1. Bölüm
Başardım arkadaşlar başardım!
Neyi mi?
Evliligimin ilk da-ve-ti-ni...
Elbette pek çok kez arkadaşlarla evde toplandık. Herhalde
yani... Ama bu başka...
Özgür'ün aile büyüklerinin, 'hayırlı olsun' ziyareti nede niyle yapılmış bir davetten söz ediyoruz burada. Anlayacağınız gibi iş resmi ve de ciddi... Özgür'ün büyük teyzesi, amcası, eşleri, oğulları, gelinleri... bir de benim şeker kayınvalidemle kayınpederim. Manzarayı görebiliyor musun sevgili defter? Tabii ben günlerdir komadayım. Acaba ne pişirsem? Acaba nasıl bir sofra düzenlemesi yapsam?
Veen, en önemlisi, o kadar insanı nasıl oturtsam.
Evimiz, malum, kuş yuvası misali dünyalar tatlısı bir ev. Dolayısıyla yemek masamız rahat olarak altı, rahatsız olarak sekiz kişiye hizmet verebilecek kapasitede. Oysa gelenler tas tamam on kişi; iki de biz, ettik mi on iki kişi. Buyurun bakalım.
Özgür benim bu telaşıma çok gülüyor. "Ne var yani, altı üstü bir aile yemeği," deyip duruyor. Tabii beyimizin tuzu ku ru. Sınava çekilen o değil, benim burada. Üstelik büyük teyze nin şöhreti dünyayı tutmuş durumda. Tam bir Istanbul hanımefendisiymiş!
Çok da titizmiş!
Gözünden yaparmış eleştirilerini acımasızca Ammaaaa, bir kez de gözüne girmeyi başardın mı, artık omur boyu kimse sana laf edemezmiş. Şimdi bütün bunları duyduktan sonra gel de krize girme.
hiçbir şey kaçmazmış,
Neyse, konuyu uzun uzun annem, anneannem ve Melisle tartıştıktan sonra, açık büfe yapmaya karar verdim. İlle de masada yenecek dive insanları dirsek dirseğe oturtacak halim yoktu herhalde. Buna karşın yemek masasını bir hazırladım, sevgili defter, bir hazırladım, éh, fotoğrafını çek ve de deko rasyon dergilerinin en ålasına gönder.
Bir kere aile büyüklerinin armagan ettiği tüm gümüşleri kullandım. Şamdanlar, tuzluk biberlikler, peçetelikler ve çatal bicak takımı yerleştirilince sofra parladı. Resmen parladı. Tabaklarla kristal bardaklanı da bir kenara dizdim. (Laf aramız da şu düğün listesini akıl edene bin teşekkür... Bir sürü ıvır zıvır yerine doğru dürüst, tam da gönlüme göre bir tabak ve bardak takımım var şimdi.)
Ciçekleri gümüş kupanın içine yerleştirip, mumları da ya kanca asil işil bir sofra çıkti ortaya. Bu arada, sabah erkenden Melis'i aradığımı da belirtmeliyim. Biliyorum, bu da nereden çıku diyeceksin ama öylesine panik içerisindeydim ki, dayanamayıp Melis'i aradım ve, Nolursun öglen bir ara bize uğra, hazırladığım sofrayi mutlaka senin de görmen gerek." dedim. "Kizim ne bu heyecan, sen daha önce pek çok davet yaptın.
Yaptım elbette! Yemek de pişirdim ama hep arkadaşlara... Dolayısıyla yok beğendiler. yok begenmediler diye bir kaygım yoktu ki... Oysa şimdi, şu durumda kesinlikle begenilmem gerek
Tamam, tamam! Akşamüstü uğrarım."
"Olmaz! Öğlen gelmelisin." "Nedenmiş o?"
"Çünkü," dedim azıcık utanarak, "Özgür sofrayı sana gös terdiğimi bilmemeli." Şen bir kahkaha telefonun ucundan yükselerek bana ulaş
"Mesele anlaşılmıştır. Güldüğüme bakma, seni çok iyi an liyorum. Saat kaçta orada olmamı istiyorsun?" "Ofisten 11:30'da çıkabileceğime gore, on iki ile yarım ara si olabilir.
"Tamamdır."
Böylece öğle vakti bizim evde buluştuk. Melis soframı sıkı bir incelemeden geçirdi vece, "Mükemmel," diyerek beğenisini belirtti. "Fazla klasik bir sofra olmadı, değil mi?" "Klasik ama bir o kadar da güzel, Serra. Hem hep aynı türde düzenlemeler yapamayız ki... Her düzenleme sofranın amacına uygun olmalı. Şoyle düşün; her yere aynı giysiyi gi yer misin? İşe giderken başka, arkadaşlarla buluşurken başka, bir tiyatro, konser ya da şık bir davete giderken daha başka gi yinmez misin?"
"Doğru," diye mırıldandım. "İşte sofra düzenlemelerini de öyle düşünmen gerek benim
acemi arkadaşım. Arkadaşlarla rahat bir ortamda daha bir gundelik örtüler, tabaklar kullanırken; ailenin büyüklerini ya da ne bileyim, Özgür'ün patronunu ağırlarken mesela, elinde ki en değerli parçaları kullanarak daha formal bir düzenleme yapman gerekir.
"Aslında mevsimleri de gözetmek gerek. Yazın yazı, kışın kışı çağrıştıran mönü ve sofra süslemeleriyle sofra kurmayı bir sanata dönüştürebilir insan. Ayrıca bunu sen de pekala bili yorsun."
"Evet, ben de bu tür ayrıntılarla uğraşmayı çok seviyorum ama senin şu an söylediklerin, hele de giysilerimiz ve durum lar benzetmesi bana bir ufuk açtı sanki. Sag ol!" "Biz evli hatunlar her konuda birbirimize destek olmalıyız,
öyle değil mi?" dedi ve ekledi: "Haydi ben gidiyorum." "Buraya geldiğini sakın ağzından kaçırma," diye seslendim arkasından. Dudaklarım kilitli, işareti yaparak kayboldu. Ben de soframın Melis tarafından onaylanmış olmasının verdiği rahatlıkla kuaförün yolunu tuttum.
Kuaforde herkesi, "Acelem var, acelem var," diye koşuştu
rarak saçımı fönlettikten sonra yine arabama atlayıp yıldırım gibi ofise gittim..
Bugün de bir iş, bir işs... Sanki bütün dünya akşama önemli bir yemeğim olduğunu ve benim işten erken çıkmam gerek tiğini biliyor ve bana karşı elbirliği yapmış. Sonunda baktım olacak gibi değil, Selçuk'un yanma gidip, "Canımsın, beni idare et. Akşama aile büyükleri yemeğe geliyor ve benim acilen gidip son dakika pilavını pişirmem gerek." diyerek durumumu ortaya koydum.
"Desene ağır toplar geliyor! Sen hiç merak etme, ben orta
ligi idare ederim." dedi çabucak. Bir yandan da fısır fisır telefonda konuşuyordu. Himmm, sanırım birileri var ufukta... Neyse, böylece ofisten küçük bir fare gibi sıvışıp dışarı fır ladım. Otoparka vardığımda bir sessizlik, bir sessizlik... Kimseler yok ortada.
Saga bak, sola bak. Ne gelen var, ne giden...
Nerede bu insanlar? Hey yarabbim...
Sonra kulübede oturan on iki yaşlarında bir çocuk ilişti görüş alanıma
"Kâhya nerde?"
zume. Bir koşu yanına gittim. "Bir araba oburüne mi sürtmuş ne, o adamla beraber gittiler." "Eee? Ne olacak şimdi?"
"Valla bilmem abla..."
"Inanmıyorum." diye bağırıyordum, "Inanmıyorum. Şura daki arabaların tümünü bırakıp gidebilen bir kahyaya i-na-na mi-yo-rum!"
Ben orada kuşlar gibi çırpinip çareler üretmeye çalışırken günlerdir tıraş olmamış, günlerdir yıkanmamış ve yine günlerdir aynı gömlek ve pantolonla yatıp kalktığı izlenimini veren bir tip koşarak otoparka girdi. "Geldim abla, geldim," diye bağırıyordu bir yandan da. "Nerede bu kāhya? İşimiz gücümüz var, acelemiz var," di "Tamam abla, neydi senin arabanın plakası, hemen getireyim ben de ona bağırdım.
"Siz de kimsiniz?"
Ben kimmiyim. "Ben Mahmut'un arkadaşıyım, şimdi onun yanından geli yorum. Bir sorun olmuş da, beni aradı. O gelene kadar ben ba
kacağım buraya." "Neyse, neyse... Siz hemen benim arabayı getirin de...
Eve geç kalmıştım, geç... Üstelik bu koşuşturma içinde saçım da bozulmuştu. Kâküllerim gözlerimin içine girip duruyordu.
Ay yani...
Neyse, yıllar ve yıllar gibi gelen bir beklemeden sonra, tıraş olmamış, yıkanmamış, boru pantolonlu, buruşuk gömlekli
adam ufukta belirdi.
Bir hışım arabama binerken, tutup bana, "Biraz sakin ol,
abla," demez mi... Sen önce bir git de tıraş ol, dememek için kendimi zor tuttum. Ama bu arada ona nasıl bakmış olmalıyım ki, "Yani, kaza maza olmasın, Allah korusun diye söylüyorum," dedi, sesinin perdesi her sözcükte biraz daha alçalarak. Sonunda evime ulaştım. Ve - hemen pirinci ısladım. Ha, bu arada mönümü söylemeyi unuttum.
Gelen büyüklerin Türk mutfağını yemeklerinin yanı sıra hazmının daha kolay olması nedeniyle tavuğun daha hoşa gi deceğini, muthiş yardımcı bir minik kuş kulağıma fısıldamış olduğundan, salçalı tavuk, yanına iç pilav, ardından zeytin yağlı taze fasulye, salata, en sonunda sakızlı muhallebi, üstü ne de dondurma şeklinde bir plan yaptım.
Salçalı tavuğu, zeytinyağlı fasulyeyi ve tatlıyı dün gece yarılarına kadar uğraşıp pişirdim. Buraya kadar iyi. Ama salata ve iç pilav son anda yapılacaktı. O aptal otoparkçı yüzünden gecikince işler karıştı tabii.
Evet, ne diyordum, pirinci ıslayıp yıldırım gibi duşa gir dim. Bu arada iyi ki sabah erkenden kalkıp soframı hazırlamışım, diye düşünüyordum.
Duştan çıkar çıkmaz yine yıldırım hızıyla giyinmeye başla dim. Inanılır gibi değil ama aynı anda pilavı pişirme çabaları içindeydim. Şimdi şöyle: Nasıl olsa evde kimse yok diye, üzerimde bornoz, doğru mutfağa dalınıyor. Pirinç kavrulup, suyu ekleniyor.
Ok gibi yatak odasına dönülüyor, bir miktar giyiniliyor. Koştura koştura mutfağa geri dönüş yapılıyor, iç pilavin
baharatı ekleniyor, şöyle bir karıştırılıyor, altı kısılıyor. Yine yatak odası, ayna karşısında saçlara dolanıp duran küpeleri takma savaşımı, makyaj tazeleme...
Mutfak... Eyvahlar, pilav göz göz olmuş. Hemen üstüne bir peçete koy ve dinlenmeye bırak.
Bu kez banyoya dönüş ve mahvolmuş kâkülleri fönle düzeltme çabası. İşte bu karışık düzende evin içinde daireler çizerken, burnuma bir koku geldi!
Olamaaaaz!
Tanrım olamaz, diye feryat ederek yalınayak mutfağa koştum. Evet sevgili dert ortağim, iç pilavin dibi tutmuştu!
Hem de bütün evi kokutacak kadar... Bu kadarla kalsa, en azından üstünden pilavı alarak duru mu kurtarabilirdim ama geri kalanı da lapa gibi bir şey olmus tu. Nasil becerebildimse, pilavın altını yakıp, üstünün lapam si bir hal almasını sağlayabilmiştim. Elimde tencere kapağı. hipnotize olmuş gibi öylece bakıp duruyordum.
Aglamak istiyordum.
Hem de avaz avaz... Kaç günlük emek, onca koşuşturma...
Ve davetin superstar'ı, yani iç pilav -haşat olmuştu! Bu saatten sonra ne yapabilirdim ki... Işte tam bu sırada telefon çaldı. Bense hâlâ lapamsı pilavıma bakmaktaydım; elimde tencere kapağı ve yalınayak...
Neden sonra kendimi toplayıp telefona koştum. Arayan, annemdi.
Konuşmasına fırsat vermeden, "Ah, anne," deyiverdim.
"Hayırdır, ne var Serra?"
"Ah anne, feci bir şey oldu! Ben ne yapacağım şimdi..."
"Kızım, lafları ağzında gevelemeyi bırak da derdin ne, onu söyle."
Böylece anneme durumu anlattım ve bunun benim için ölüm kalım meselesi olduğunu eklemeyi de ihmal etmedim doğal olarak.
Önce bir güldü bu laflara ve "llahi Serra," dedi, sonra kendi kendine mırıldanarak, "Dur bakalım ne yapabiliriz." diye
düşünmeye başladı. "Konukların saat kaçta gelecekler?"
"Sekiz buçukta..." "Demek ki gelmelerine bir buçuk saat var."
"Evet."
"Sen hiç merak etme, ben pilavini onlar gelmeden sana ulaştıracağım."
"Ama anne, pilavı senin elinde görürlerse benim karizma "Canım, elbette onlara gözükmeyeceğim. Gelince seni cep ne biçim çizilecek." ten ararım, sen yavaşça kapıyı açar, pilavinı alır, mutfaga gi
"Yasa analar anast... lyi ki aradın! Iyi ki a-ra-din!" "Haydi kapatıyorum, fazla vaktimiz yok." Telefonu kapatır kapatmaz ilk işim lapaya dönmüş pilavı bir poşetin içine dokúp çöpe atmak oldu. OÖzgür görmeden... Aslında bunu ondan saklayacak değildim ama o aşamada kaldıracak gücüm yoktu. Hem de hiç
tekrar."
benimle dalga geçmesini
yoktu. Aklım annemdeydi. Pirinci islayacak, suzecek, pilavı pişi recek, sonra bir kaba koyup Arnavutköy'den bizim olduğu muz yere yetiştirecek. Peki, bunu nasıl başaracaktı?
Aklım hiç ama hiç almıyordu. Olayın şokunu üstümden atamadan kapıda dönen anahta rin sesi kulaklarıma ulaştı.
Buyurun bakalım... Özgür eve her zamankinden erken gelmişti!
"Hoş geldin canım," diye seslendim, serin durmaya çalışa rak.
"Belki yardıma ihtiyacın vardır diye özellikle erken gel
Hayır. "
Sağ ol yani...
"Çok düşüncelisin ama her şey hazır."
Gitmiş, sofrayı inceliyordu. Ve, uzun bir ıslik.... "Vay, vay, vay! Bu ne sofra boyle Serra... Krallara layık." Bu sözler içimi ısıtıverdi, hemen yanına koştum.
"Sahi beğendin ml?" "Gerçekten çok güzel olmuş." Sonra uzanıp beni öptü.
"Ama sen daha güzelsin."
Hemen önünde dönerek yeni aldığım giysiyi gösterdim.
"Nasılım?"
"Her zamanki gibi harikasın.". "Yalancı! Elbiseme bakmadın bile..."
"Ben sana bakıyorum ama madem giysini soruyorsun, o da çok zarif. Zaten zevkli kadınsın sen. Hem güzele ne yakış maz."
"Oooo Özgür Bey, bu gece iltifatlar gani..."
Birden durdu. "Evde bir koku mu var?" dedi havayı kokla
yarak.
"Yoo," dedim, "ben koku filan almıyorum (yalana bak) ama yine de gidip mutfaktaki havalandırmayı çalıştırayım. Bu arada sen de duşunu alsan iyi olur," diyerek onu banyoya yon lendirdim.
Özgür banyoya, ben de doğru mutfağa... Pilavı çöpe atmıştım ama diğer suç ortağı, yani dibi tutmuş tencere ortada öylece duruyordu. Nereye koysam diye sağa sola bakındım bir an ve onu da yallah fırının içine tıkıverdim. Sonra salona geçip mumları yaktım. Evimizden Boğaz manzarası harika. Zaten Özgür'ün evini görür görmez bayıl
mama neden işte bu görünüm. Hele de gece olunca... Aydın
latılmış camiler, Kuleli, Beylerbeyi Sarayı ve Boğaz Kõprüsü
ışıl ışıl...
Evimin içiyse beyaz ağırlıklı. Modern, rahat, beyaz kanepeler...
Duvarlar ve perdeler kırık beyaz...
Yerler ahşap...
Kapalıçarşı'dan aldığım rengârenk yastıkların kimi yere, şöminenin yanına, kimi kanepelerin üstüne serpiştirilmiş. Bir duvar boydan boya kitaplık, ortasında televizyonumuz...
Terasımızsa bol çiçekli. Küçük ahşap bir masa ve birkaç is kemleden oluşan oturma grubu var. Minderler, evet bildiniz, onlar da beyaz. İçerinin devamı niteliğinde.
Ve tabii mumlar... Bilirsin, mumları çok severim, onun için yakıştığını düşündüğüm her köşeye kalın beyaz mumlar yerleştirmek ilk işim olmuştu evimi döşerken. Pencere içleri ne, kitaplığın raflarına, ayaklı şamdanlara...
Saatime baktım, annemden ses yoktu.
Nasıl yetişecekti?
cekti?
Nasıl kimseye görünmeden bana koca bir Uff Tanrım, benim işlerim hiç mi doğru dürüst gitmeye cek. Altı ustù bir yemek daveti ama söz konusu ben olunca iş kutu pilavı ver.
gerilim filmine dönüşüyor.
Cep telefonu elimde, kulağım Özgür'de, evi arşınlayıp duruyordum. "Ben hazırım."
Özgür duşunu almış, bej pantolonu ve açık mavi gömleğiy le misler gibi kokarak duruyordu karşımda. Benim aklım fikrim, ruhum, beynimse iç pilav rezaletindeydi. "Eeee, haydi ama... Bu kadar da heyecanlanmanın âlemi yok. Hem bak ne güzel hazırlamışsın her şeyi. Rahatla bi raz..."
Ah bir bilsen, bir bilsen...
"Sana biraz şarap vereyim de rahatla."
"Yok, yok, istemem. Şu davet bitene kadar gözlerimin dört
açık olması gerek." Özgür, "Ålemsin Serra," diyerek bardakların durduğu yere
yönelirken, kapının zili çaldı. "Eyvah! Geldiler!" diye öyle bir sıçramışım ki, kızdı Özgür bu kez. "Abarttın ama Serra..." diyerek gidip kapıyı açtı.
Ve işte -ta-taaa- tüm aile karşımdaydılar. Ellerinde çiçekler, çikolatalar... "Güle güle oturun..." "Eviniz de pek güzelmiş..."
"Hayırlı uğurlu olsun..." dilekleri havada uçuşurken kayınvalidem, "Serracığım, bizler yerlerimize yerleşmeden sen bir evini gezdiriversen..." dedi, böylece bir ev turu yaptırdım. Tabii evimizin her bir köşesi tam bir haftadır şartlanmakta olduğundan gıcır gıcırdı. Büyük teyze, yani korkulu rūyam, topuz yapılmış beyaz saçları ve siyahlı beyazlı tayyörüyle gerçekten de bir Istanbul hanımefendisiydi.
Ben her yere parmak atıp toz muayenesi yapacak, sivri burunlu, incecik dudaklı bir hanım beklerken, o duvarlara astığımız resimlerle ilgilendi, mumlarımızın güzelliğini övdü, sofra düzenlemesi için beni kutladı.
Tabii ben mest oldum, mest! Tuttum ben bu büyük teyzeyi.
Sanırım o da beni tuttu.
Çünkü...
'Ev turumuz' sona erdiğinde, salona geçip oturunca (ay bu nu böyle yazınca ne kadar da havalı oluyor, bir duyan da ma likanede yaşıyoruz sanır) bana, evet bana, "Serracığım, her şeyden önce o nazik teşekkür kartın için sana teşekkür etmek, sonra da oturup o kartları yazdığın için seni tebrik etmek isti yorum," dedi.
Wayy...
Ve devam etti: "Günümüzde gençler giderek dikkatsiz ol dular. Düğün listelerini hazırlamayı biliyorlar da, açıp en azından bir telefonla olsun teşekkür etmeyi nedense bilemi yorlar.
"Hele hele böyle seninki gibi duyarlı bir ifadeyle yazılmış zarif bir kartla teşekkür etmek iyiden unutuldu. İşte bunun için seni kutluyor ve teşekkür ediyorum."
Nasıl mutlu oldum, nasıl... Yaptığın bir şeyin değerinin bilinmesi ne güzel.
O kartlara bayağı emek vermiştim. Önce uzun uzun uygun bir kart ve zarf bakmıştım. Büyüklere gonderileceği için biraz resmi olmalıydı ama ote yandan.da Özgar'le beni yansıtacag için genç ve neşeli bir görünüm sergilemeliydi. Doğru karu bulduktan sonra da, balayı donüşü, geceler gecesi oturup her
armağan verene teker teker yazmıştım. Ve ben böyle uğraşırken bazı arkadaşlarım, "Aman, işin mi yok, hem kimse yazmıyor ki aruk. Kendi kendine is çıkartsyorsun," diye hevesimi kursağımda bırakmışlardı. Güzel bir şey yapıyoruz şunun şurasında.
Siz yapmıyorsunuz, bari beni eleştirmeyin. Ama bak, yaptıklarımı değerli bulan biri çıkmıştı işte.
Onun için kızım Serra, dedim kendi kendime, sen güzel bulduğun davranışları uygulamaya devam et. Hiç kimse için olmasa bile, kendin için güzellikler üret.
Birden gözüm saate ilişti.
Dokuza çeyrek vardı! Dokuza çeyrek...
Annemse ortalarda yoktu.
Nerede kaldı bu kadın.
Onlar konuşurken yavaşça banyoya aradım. Çaldı, çaldı, çaldı.
kapandım ve annemi
Hay Allah, haydi anne haydi, aç şunu, diye yalvarıyordum, klozetin üstüne oturmuş. Tam kapatacakken, "Serra?" diyen
sesini duydum. "Anne, nerdesin?"
"Birkaç dakika sonra sizin apartmanın önündeyim."
"Tamam anne, sağ ol." "Bir şey değil camm."
Tuvaletten çıkmamla Özgür'le burun buruna gelmem bir
oldu.
"Serra, neredesin, iyi misin?"
"Elbette iyiyim, neden meraklandın ki?"
"Hayır yani, banyoya gittin filan da..."
Ay, ne'olursun bu gece de biraz ilgilenme benimle... de dim... içimden tabii. Ve - kapi zili...
Özgür'le aynı anda kapıya koştuk. 0, "Kim olabilir bu saatte?" diyerek.
Bense, "Sen konuklarımızla ilgilen, ben bakarım," diyerek. Allahım, gizli bir iş yapmak meğer ne kadar zormuş. Bir daha mı, tövbeler tövbesi...
Ama o telaş içinde oturup pilavin uzun öyküsünü anlatamazdım herhalde. Kapıyı açtım, karşımda kapıcının kızı, elinde de kapaklı bir kâse. Ağzını açıp, "Anneniz..." demesine kalmadan kaseyi elin den kapıp, "Sağ ol canım," diyerek kapıyı yüzüne kapativerdim. Ve anında mutfağa geçtim.
Özgür ise kafasını uzatmış, "Kimmiş, ne istiyorlarmış?" di ye so-ru-yor! Ay, çatlayacam! Adam, git başımdan! Konuklarla ilgilen! Peşimden dolaşıp durma, diye bağırmak geliyordu içimden.
Oysa çok tatlı, çok cici bir tavırla konuştum: "Kapıcıdan
bir şey istemiştim de, onu getirdi. Sen içerdekilerle meşgul ol
hayatım, ben yemekleri getiriyorum."
"Tamam," dedi ve yok oldu. Şükürler olsun!
Salçalı tavuk zaten kısık ateşte bekliyordu. Pilavsa, inana mayacaksın ama, aluminyum folyoyla öyle güzel ambalajlan mıştı ki sıcacıktı. Ve de misler gibi kokuyordu. Dedim ya, da vetimizin superstar'ıydı iç pilav.
Yemekleri servis tabaklarına aktardım, bir koşu sofraya koydum ve, "Buyurun," diyerek açılışı yaptım.
Bundan sonrası benim için de çok keyifliydi. Çünkü stres sona ermişti. Yemeklerimi beğendiler, pek çok kişi ikinci kez aldığı için hazırladıklarımın neredeyse tümu bitti. Bir ev sahi besi için bundan büyük iltifat olabilir mi...
Ayrıca sohbet harikaydı. Bol bol aile öyküleri anlattılar. birbirlerine takıldılar. En sonunda da oklarını bize çevirip, "Eee, balayı geziniz nasıldı?" diye sordular. "lyiydi," dememiz onları tatmin etmedi.
"Anlatın ama," diye israr ettiler. "Haydi Serra, sen anlat," diyerek topu bana atti Özgür.
Ben azıcık duraklayınca, "Nazlanmak yok, nazlanmak yok," diye bağrıştılar. "Pekalā," dedim.
Masal dinlemeye hazırlanan çocuklar gibi susup bekleme
ye başladılar. "Balayımız için, bildiğiniz gibi, Roma'ya gittik."
"Harika seçim..." çok özel bir nedeni vardı."
"Roma'yı seçmemizin
"Ya...
"Roma'yı seçmiştık, çünkü Özgür, Aşk Çeşmesi diye de anılan Trevi Çeşmesi'nde bana evlenme teklif etmişti." "Aslan yeğenim benim."
Masada kiyamet koptu.
"Vay Özgür vay..." "Ne romantik..."
"Harika bir düşünce..."
"Sonra?" "Sonrası, bizim için değerli anilar taşıyan bu kentte ilk ak
şam bir şişe şampanya ve iki de kadeh alarak Trevi Çeşmesi'ne gittik ve orada mutluluğumuza kadeh kaldırdık." "Supersiniz çocuklar..." "Daha sonrakı gunler sokaklarda el ele, avare avare dolaş makla, o çok sözü edilen Italyan yemeklerini yemekle geçti. Roma'yı iyi bilen arkadaşlardan restoran isimlerini ve adreslerini almıştık. Her yemek bir serüvendi. Acaba bu et yemeği nasıl bir şey, acaba şu tatlı neyin nesi? "Gündüz müzeleri geziyor, akşam üstu olunca onların ünla meydanlarına gidip oturuyorduk. Oylesine yaşama sevinciyle dolu insanlar ki, anlamasak bile konuşmalarını, gülüş
melerini, sevgililerin birbirlerine sarılmalarını, hatta hatta kavgalarını zevkle izliyorduk. "Daha sonra, gece ve sokakları yaşıyorduk. Bazen bir yer den gelen bir müzik sesi bizi oraya çekiyordu; girip bir kahve içiyor, müzik dinliyorduk. Bir başka akşam küçücük bir gece kulübünde saatlerce dans ettik.
"İşte böylece plan program yapmadan gönlümüzce yaşadık
o bir hafta boyunca." "Sadece Roma'ya mı gittiniz?" "Evet, sadece Roma. Tarih ve kultürle yoğrulmuş bu kentil
doyasıya ve gönlümüzce yaşamak istiyorduk."
"Ve bunu yaptınız."
"Evet," dedim Özgür'e bakarak, "doyasıya yaşadık."
"Ne güzel," diye içini çekti büyük teyze ve ekledi: "Aferin
size gençler." Sonra da ötekilere dondů. "Eh, artık biz de mu
saade istesek... Ne dersiniz?"
Böylece gecemiz sona erdi. Her yönüyle çok hoş bir gecey
di. Konuklarımız gider gitmez, ilk işim yüksek ökçeli sanda letlerimi çıkarıp önlüğüme uzanmak oldu. Özgür ise uykulu gözlerle bana bakıyordu.
"Serra, bu saatten sonra bulaşık işine girişmeyi düşünmü
yorsundur umarım." "Elbette düşünüyorum."
"Ama bak ikimiz de yorgunuz. Şimdi gidip yatalım, yarın sabah dinlenmiş ve de dinç bir vaziyette kalkıp elbirliğiyle or talığı pırıl pırıl yaparız."
"Yemezler Özgür Bey. Ben bu bulaşıkları şimdi yıkayaca ğım, evimi toplayacağım ve sabahleyin de dilediğim kadar uyuyacağım. Sonra da tertemiz bir evde uyanıp, derli toplu bir mutfakta kahvaltı hazırlayacağım."