"Çok şekilcisin be Serra..." "Hiç de değil! O bulaşıklar bütün gece durunca ne biçim kuruyorlar, senin haberin var mı?" "Bulaşık makinesi ne güne duruyor?" "Her şey bulaşık makinesine konmuyor ki... Servis tabak ları, gümüşler, vs. vs. Ayrıca şu mutfağın haline bakar mısın,
savaş alanı gibi..."
Yani..
Bizim arkadaşlar geldiğinde de hep aynı tartışma. Özgür, evi sabah toplayalım, der. Ben, hayır, derim, hazır ayaktayız, şimdi toplayalım, sabaha iş kalmasın. Ayrıca, ertesi güne bira kınca, o gün de bulaşık yıkayıp ev toplamakla geçiyor. Günu yitiriyormuşsun gibime geliyor. Ne yapayım, elimde değil. "Sen yorgunsun, yat," dedim; ama Özgür, "Pekälä öyle ol toplayalım," diyerek derin derin içini çekti.
sun, şimdi Kendine çok acıyordu, çoook... Onlüğümú belime bağlıyordum ki, elimden alıp yavaşça kanepenin üzerine bıraktı ve "Ama önce bir dans isterim," de itibaren.
Ve belimden kavrayarak beni kendine doğru çekti. Eski bir caz şarkısı yükseliyordu müzik setinden. Gecenin o saatinde böyle romantik bir parça... Güzel yaşanmış bir gecenin tanıkları, kalın, beyaz mum uyluk...
Mumların yorgun yorgun dalgalanan alevleri... Ciplak ayaklarımın altında ahşabın serinliği... Özgür'un kokusu...
Vücudunun sıcaklığı.. Büyülü bir gece...
Sonra sessizlik...
CD sona ermişti.
İşte böyle sevgili defterim. Sonra ne mi oldu?
Ne olacak, kolları sıvayıp, bulaşıklara giriştik. Mutfağı ve salonu topladık, evi havalandırdık. Işimiz bittiğinde sabahın
2:30'u olmuştu.
Özgür hemen yattı, başını yastığa koyduğu anda kaydı git ti zaten ama tam dalmadan, "Harika bir geceydi Serra, çok te şekkürler," demeyi de ihmal etmedi canım benim. Bense, çek mecemden defterimi aldığım gibi parmaklarımın ucuna basa basa yatak odasından salona geçtim ve şu anda bu satırları ya ziyorum.
Pek çok kişi, ne var bir daveti bu kadar büyütecek, diye dü şünebilir ama bu sıradan bir yemekten çok öteydi. Eşimin ailesiyle düğünden sonra ilk kez bir araya geliyor duk. Düğünde zaten kimse kimsenin pek de farkında olmu yor. Oysa bu gece... işte bu gece gerçek tanışmaydı. Uyuşacak mıydık? Beni sevecekler miydi? Ben onlara ısına bilecek miydim?
Aileyi çok önemsiyorum sevgili defterim. Önemsiyorum, çünkü ben aileme düşkünüm. Özgür'ün onları, onların da Öz gür'ü sevmesi benim için çok önemli. Düşünsene, ailen eşini sevmiyormuş mesela. Ne kadar üzücü, ne kadar yıpratıcı.
İşte onun için ben de eşimin ailesiyle kaynaşmak istiyo rum. Onlar beni sevsin, ben onları seveyim, bu arada Özgür de mutlu olsun istiyorum. Evlendim diye azalmak yerine çoğalmak istiyorum. Ailele rimizle bağlarımızı koparmadan onlardan ayrılmayı başarma
kıyız diye düşünüyorum ben.
Aman Tanrım, sabahın dördünde neler de yazıyorum. İyi si mi, davetin ardından tatlı uykuyu hak etmiş bir hatun kişi
olarak sözü burada kesiyor ve, İyi geceler, diyorum.
Yani, iyi sabahlar...
14 Ocak, Cumartesi
Şu annem bulunmaz bir kadın! Az önce teşekkür etmek için aradım onu.
"Anacığım, dün yaptıkların için binlerce teşekkür... Hizı
gibi yetiştin yani..." Guldu. "Eee, anlat bakalım, nasıl gitti davet?"
"Harika! Mukemmel! Süper ôtesi!
"Ayrıca - bana bayıldılar!
"Ve- asıl konu. Hani o sözünü ettigim korkunç büyük tey. ze vardı ya, herkesi tir tir titreten..." "Evet..." "Işte o bana neler neler söyledi. Düğün armağanları için
yazdığım kartlar nedeniyle beni bir óvdu, bir óvdu."
"Demek ki o da zarif bir hanımefendiymiş."
"Hem de ne biçim.
"Her şeyin yolunda gitmesine sevindim canım."
"Anne, dur bir dakika, asıl sormak istediğim şeyi unutu yordum az kaldı. Sen o pilavı ne zaman pişirdin ve taa oralar dan buralara nasıl yetiştirdin? Düşünüyorum, düşünüyorum
da aklım almıyor." "O da benim sırrım."
"Anne yaa..."
"Aşk olsun Serra, tahmin edemedin mi?"
"Hayır ve hálá şaşkınları oynuyorum nasıl becerdin diye." "Serraciğim, ben pilav filan pişirmedim ki..." "Eee..."
"Evde yapmaya kalksam, o kadar süre içinde mümkün de gil sana yetiştiremezdim." "Işte ben de onu söylüyorum ya..."
"Bizim burada eşi bulunmaz bir aşçı dükkânımız var. Ve, şu işe bak ki iç pilavı meşhurdur."
"Şimdi düştü benim köşeli jetonum... Nasıl da düşüneme
dim," diye feryat ettim. Annemse anlatmaya devam etti. "Hemen oraya gidip, on iki porsiyon aldım ve, öyle bir pa
ketleyin ki doğrudan sofraya gelebilsin, dedim."
"Harikasın."
"Aman Serra, ne var bunu bu kadar büyütecek. Pratik ola caksın, pratik... Elinin altında birkaç esaslı adres bulunacak, baktın yetiştiremiyorsun, hemen onlardan yardım alacaksın." "Çok doğru, çok doğru," diye söylenirken birden durup
anneme, "Anne, niye ben hep böyle köşeli düşünüyor, esnek
olamıyorum?" diye yakındım.
"Zamanla sen de pratik olmayı öğreneceksin. Yapa yapa,
yaşaya yaşaya... Şimdiye kadar eve gelip her şeyi hazır bulu yordun. Çalışan bir genç kızdın, evde hiçbir sorumluluğun yoktu.
"Oysa şimdi hem çalışıyorsun hem de evin her türlü işini; yemeğiydi, çamaşırı ütüsüydü düşünmek zorundasın. Bunun yanı sıra sosyal yaşamını da, yok davetiydi, yok ziyaretiydi, sürdürmen gerek. O nedenle, zaman zaman sıkışacaksın, do layısıyla giderek pratik düşünmeyi öğreneceksin. Mesela, ben de çalışan bir kadın olduğum için zaman içinde en iyi köfteci nerede, en iyi mezeyi hangi marka yapıyor gibi yardımcı bilgi leri arkadaşlarımın sayesinde öğrendim. Buna bir de market lerde satılan hazır yiyecekleri kullanma becerisini ekledin mi,
daha sık davet yapabilir, dostlarını çağırırken zorlanmazsın." "Zor işmiş evli bir kadın olmak..." diye homurdandım. "Neyse ki Pembe var."
Evet sevgili defter, evet, artık hayatımda bir de Pembe var.
Pembe kim mi?
Bir zamanlar anneannemin yanında çalışmış, ilk gençlik yıllarında ondan pek çok şey ogrenmiş ve bizim ailenin nere. deyse bireyi haline gelmiş, sağlam bir Anadolu kadını. Gün gelmiş anneme, gün gelmiş Defne Teyzeme destek ol. muş, hem de taa Izmir'lere kadar giderek. Böylece ben evle. nince, annem hemen Pembe'yi buldu ve haftada iki kez gelip
bana yardımcı olmasını sağladı.
"Sahi, Pembe nasıl?"
"lyidir, şu aralar kızımın okulu, daha doğrusu okuması için mücadele veriyor ve her gelişinde onun evindeki olayları dizi "Kocası yine problem mi çıkarıyor?"
film gibi izliyorum."
"Evet! Kız kısmının okuması şart mı diyormuş!" "Hey Allahım..." "Ve hiç yardımcı olmuyormuş, ama Pembe, varsin yardım
etmesin, ben yer siler, yine de kızımı okuturum, diyor." "Pembe kendini çok geliştirdi," dedi annem. "Akıllı ve uyanık bir kızdı. Anneme ilk geldigi günleri anımsıyorum da, yerlere kadar uzanan ala bula etekler, başında alakasız bir eşarp... Konuşurken, özellikle de gülerken eliyle agzını kapa urdi, gülmek, konuşmak ayıpmış gibi..." "Oysa şimdi işe kot pantolon ve güzel bir tişört giyerek ge
liyor, saçlarını da at kuyruğu biçiminde topluyor." "Demedim mi akıllı ve uyanık diye. Baktı, gördü ve kendi ni yetiştirdi. Sadece diş görünümünü değil, düşünce biçimine de cagdaslaştırdı. Baksana, şimdi de kızını okutup yetiştirmek
istiyor."
"Ah, bir de kocası yardımcı olsa.... "Keşke... keşke..." "Evet," dedi annem, "soyle bakalım, önümüzdeki hafta buluşabilecek miyiz?"
Işte bu da yeni hayatımda bir başka yenilik... Çok komik ama şu çılgın tempomda ne anneme ne de de demlere gidebiliyorum. Sık sık yani... İşten çıkış, o trafik ve evlerin ters yönlerde oluşu buna ola nak vermiyor.
Ben de şöyle bir çözüm buldum. Annemle anneanneme her hafta bir yerde öğle yemeğinde buluşmayı hedefleyelim, de dim. Bir aksilik çıkarsa, örneğin benim ya da annemin bir top lantısı olursa, başka bir güne ya da ertesi haftaya kaydırırız. Ama bu şekilde hiç olmazsa haftada bir kez olsun bir araya ge lir, bir diğerinin hayatında neler olup bitiyor öğreniriz. Ikisi de bu fikri çok beğendiler. Uygun hafta sonları da beylerle bu luşmaya karar verdik.
Yenilikler dedim ya az önce, şaka maka derken yepyeni bir hayata doğru yürümeye başladığımın farkında mısın sevgili
defter?
Evet, yeni bir hayatın içindeyim artık. Oncelikle aileme de
ğil, kendime ait bir evde oturuyorum.
Üstelik bu evde yabancı biriyle yaşıyorum. Şimdi bunu böyle söyleyince garip geliyor ama bir düşün sene... Özgür; ailemin bireyleri, dedem, anneannem, annem kadar bildik, tanıdık biri değil ki...
O, bambaşka bir evde, bambaşka kişilerce yetiştirilmiş bir yabancı bir yerde.. Ben de onun için bir yabancıyım. Ve biz, bu iki yabancı insan, aynı evde yaşıyor, sadece me känı değil, hayatı da paylaşıyoruz. Ne kadar ilginç... Düşünüyor, düşünüyorum da, aklım bu evlilik düzenini Bir süre önce sana tamamen yabancı olan bir insan, gün geliyor, senin en yakının olup çıkıyor hiç ama aklım almıyor. Müthiş bir şey bu...
"Evet," dedi annem. "Cevabini bekliyorum." Düşüncelere dalmış gitmişim.
"Anne, dedim. "Önümüzdeki Salı günü Beyoğlu Aksa. nat'ta çok ilginç bir sergi var. Once orada buluşup sergiyi gez. sek, sonra da o civarda bir yerde hafif bir şeyler atıştırsak...
Ne dersin?"
"Harika, derim." Böylece gelecek haftanin randevusunu ayarlamış olarak
konuşmamızı sonlandırdık. Işte böyle sevgili defterim.
Yeni hayatımdaki yenilikleri yaşamaya devam...
18 Şubat, Cumartesi
Bugün ve yarın kızlarla takılıyorum sevgili defter.
Neden mi?
Evimin direği iş gezisinde de ondan. Özgür, Izmir'e, oradan Antalya'ya geçecek.
Melis'in Kaan da yine Amerika'daymış.
Eh, durum boyle olunca, buna bir de balli dedikodu eklenince, görüşmek sart oldu. Melis'le spor salonunda buluşmak üzere randevulaştık. As linda ben sporu kolay kolay aksatmam ama şu son aylarda iş lerin yoğunluğuydu, dunya tatlısı evimin ustalarla ilgili işle riydi, derken çok ihmal ettim. Spora gidemiyorum diye zaten huzursuzlanırken, bir de son buluşmamızda, sevgili eşlerimiz koro halinde, hanımlar, dikkat edin kilo almaya başladınız, demesinler mi...
Bak bak, lafa bak.
Özellikle de Melis'le ben tehlike çizgisindeymişiz!
Tıpkı Melis gibi ben de önce şiddetle karşı çıktım bu sözlere.
Ondan sonra... evde... yalnız başımayken... acı gerçeği kabullenmek zorunda kaldım. Çünkü en doğrucu, en acımasız ölçüt olan dar kotumun içine girmeyi (yatağa sırt üstü yatıp, ondan sonra fermuarı çe kerek) başarmıştım ama ayağa kalktığımda nefes alamıyordum! Demek ki...
Kilo almıştım!
Aynada melul melûl kendime bakarken telefon çaldı.
"Serra, ben Melis."
"Söyle canım."
"Felaket! Rezalet! Çocuklar haklılarmış! Ben gerçekten de kilo almışım. Az önce tartıldım, hem de aç karnina..." "İnanmayacaksın ama Melis, ben de şu anda aynanın kar şısında kottan taşmış halimi incelemekle meşguldüm. Ne zaman aldık bu kiloları?"
"Ne zaman olacak, beyefendilere uyduğumuzdan bu yana... Yok balıkçıya gidelim, yok meyhaneye takılalım, yok yeni bir kebapçı açılmış... Bundan böyle salata bardan başka yere götüremezler beni. Bu da böyle biline...
"Çok haklısın arkadaşım, kesinlikle sana katılıyorum.'
"Derhal önlem almalıyız. "Yani, hemen spora başlamaya, derhal yediklerimize dik kat etmeye ve bu kararımızdan kesin dönmemeye ant içmeliyız.
Melis gülmeye başladı, bense sözlerine devam ettim: "Niye gülüyorsun, senin hemen, derhal, kesin üçlüsünü durumumuza uyguladım. Böylece spor salonunda çalışmalarımız başladı. Hafta içi görüşemiyoruz çünkü ben ya sabah erken, ya da iş çıkışı gidi yorum, o evinin kadını olduğundan gün içinde çalışıyor. Ama hafta sonları aynı saatte orada oluyoruz. Birlikte çalışıyor, du şumuzu alıyor, sonra da bir kahve içimliği çene çalıyoruz. Dün Melis beni arayıp, "Yarın spordan sonra kimseye so verme de şöyle rahat rahat bir salata yiyelim," dedi ve ekled "Çünkuuuu..."
"Senin yine dilinin altında bir şey var yine." "Çünküüüü..."
"Üf Melis, haydi söyle." "Bak şekerim, sadece şu kadarımı söyleyebilirim. Elimde ballı bir dedikodu var." "Kimin hakkında? Kimin hakkında?" "Yo, oyle acelecilik yok. Çünküüüü... haberim altın dege. "Küçücük bir ipucu?" diye yalvarmama aldırmadı bile gad
teslim."
dar kadın.. "Günü ve zamanı gelince," şeklinde gayet dramatik bir
cümleyle telefonu kapattı.
Boylece bugün sıkı bir çalışmadan sonra kafede buluştuk. "Eee, dinleyelim artık şu altın değerindeki haberi." "Çok şaşıracaksın çok," dedi salatasından bir çatal alarak, "Var ya," dedim. "Senin bizim Sırma'yla kesin bir yerden bir biçimde kan bağın olmalı. O da aynen senin gibi böyle naz lana nazlana anlatır anlatacağını."
"Tamam şekerim tamam," dedi ve gözlerimin içine baka rak fısıldadı: "Konu - Burak!" Duş kırıklığına uğradığımı itiraf etmeliyim. Burak'ın çap kınlıkları artık o kadar sıradan ki... "Demek konu Burak."
"Evvet.
"Neler yapmış bizim çapkın yine? Bu arada, aramasak biz leri hiç arayacağı yok. Neyse, sen yine anlat bakalım." "Burak-ev-len-di!"
"Ne?!" Çatalım büyük bir şıngırtıyla elimden düştü.
Melis haklıydı. Bu, gerçekten altın değerinde bir haberdi.
"Ne zaman? Nasıl? Inamılmaz bir şey bu." "Yaa, demedim mi sana haber büyük diye..." Bunları söy lerken Melis keyifle bakıyordu bana. "Kız kimmiş? Biz tanıyor muyuz? Hos, o bütün sevgilileri ni bizden bucak bucak saklıyordu. Hangisini görebildik ki..." "Ama bunu gördün şekerim." "Yaa... Melis, öldürürsün sen insanı. Nerede gördüm onu?"
"Hani bir davette hep birlikteydik ve bizim Burak bir kızla gelmişti de şaşmıştık nasıl oldu da sevgilisini koluna takıp geldi diye."
"Öyle bir şey anımsar gibiyim." "Hani ben kızı beğenmiştim de sonra çaktırmadan onu sorgulamıştım ya." "Işte şimdi hatırladım. Yüzü gözümün önünde..." "Ve tuttum bu kızı, diyerek gidip bizim oğlana da, aklın varsa bu kızı kaçırmazsın, demiştim. "Evet, evet."
"İşte o kızla evlendi." Zafer kazanmış komutan edasıyla sü züyordu beni Melis.
"lyi ama daha sonra ben sana sorduğumda, bitti o iş, demiştin. "Evet, ve şu Burak ne kadar aptal, burnunun dibindeki mükemmel kızı kaçırdı diye de çok kızmıştım." "Demek tekrar bir araya geldiler ve bizim Burak bu sefer aman gecikmemeyim deyip nikâhı bastı. "Yooo, o kadar basit değil cancağızım, o kadar basit değil." "Zaten bizim Burak'ın hangi işi basit ki..." "Bak şimdi olay şöyle gelişiyor," dedi Melis keyifli keyifli. "Bunlar ayrıldıktan sonra kız başkasıyla çıkmaya başlıyor. Tabii bizimki de..."
"Hiç şaşmam. "Haklısın! Bizimki her zaman olduğu gibi daldan dala uçarken, kızın ilişkisi derinleşiyor ve o delikanlıyla evlenme ye karar veriyorlar."
"Buraya kadar her şey normal Meliscigim." "Evet öyle. Bu arada sanırım iki yıla yakın bir süre geçmis oluyor. Kiz dugunine hazırlamıyor, gelinligi ismarlanıyor, her sey pek guzel giderkeeen..."
"Ece..."
"Bunlar bir diskoda karşılaşıyorlar."
"Burak'la kız mı?" "Elbette! Başka kimden söz ediyoruz ki şurada."
"Eh, bu karşılaşma da normal."
"Normal de, bizim oglan kızı görünce onu ne kadar çok sevmiş olduğunun farkına varıveriyor."
"Geçmiş ola..." "Ve gidip kizi dansa kaldırıyor."
"Uygarca bir davranış."
"Ve dans ederken kıza, onu håla çok sevdiğini, aradan on
ca zaman geçmesine karşı onu hic unutamadığını anlatıyor." "Uygarca görüşme masalı da burada böylece sona ermiş bulunuyor arkadaşlar."
"Latten her lafıma bir dipnot eklemekten vazgeçer misin!"
"Sustum! Peki, kız ne demiş bütün bu laflara?"
"Ben evleniyorum, demiş."
"Yani, gunaydım Burak Bey, şeklinde de alabiliriz bunu.
Kusura bakma Melis, dayanamadım." "Burak israrcı olmus; sen de beni seviyorsun, itiraf et, de miş. Onu bırak, benimle gel, demiş."
"Şu özgüvene bakar mısınız..." "Aslında kız da Burak'ı gerçekten seviyormuş: yani bu söz leri söylerken Burak kendi kendine
bir durum yok ortada." "Peki, kızın yanıtı ne olmuş?" gelin güvey oluyor diye
"Onu bırakıp seninle gelmemi istiyorsun ama o bana ev lenme teklif etti, demiş.
"Helal! Taşı gedigine koymuş." "Bunun üzerine bizimki ne yapmış, biliyor musun?"
"Ne yapmış?"
“Ben de sana şurada şu dakikada evlenme teklif ediyorum, demiş."
"Inanmıyorum!"
"Evet! Duyunca benim de senin gibi ağzım açık kaldı." "Sonra? Sonra ne oldu?"
"Bizimki kızın ağzından girip burnundan çıkmış ve sonun da onu ikna etmiş." "Aman Tanrım, böyle şeyler ancak filmlerde olur sanır
Hayır. "
"Kız, her şeyi ama her şeyi olduğu gibi bırakmış. Bir tek ge linliğini almış ve bunlar uçağa atladıkları gibi doğru Las Ve gas'a uçup orada evlenmişler. Sonra da bir ay boyunca, balayı niyetine Amerika'da gezmiş dolaşmışlar."
"Melis, bu gerçekten müthiş bir haber."
"Düşün," dedi Melis. "Diskoda karşılaşıyorlar, orada ayak üstü kızı ikna edebiliyor ve birlikte kaçıp gidiyor, Las Vegas'ta evleniyorlar." "Demek ki kız bizim Burak'ı gerçekten sevmiş."
"Ama sıkı çocuktur Burak, sonra istedi mi çok da çekici
olabilir." "Umarım mutlu olurlar ama inan şaşkınlığımı hâla atamıyordum üzerimden." **Ee kızım, her şey biz insanlar için."
"Ne o Melis Hanım, bakıyorum pek filozof takılıyorsu
nuz." "Şimdi her şey güzel de, bence bu durumda önemli bir pü ruz var."
Tam o sırada gözüm vitrindeki elmalı paya takılmaz mi...
"Melis, kusura bakma ama sözünü keseceğim. Şuradaki el. malı payı görüyor musun?" "Görmek istemiyorum!"
otla kökle midemizi bastırdık. Ödülü hak etmiyor muyuz sence?" Melis pastaların durduğu vitrine sıkı sıkıya arkasını dön müş oturuyordu ve dönüp bakmaya da hiç niyeti yoktu.
"Melis be, o kadar çalıştık; yemek niyetine şu
"Ödülünü yarın tartıya çıktığında alacaksın." "Ama bu elmalı pay. Içi elma dolu, etrafında incecik bir ha
mur var, hepsi bu." "Susar misin..."
"Peki, bir tane ısmarlasak ve onu bölüşsek, yanına da bir kahve... Ha, ne dersin?" "Peki, ama bak eğer yarın tartida en ufak bir yükselme gö
rürsem, saçını başımı yolarım, bilmiş ol."
Böylece garson, yüzünde alaylı bir gülümseme, ikiye bölüp önümüze koydu.
elmalı payı
"Evet Melis, bir pürüz var, diyordun." "Tabii Burak'a bir şey soylemedim ama..." bir dakika. Sana bunları Burak'ın ken
"Dur bir dakika, dur disi mi anlattı?" "Herhalde yani... Yoksa nereden bilebilirdim bunca
tıyı?"
"Valla harikasın Melis. Insanlar nasıl da her şeyi lar sana."
"Eee, onlar benim oğullarım sayılırlar."
Haydi, bizi aldı mı bir gülme...
Melis'in oğulları... Gül Allah gül...
"Ciddi olalım lütfen." diyerek yaşarmış gözlerini sildi ve devam etti Melis. "Bence pürüz şu; bu kız Ankara'da bir dev let dairesinde çalışıyor. Devlet Planlama'da galiba... Anlayaca gın güzelliğinin yanı sıra kafalı ve kültürlu." "Ne güzel işte."
"Güzeli var mi. O. Ankara'da, Burak ise Istanbul'da... Peki nasıl yürüyecek bu evlilik?" "Haklısın... da, asıl önemli olan Burak'la kızın ne düşün dugu."
"Burak, onun da bir işi, bir mesleği var, nasıl ben işimi bi rakıp Ankara'ya yerleşemezsem, onun da mesleğinden vazge cip Istanbul'da yaşamasını bekleyemem, diyor. Ayrıca kızın ailesi Ankara'daymış ve birbirlerine çok baglılarmış." "Evet, ne demek istediğini anlıyorum, Melis. Sahiden de zor bir durum."
"Burak'a, ilişkinizi nasıl yürütmeyi düşünüyorsunuz diye sordum. Bir hafta sonu o gelir, bir hafta sonu ben Ankara'ya giderim. Tatillerde buluşuruz. Var böyle evlilikler, hem her zaman dip dibe olmak şart mı, dedi. Işte onun fikri bu."
"Hayırlısı," diye içimi çektim. Tıpkı ama tıpkı anneannem ve annem gibi.
"Melis?" "Efendim?"
"Biliyor musun, ben gitgide anneme, daha doğrusu anne anneme benzemeye başladım. Yaşlanıyor muyuz dersin?" Melis nedense pek içten güldü bu soruma. "Hayırlısı, de
Bana bir gün ver?"
"Evet."
"Bu yaşlanmak değil ki kızım; yaşıyor ve öğreniyoruz, ya ni olgunlaşıyoruz. O zaman da bazı konularda çizgilerimiz on larınkine yaklaşıyor."
"Demek Burak şimdi marjinal bir evlilik yaşayacak." "Marjinal mi bilemem ama sıra dışı olduğu kesin. Ikisi de evlerini bozmayacaklarmış. Bu koşullarda yeni bir ev açmala rina gerek yokmuş. Dahası herkes kendi ortamında, kendi ar kadaşlarıyla ilişkilerini sürdürecekmiş."
"Bu fikirler kime ait?"
Daha çok kira ama Burak da bu düsünceleri alalls bol yor Ornegin arkadaslar konusunda, nasıl benim için sizley varsanız, onun da Ankara'da okul ve is arkadaşları var. Ben s tanbuldayım diye, arkadaşlarıyla buluşmamasını asla isteye mem Aym şekilde, o da benden böyle bir şey istemez, diyos,
"Ama iki taraf da olabildiğince arkadaşlarını birbirlerine tanıstıracaklarmis. Iste buradan çıkarak, Burak önümüzdeki günlerde bir davet düzenleyip eşini bizlerle tanıştırmak isti yormuş. Bir tür evlilikleri şerefine davet de diyebiliriz buna Ve, işte ben bu aşamada sahneye giriyorum. Burak oğlum ben. den yardım etmemi istedi. Daveti nerede, nasıl yapalım gibi. lerden..."
"Daha iyi bir adrese gidemezdi."
"Eee, ne de olsa oğullarım onlar benim." Haydi, yine aldı mu bizi bir gulme...
"Vay Burak vay." dedim. "Melis. gerçekten beni şaşırtmayı
başardın. Haberin kendisi ilginç, sonrası daha da ilginç. "Kahvelerimizi ismarlayahım da, sana bir ilginç haberim
daha var." "Dinliyorum Meliscigim." Garsona kahve siparişini verdikten sonra, "Tam da emin
değilim ama kulağıma geldiğine göre Oktay da evlenmiş," dedi.
"Yaa, umarım mutlu olur."
Itiraf etmeliyim ki, bir tuhaf oldum! Nasıl anlatsam, hani insan midesine bir yumruk yer de bir an nefessiz kalır ya...
oyle bir şey. Melis anlatmaya devam ediyordu.
Erzincan'da tanışmışlar. Kız. kayakçı mıymış. yoksa AKUT la mı çalışıyormuş, öyle bir şey."
"Çok iyi."
"Ayrica belgesel filmler çekiyormuş, o nedenle bu tür yer lerde, yani daglarda, ormanlarda çalışıyormuş."