıoğlu'ydu. Gördüklerimi anlatmam çok uzun zaman aldı. Beni önce devlet korumasına aldılar. Ziya amca her gün aralıksız aynı saatte geldi yanıma. Ve bir gün onun güvenilir biri olduğunu anladığımda , anlattıklarım karısında gözlerinin içinin karardığını çok net hatırlıyorum.
***
O günden sonra benim için hiç bir şey kolay olmadı. Ziya amca benim devletin korumasında olmamın güvenli olmadığını söyledi. Halbuki o da devlet adamı Baş Savcı Ziya'ydı. Zamanla her şey yerli yerine otursa da o soğuk odalardan çekti çıkardı beni. Önce adım değişti. Sonra bir annem oldu Zeynep anne. Ev hanımı gibi görünse de aslında öyle olmadığına adım kadar eminim, desem de adımın bile ne olduğuna emin değilim ki.. Kimim ben ? Simay Haznedar mı? Katre Songun mu?
Şimdi...
"Ben Katre Songun. İstanbul Cumhuriyet savcısı .."
***