20 - Final Part 1

2095 Words
"Hiç kuşkum yok; bu çekilen acılar, ilerde konuşacağımız tatlı anılar olacak." -William Shakespeare *** Bir Yıl Sonra... Öğrendim ki gündüz sıcağının yerini hiçbir gece tutmazmış. Gece ısıtmazmış ruhunu, teselli edermiş sadece. Ben o teselliye muhtaç yaşamıştım aylarca. Geceye sarılmıştım, gecede soluklanmış, Ay'ın gölgesine sığınmıştım. Bana kucak açan sadece gecenin karanlığı olmuştu. İzin vermiştim beni içine çekmesine. İçime karanlığın dolmasına izin vermiştim. Orada kaldığım aylarda kendimden eksilmiştim hep. Daha asabi, daha öfkeli, daha can yakan, daha bencil birine dönüşmüştüm. Kim bu yüzden beni suçlayabilirdi ki? Hiç kimse. Sevdiğim herkesi kaybetmiştim ben. Bunca kayıpla hayatta kalmam bile mucizeydi aslında. Her kadının içinde bir gün dışarı çıkmayı bekleyen o güçlü mucize vardı. Kimi bunu üzüntüsünden sonra keşfederdi kimi ise mutluluğundan sonra... Ama mutlaka keşfederdi. Çünkü bizim içimizde o cevher daima vardı. Orada kendimden eksilttiğim yanlarımı, oradan çıktıktan sonra onarmaya başlamıştım. Büyük oranda başarılı da olmuştum. Unutmamıştım yaşadıklarımı ama hepsinin üzerine bir yara bandı yapıştırıp ayağa kalkmasını da bilmiştim. Benim şansıma ayağa kalkarken yanımda sürekli varlığını hatırlatan, destek olan bir adam vardı. Ayağa kalkışımı hayranlıkla seyreden, kalkmamdan mutluluk duyan, beni düşürmek istemeyen bir adam... Cemil Alp Sungur. Adındaki asaleti kanında ve sesinde barındıran adam... Hayatımda ilk defa onun sayesinde saçmalamıştım. İlk görüşte bana evlenme teklifi eden ona 'evet' demiştim. Hiçbir saçmalayış kulağa böylesi güzel gelmemişti ama... Hem teklifi kabul eder etmez evlenecek değildik. Öncesinde ikimizin de yapması gerekenler vardı. O tepeden indiğimiz gün ilk işimiz emniyete gitmek olmuştu. İçeri beraber girememiştik. Küçük oyunumuz o günden sonra benim verdiğim sayısız ifadeler, duruşmalar, verilen kararlar süresince devam etmişti. Yine tanışmıyor gibi davranmıştık. Onu vurduğum için yeniden ifade vermeye çağırmışlardı, ancak o zamanlar görüşebilmiştik. O benden şikayetçi olmamış, aksine kimseye çaktırmadan beni savunmuştu. Özellikle tanıştığını söylediği bir komiserle baya uzun uzun konuşmuştular benim davamı. Beni davalı olarak aldıkları emniyetten davacı olarak çıkmıştım. Yakup Saruhan'a dava açmıştım. Hem maddi hem manevi tazminat davası... Ondan alacağım 3-5 kuruşta gözüm yoktu. Hoş onu dahi alamayacağımı biliyordum çünkü her şeyin ortaya çıkmasıyla Beril Kara'nın babasıyla olan büyük ortaklıkları bozulmuştu, diğer küçük iş ortakları da ayrıldığında mimarlık şirketi batmıştı. Haberlere düşen ününden sonra onu işe alan da olmamıştı haliyle. Beş kuruşsuz kalmıştı ortalarda. Son duyduğum; o evim diye övündüğü cinayet mahalline bile haciz geldiğiydi. Muhtemelen şu an uzak bir kasabada küçük bir kulübede falan yaşıyordu. Pek sevgili annesi bu kez engel olamamıştı oğlunun çöküşüne... Çünkü ilahi adalet diye bir şey vardı ve o adalet geldiğinde Yakup'un annesi de olsa kimse karşısında duramazdı. Onun arkasından hastaneye de dava açmıştım. Bana haksız yere fiziksel şiddet uygulayan güvenlik görevlilerine, psikolojik şiddet uygulayan doktorlara... Hepsine. Beni can kulağıyla dinleyen polisler ve dediklerimin doğruluğunu ölçen psikiyatri uzmanları sayesinde inandırabilmiştim kendimi. Ayrıca hastaneden birkaç kişi de onaylamıştı söylediklerimi, bu sayede oradaki bir avuç insan tarafından anlaşıldığımı görmüştüm. Gülben bile lehime tanıklık etmişti. Hayat, o konuşmayan sessiz kız benim için gelip konuşmuştu. Ne yaşanmış olursa olsun sırf bundan dolayı ikisine de minnettardım. Bunlar sonucunda hastaneye dava açılmıştı, uzunca bir denetim sürecinden geçmişlerdi. İşini hakkıyla yerine getiremeyen herkes görevinden alınmıştı. Hiçbir davamın yakasını bırakmamıştım. Bir kafede bulaşıkçı olarak çalışmış, paramı çıkarmış yine de davamdan vazgeçmemiştim. Hepsine hak ettiğini vermiştim. Peşini bıraksaydım benim gibi daha çok can yanacaktı, bunu bilmekti beni ayakta tutan şey. Yıkılmamı bekleyen herkes karşısına daha sağlam dikildiğimi görünce şaşırmıştı. Emindim, hiçbir şaşkınlık böylesi acı vermemişti onlara. Onlar cezalarını çekerken ben güle oynaya serbest kalmamıştım tabii ki. Kendimce ne kadar haklı olursam olayım ülkenin bir adaleti vardı ve ben o adalete karşı gelmiştim. Diğerleri cezasını çektikten sonra bunun bir önemi kalmamıştı gözümde. Yaptıklarımın bedelini ödemeye hazırdım. Çıktığım duruşmada hakkımda verilen karar serbest bırakılmam idi. Gözetim altında olacaktım sadece. Düzenli psikolog görüşmelerine gidecek, şehirden ve ülkeden ayrılmayacaktım ikinci bir karara kadar. Biliyor musunuz? Bu karar benim canıma minnetti! Şehirden ayrılmazdım çünkü bu şehirde oğlum vardı, sevdiğim adam vardı. Ülkeden hiç ayrılmazdım çünkü ülkemi seviyordum içinde barındırdığı insanlara rağmen. Psikolojik destek desen... Buna ihtiyacım olduğunu onlar demeden çok öncesinde biliyordum. Sevdiğim kişiye yaklaşıldığında zihnimde ortaya çıkan canavar hala benimleydi, Gülben'in boğazına nasıl bir şiddetle sarıldığımı unutmamıştım. Kesinlikle bir psikologla uzun uzun görüşmeler yapmam gerekecekti. Hepsini de yerine getirmiştim son bir yılda. Özetle ölmüştüm ama öldüğüm yerden dirilmiştim. Gece gitmişti ama gündüz gelmişti. Hayatımın diğer yüzünü yaşamaya başlamıştım. Yaşamımın son bir senesi gözlerimin önünden geçerken uzandığım koltukta derin bir nefes verdim mutlulukla. Bu tutumum doktorumun gözünden de kaçmamıştı. Beyaz ahşap masasının arkasında otururken gözlerindeki siyah çerçeveli gözlüğünü indirdi, gözüne giren sarı saçlarını arkasına attı ve bana imayla baktı. Ah ne diyeceğini biliyordum! Onun bakışlarından kaçarak hemen başımı önüme çevirdim ve odanın içindeki tavana diktim gözlerimi. Bu sırada üzerimdeki diz altı haki rengi elbisemin toplanan ucunu düzeltmiş, ayağımı içindeki kahverengi çizmelerimle birlikte sallamayı kesmiştim. Doktor Hanım, "Mutlusun," dedi kısa süreli sessizliğinin ardından. Ah işte o korktuğum kelime. Evet, mutluydum ve bu mutluluğun bozulmasından deli (!) gibi korkuyordum. "Hadi Hafsa bundan kaçamazsın. Anlat bana, hayatının yeni dönemi nasıl gidiyor? Neler yapıyorsun?" Hayatımın yeni döneminden kastı geçen seferki seansta ona evlendiğimi söylemiş olmamdı. Cemil Alp'le bundan 12 gün önce evlenmiştik ve ben 12 gündür ağzım kulaklarımda dolaşıyordum. "Güzel," diye kısaca cevap verdim. Fakat beni bir yıldır tanıyan, neredeyse arkadaşım olan doktorum hemen devam etti söze. "Güzel gittiğinin farkındayım. Ne zaman oraya uzansan mutlu oluyorsun. Ayrıca ayaklarını sallıyordun, gördüm!" "Eyvah yakalandım!" İkimiz de birbirimize güldük. Gülüşlerimiz kesildiğinde uzatmadan yattığım yerden kalktım. Omuzlarımın altında biten doğal kahverengi saçlarımı düzeltip yanına ilerledim ve masasının önündeki koltuklardan birine oturdum. Saçımdaki nefret ettiğim kızıllıktan kurtulalı epey olmuştu. Bir daha hiç boyatmamıştım, kendi sevdiğim doğallığında bırakmıştım. Saçımın rengini değiştirmemi söyleyen bir kocam da yoktu üstelik. Tebessüm ederek saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. Mutlu olduğumda 27 yaşımdan 7 yaşıma hızlı bir düşüş gerçekleştiriyordum. Yüzüm öyle hasret kalmıştı ki gülmeye, gülmeyi unutmuştu neredeyse. Şimdi sırıttığımda çocuk gibi kanat çırpıyordu içim. "Mutuyum," diye başladım. "Evliliğim sorunsuz geçiyor. Bunu tahmin etmesi zor değildi benim için. Cemil Alp hayatımda tanıdığım en sevgi dolu, en anlayışlı, en kibar adam. Onunla bir ömrümü sıkılmadan geçirebileceğimi biliyordum ona ilk evet dediğim anda. Bana asıl sürpriz ailesi oldu. Onları hep Alp'ten dinlerdim, tanışmışlığımız da olmuştu ama aynı eve girince... Sıcacık hissettim. Gayet normal bir apartman dairesinde 7 kişi yaşıyoruz, yakında kız kardeşi gidecek 6 kişiye düşeceğiz ama bu o kadar önemsiz bir detay ki yaşadıklarımın yanında... Alp ayrı eve çıkalım dedi ama ben kabul etmedim. Çünkü hep istediğim o aile ortamını buldum evlerinde. Şimdi sıcak bir aile ortamındayım. Sanki yıllardır onlarla birlikteymişim gibi. Tanıştığım ilk gün bana o güveni verdiler." En çok da annesi o sıcaklığı hissettirmişti, ona ayrı bir parantez açtım. "Eşimin annesi mesela, çok tatlı bir kadın. Çok yufka yürekli, oğlu da ona çekmiş belli ki. Beni gördüğü ilk andan beri kızı diye bağrına bastı. Benim çekincelerim vardı hepsine karşı. Diğer evliliğimden kalma çekincelerim vardı, biliyorsunuz. O yüzden direkt yakınlaşamadım, hep mesafeli kaldım. O bunu anladı. Anladı ve dediği tek şey; bana anne demek zorunda değilsin, nasıl rahat edeceksen öyle seslen bana ama bil ki sen benim üçüncü kızımsın, oldu." "Kayınvalidesi konusunda şanslı olan nadir gelinlerimizdensin yani?" Gülerek onayladım. "Öyleyim galiba." "Peki anne diyor musun?" "Şu an değil ama belki ileride..." Konuyu değiştirdim hemen. "Babası var bir de, ondan hep çekiniyordum neden bilmiyorum ama... Geçen akşam kızım pazardan aldığım şu meyveleri getir de yiyelim dedi, ben hiç üstüme alınmadım. Sonuçta salonda iki kızı da vardı, büyük olanına demiştir diye düşündüm ama ikisi de oturduğu yerden kalkmamıştı. O sırada sana diyorum kızım diye kızdı bana. Ne kızmak ama! Söylerken neredeyse şaşkınlığıma gülecekti." Başımı iki yana salladım bu anıyla. "Belki saçma gelecek size ama ne bileyim ilk defa hayatımda böyle şeyler yaşıyorum. Bir baba figürü var hayatımda ve ben ona o meyveleri soyup uzatırken hiç gocunmadım. Aksine keyif aldım. Tabii sonra evdeki herkes meyve yemek isteyince yetiştiremedim, o sıra imdadıma Canan yetişti, büyük görümcem. O da başladı bir yandan soymaya. Onca meyveyi tek akşamda bitirdik." Önüne notlar alan doktorum soru sormaktan da geri kalmadı. "Bahsettiğin şu Canan, büyük görümcen, onunla nasıl aranız?" "Aslında isteği üzerine ona Saye diyorum, ikinci adı. Ama ailede herkes Canan diye seslendiği için bazen karıştırıyorum. Her neyse. Aramız çok iyi. Görümcem dediğime bakmayın o sıfattan hiç hoşlanmam. Zaten öyle aramızda çok bir yaş farkı da yok arkadaş gibiyiz onunla. Hiç sahip olmadığım kız kardeşim gibi, hepsi öyle aslında. Düğünümüz için gelmişti maalesef yarın gidecek. Şehir dışında üniversite okuyor da..." "Anladım. Peki Can? O nasıl? En son ondan bahsetmiştin, hasta olan kardeşiydi değil mi?" Sıkıntıyla başımı salladım. "Evet, durumu iyi aslında. Ameliyatı başarılı geçti, iliğim yüzde yüz uydu ona ama... Doktorlar hala taburcu etmediler. Bekliyoruz işte, bugün yarın çıkacak inşallah." Önündeki kağıttan başını kaldırıp bana baktı, gözlüğünü başının üstüne aldı. Bu da demek oluyor ki not tutma işi bitmişti, birazdan çıkacaktım. "Sen nasıl hissediyorsun peki ona iliğini verdiğin için? Hem fiziksel hem ruhsal olarak." "Fiziksel olarak iyiyim, hiçbir sorunum yok. Siz de bilirsiniz, verici-donör için ufak bir operasyon bu. Ameliyat değil de Cemil Alp'in çenesi yordu beni diyebilirim. Can için test yaptırmak istediğimi duyduğunda direkt karşı çıktı. Beni gördünüz, bundan bir sene önce neredeyse kemiklerim sayılıyordu. Bünyem yeni yeni toparlanmışken böyle operasyonlara girmemi istemedi. Endişelenmesini anlıyorum ama her şey doktor gözetiminde olacaktı zaten bir sorun çıksaydı yapmayacaklardı. Şükür ki sorun çıkmadı. Onu bir şekilde ikna ettikten sonra gerisi kendiliğinden geldi, ilgisinin hoşuma gitmediğini söyleyemem tabii." Karşılıklı tebessümlerimiz benim durgunluğumla kesildi. "Ruhsal olarak... O kadar iyi hissettim ki size anlatamam. Bir çocuğun hayatı benden alınan bir parçayla kurtuldu. İnanılmaz değil mi? Kendimi ruhsal açıdan aşırı doymuş hissettim. Sanki dünyaya bu amaç uğruna gelmişim de amacımı yerine getirmişim gibi..." Sözlerime şüpheci gözlerle yaklaştı doktor. "Can'ı oğlunun yerine koymuyorsun değil mi Hafsa? Bu konuları konuşmuştuk, oğlunun ölümünden kendini suçlamaman gerektiğini..." "Biliyorum," diye böldüm. "Suçlamıyorum. Can'ı da oğlum yerine koymuyorum. Dediğim gibi kardeşim olarak seviyorum. Yalnızca çocuklar konusunda hassasım ve onlara yardım etmek beni dünyanın en mutlu insanı yapıyor." Gülerek ortamı yumuşattım. "Şu an Can kendisine çocuk dediğimi duysa ne der kestiremiyorum. Kendisi ergenliğini ağır yaşıyor da biraz, 17'sine yeni girdi ama görseniz ameliyat oldum neşter yedim ben diye kendini reis ilan etti. Ceren'e kötü örnek olacak diye korkuyoruz. O cimcime de abimi göreceğim deyip hastaneden ayrılmıyor, sonumuz iyi değil doktorum." "Sonunuz iyi sizin iyi, gördüm ben o ışığı sizde. Mutluluğunu bozmak istemem ama kabusların ne durumda Hafsa? Önceden her gece gördüğünden bahsederdin, iki seanstır bahsetmiyorsun. İlaçlar işe yarıyor değil mi?" Ah o kabuslar... Üstüme karabasan gibi çöken kabuslar... Geceleri uyumam güç oluyordu, çoğu zaman uyuyamıyordum. İlk zamanlar hiç uyuyamamıştım. Kendi tuttuğum iki göz evde yatağıma yattığım, gözümü kapattığım an kabuslarım başlar olmuştu. Kendimi hala o dört duvarın arasında zannediyordum, rutubet kokusu çalınıyordu burnuma. Zor bela uyuduğum anlarda ise çığlıklar atarak uyanıyordum. Canımı yakan herkesi, her olayı görüyordum kabuslarımda... Yatakta yatamadım uzunca bir süre. Hep evimde yerde, parkelerde uyudum durdum. Aldığım uyku ilaçları ancak böyle fayda etti. Bir şekilde uyuduğuma sevinip nerede uyuduğumu önemsememeye başladım. Fakat evlenince bu duruma devam edemez oldum elbette. Alp'e yerde uyuduğumdan söz etmemiştim. Tamamen iyileştiğimi düşünürken düşüncesini boşa çıkarmak istememiştim. Bu yüzden evlendikten sonra anlamaması için yatağımızdan hiç çıkmadım. Bu konuyu sadece doktoruma danıştım, bana iyi gelecek birkaç ilaç daha yazdı. İlk üç gün ilaçları içtim, işe yaradı kabus görsem dahi dönüp uyumaya devam edebilirdim. Hal böyle olunca ilaçlarımı azaltmaya başladım kafama göre. Çünkü hala ilaç içmekten haz etmiyordum. Ne kadar zorlanırsam zorlanayım kalkmadım yatağımızdan. Durumu ne kadar gizlemeye çalışırsam çalışayım kaçmadı Cemil Alp'in gözünden. Sessizce kollarıyla sardı beni, uyanacağımı anladığında alnımı öperek sakinleştirdi, ayırmadı bedenlerimizi. Onun varlığıyla, kokusuyla ve naif dokunuşlarıyla uykuya daldım. Hatta dün gece hiç kabus görmemiş, uyanmamıştım. Sanırım uyku problemimi nihayet aşıyordum. Onunla birlikte. "Eskisi kadar kötü değil," dedim cevaben. "Her gece görmüyorum, kabuslarım azaldı, iki üç günde bir görüyorum artık. Ayrıca kabus gördüğümde kalkıp yer değiştirmiyorum. Eşime sarılıp uyumaya devam ediyorum." "Tedavimizde aşamadığımız tek sorun uykularındı artık onu da aşıyorsun." "Öyle." "Hafsa," diye sakince seslenen kadının yüzüne baktım evet dercesine. "Seninle gurur duyuyorum. Hayata böyle tırnaklarınla asıldığın için, tedavi sürecinde bana hiçbir zorluk çıkarmadığın için, iyileşmeyi bu denli istediğin için seninle gurur duyuyorum. Seni bir yıldır tanıyorum ve şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki; karşımda bir sene evvelki kadın oturmuyor. Daha mutlu, daha arzulu, daha güçlü bir kadın oturuyor. Kısa sürede aldığın büyük yol için, gösterdiğin gelişme için teşekkür ederim sana. Keşke her hastam senin gibi olsa..." Bunları doktorumdan duymak beni sevindirmişti. İçten içe farkında olduğum sözleri ondan duymak... Elime bir kalem alır, doktorumun her sözünün altına imzamı atardım. Kendimle gurur duyuyordum. "Asıl ben teşekkür ederim, beni dinlediğiniz, anladığınız, yardım ettiğiniz için." Ellerini iki yana açtı. "Ee işim bu." "Ben bu hayatta işini yerine getirmeyen çok insan tanıdım o yüzden siz teşekkürümü kabul edin lütfen." Masasının üstündeki saate gözüm iliştiğinde ayaklandım. "Ben artık gideyim. İyileştim diye seanslarımızı bitirmeyeceksiniz değil mi? Vallahi ben alıştım ister bitirin ister bitirmeyin gelir konuşurum burada." Gülerek kalktı oturduğu yerden. "Merak etme seanslarımız sen isteyene kadar devam edecek." Sarılıp vedalaştıktan sonra çıktım odadan.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD