17

4561 Words
7 Ay Önce... Mutluluk nedir? Mutluluk, kollarında tuttuğun bebeğin sana ufak bir tebeesümüdür belki de. Hafsa'nın yaşadığı tam olarak buydu. Mutluluğu yaşıyordu uzun zamandır. Bebeğinin küçük bedenini kollarının arasına almış ona bir mucizeye bakar gibi bakıyordu. Onu rahminde hissettiği günden, haberini hastane odasında aldığı andan beri bir mucizeydi onun için ama şimdi ellerinin arasında tutuyordu ya bu duygunhn tarifi yoktu. On ay olmuştu bu güzelliği hissedeli, ellerinin arasına alalı, kokusunu içine çekeli... Yine de alışamamıştı. Hiç alışmayı da dilemiyordu. Ne kadar büyürse büyüsün ona hep mucize olarak bakacaktı. Güzelliğine inanamayacak, her mimiğini hafızasına kazıyacaktı. Hayatında ilk defa bir şeyin ona böylesine bağlı olduğunu biliyordu. İlk defa bir aileye sahip olduğunu hissediyordu. Yıllar evvel kaybettiği ailesinin acısını bebeğinin kokusuyla gideriyordu böylece. Onda soluklanıyor, onu gördükçe mutlu oluyordu. Küçük ailesi ona her şeyden iyi geliyordu. Nasıl gelmeyecekti ki? O küçük beden sayesinde en kutsal duyguyu tatmamış mıydı? Anneliği. "Sen anneye mi gülüyorsun?" Sorduğu sorusunun ardından gülümseyen bebeğinin dudaklarına küçük bir parmak darbesinde bulundu. Bu bebeği daha çok gülümsetti. Öyle tombul bir bebekti ki güldüğü zaman yanakları iyice katlanır, tatlı bir görüntü sunardı annesine. Gülümsemesi bulaşıcıydı sanki o an. Hafsa bebeğinin bembeyaz cildine, masmavi gözlerine bakıp yüzündeki tebessümü büyüttü. Hemen ardından dayanamayıp bir öpücük kondurdu çocuğunun yanağına. "Oh misler gibi kokmuş benim oğlum!" Yeni banyo ettirmişti. Şanslıydı. Oğlu ona ne banyo konusunda ne de yemek yemek konusunda zorluk çıkartmıyordu. Anne sütüyle birlikte ek gıdalara başlamıştı ve oğlu, Hafsa eline ne tutuştursa bir avuç dişiyle kemire kemire yiyordu. Bu yüzden sincap lakabını bile almıştı. Bebeğinin üst iki dişi biraz önde geldiğinden gülünce aynı sincaplara benzerdi, annesinin gördüğü en tatlı sincap şüphesiz oydu. Bir de banyo edişi vardı. Küvetin içinde tombul kollarını suya vura vura etrafı ıslatıyordu. En çok da onu yıkayan annesini ıslatıyordu ama Hafsa bundan bir an bile şikayetçi olmuyordu. Aksine eğlenerek ona banyosunu yaptırıyordu. Kahkahaları eksik olmuyordu o dört duvar arasında. Şimdi banyodan çıkmış, havluya sarılı şekilde, annesinin kollarında gülüşlerine devam ediyordu. Hafsa onun üşümesinden endişelenerek -her ne kadar yaz ayında olsalar da- oyun işini bir kenara bırakıp çocuğun odasında ilerledi ve açık mavi rengindeki gardırobu açıp içinden bir pijama takımı çıkardı. Bebeğin öğlen uykusu saati gelmişti. Başka bir deyişle Hafsa'nın zorlandığı tek an gelmişti. Oğlu her konuda usluydu ama uyku konusunda tam bir aksiydi. Sürekli enerjisini atacağı oyunlar oynamak, hiç yerinde durmamak istiyordu. Öyle ki yürümeye bile 8 aylıkken başlamıştı. O andan beri Hafsa'nın iki gözü de ondaydı. Korkuyordu, düşüp bir yerini incitecek diye. Küçücük bebeğin enerjisine de yetişemiyordu bir türlü. Evleri genişti, eşinin sürekli yardımcı tutalım demesine karşın Hafsa istememişti. Kendi evinde her şeyin hakimi kendisi olmak istemişti. Ama bebek doğduktan sonra işler değişmişti tabii. En azından temizlik için eve birisi gelip gider olmuştu. Onun haricinde tüm işler hala ondaydı. Özellikle yemekler... Elinin lezzetini beğenirdi, yemek yaparken mutlu da olurdu. Babaannesinin ona öğrettiklerine minnettardı aslında. E bunca işin arasında bebeğin temposuna yetişememesi normaldi. Bu yüzden arada bir bebeğin uyuması, onun da dinlenmesi gerekiyordu. Bu planından ona da bahsetti anlayacakmış gibi. "Şimdi bu uslu çocuk güzelce pijamalarını giyecek ve hemen uyuyacak. Eğer çabuk uyuyup uyanırsan anneyle yemek yapabilirsin. Daha babanın sevdiği hangi yemeği yapacağımızı seçeceğiz. İşimiz çok annecim." Onu kucağında hoplatıp yerini sabitledi. "Şimdi ilk adımdan başlayıp seni giydirelim." Bir elinde oğlu, bir elinde oğlunun pijama takımıyla odanın içindeki oyun halısının üzerine oturdu. Oyuncakları itip yer açtığında nihayet oğlunun poposunu oturtabilmişti. Havluyu bedeninden indirip hızlıca eline bir zıbın aldı. "Kaldır annecim kollarını," diyerek oğlunun tıpkı onunki gibi olan kumral saçlarına uzandı. Oğlu çoktan oyuncaklarını gördüğü için annesini unutmuştu bile. Hafsa ona tatlı bir sitemde bulunarak hızlıca zıbını başından geçirdi. "Demek oyuncaklar anneden daha değerli Küçük Bey? Öyle olsun..." Kosa sürede geri kalan kıyafetlerini de giydirmişti. Bebek giydiği mavi pijama takımından uyuyacağını anlayıp huzursuzlanmaya başlamıştı bile. Hafsa onun huysuzluğunu almak için biraz oyun oynayabileceğine karar verdi. Üzerindeki ıslak atletine ve şortuna aldırmadan oğlunun önüne uzanıp eline aldığı oyuncak sincabı bebeğinin yüzüne doğru salladı. "Bak oğlum ikizin!" Kendi kendine gülerken bebeğinin küçük kahkahaları da ona eşlik etti. Duymaktan bıkmayacağı bir şey varsa o da kesinlikle oğlunun kahkaha sesleriydi. Hiç susmasın, sürekli gülsün isterdi. Tabii uyku zamanları dışında... "Aa bak bu sincap ne kadar da uysal," deyip oyuncağı yere yatırdı, uyuyormuş gibi yaptı. "Uyku saati gelince hemen mışıl mışıl uyudu." Oğlunun verdiği tek cevap sincabı tekmeleyerek uyandırmak oldu. Başını iki yana sallayıp, "Ne yapacağım ben seninle?" diye sordu. Oğlu çoktan ona arkasını dönmüş araba sürmeye başlamıştı. Hafsa ona arkasını dönen oğlunun bezle şişip ona adeta görsel şölen sunan poposuna vurdu hafifçe. "Anneye kıç dönülmez benim yaramaz oğlum." Oğlu dudaklarını birbirine sürtüp araba sesi çıkarmaya çalışıyordu, bu da babasından öğrendiği bir hareketti, ne kadar doğru uyguladığı tartışılırdı tabii. "Sür arabanı, birazdan uyuduğunda rüyanda göreceksin nasıl olsa o arabaları." Hafsa söyleniyordu tatlı bir sitemle. Bebek ise onu anlamış gibi tepkiler veriyordu. Annesinin son cümlesinden sonra arabaları yere vurmaya başladı. Bu hareket karşısında Hafsa'nın tek yapabildiği pes edip kendini sırt üstü renkli halının üstüne bırakmak oldu. "Vur oğlum vur. Adının hakkını çok güzel veriyorsun, koca evde bir senin sesin yankılanıyor." Müstakil evde oturdukları için şanslıydılar. Sesten şikayet edecek bir alt komşuları yoktu. Hoş kendisi bu durumdan şikayetçiydi içten içe. O her zaman büyüdüğü ev gibi mütevazi bir yer istemişti evlendiğinde. Sadece kendisinin, eşinin ve çocuklarının sesini duyacağı küçük sıcacık bir yuva. Ama evlendiklerinde Yakup ona mimarisi olduğu bu evi gösterdiğinde ve heyecanlı heyecanlı burada yaşayacaklarını anlattığında bir şey diyememişti. İki kişi, iki katlı koca evde ne yapacağız diye soramamıştı. Şu an bundan pişman değildi belki ama olması yakındı... Dış kapının gürültüyle çarpan sesi böldü düşüncelerini. Kapı öyle sert çarpmıştı ki sesi yukarıda kalan oğlunun odasına gelmiş, yüreğini ağzına getirmişti. Gelen tek kişi olabilirdi. Yakup Saruhan. Onun dışında evin anahtarı kimsede yoktu ki içeri girsin. Gündüz vakti kocasının eve gelişine anlam veremeyerek yattığı yerden kalktı. Kapıya ilerleyecekti ki oğlunun ona korkarak baktığını gördü. O da sesten etkilenmiş olmalıydı. Hemen dibine çöküp yüzünü iki avucunun içine aldı ve alnını öptü. "Bir şey yok annecim korkma tamam mı?" "Hafsa!" Yakup'un sinirli sesini işittiğinde içini iyiden iyiye bir korku kapladı ama bunu oğluna yansıtmadı. Gülümsedi küçük suratına. Kocasını bu kadar sinirlendirecek ne olmuştu? "Hafsa, neredesin? Buraya gel!" Acil bir şey olduğunu anlayarak oğlunun önüne birkaç oyuncağını bıraktı ve hızlıca kapıya ilerledi. Tam da o sırada ardından bir ses yükseldi: "An-ne!" Hafsa kapının pervazında adım atmayı kesip arkasındaki oğluna baktı şaşkınlıkla. "Sen... Az önce ilk defa anne mi dedin?" Güldü en kocamanından. Mucizesi artık konuşmaya başlamıştı. İlk defa ona anne demişti, dahası ilk söylediği kelime bu olmuştu. Zaferinin tadını çıkarmalıydı, kocasına hava atmalıydı kesinlikle. "Oy annen senin o 'anne' diyen ağzını yer yer. Bir daha söyle oğlum, hadi!" Oğlu bir kez daha anne demedi ama kocası bir kez daha bağırdı ona aşağıdan. Oğlunun konuşmasıyla sonra ilgilenebileceğini düşünerek heyecanla çıktı odadan, çıkmadan önce odanın kapısını çekmişti. Koridorda hızlı adımlarla ilerlerken daha fazla bağırmaması için bir karşılık verdi aşağıdaki eşine. "Geliyorum!" Çok geçmeden merdivenleri inip salonun ortasında volta atan eşinin yanına da gelmişti zaten. "Ne oluyor Yakup? Yankı'yı uyutacaktım, çocuk senin sesini duyup korktu şimdi daha da uyumaz..." Daha da devam ederdi kocası bir anda gelip dudaklarına yapışmasaydı. Hafsa gelen ani öpücüğün etkisiyle sarsılmış, alışık olmadığı bu şiddetli temastan rahatsız olarak geri çekilmişti. "Bu neydi şimdi?" Kaşlarını çatarak karşısındaki adama baktı. Yakup sabah uğurlarken giydiği lacivert takımının içindeydi. Böylece oğlunun ondan aldığı mavi gözleri iyice ortaya çıkmıştı. Sarı geriye doğru jölelediği saçları dağılmıştı. Kravatı gevşemiş, gömleği dışarı asılmıştı. Hepsinden baskın olanı üzerindeki kokuydu. Leş gibi içki kokuyordu. Hafsa her ne kadar tasvip etmese de iş yemeklerinde içtiğini biliyordu ama hiç böylesi dağıldığına şahit olmamıştı. Üstelik gündüz vaktiydi. "Bu halin ne senin?" diye sordu sinirle. "Gündüz vakti içtin mi sen? Bir de bu kafayla oğlumuzun olduğu eve mi geldin?" Arkasında kalan dış kapıyı işaret etti parmağıyla. "Derhal çık git kendine çeki düzen ver öyle gel." Oğlu söz konusu olduğunda Hafsa'nın gözü hiçbir şey görmezdi, bunu da en iyi Yakup bilirdi. "Sen banyo mu yaptın?" diye soran adam söylediklerinden bihaberdi. Uzanıp karısının onun için boyattığını bildiği kızıl saçlarına dokundu. Islaktı. Elini indirip üzerindeki ince atlete dokundu, ıslaklığından vücuduna yapışmıştı. Elini biraz daha indirip beline yerleştirdi ve onu kendisine çekip boynunu kokladı. "Çok güzel kokuyorsun..." Hafsa gözlerini tavanda dolaştırırken eşinin temasına karşılık vermeyip soğukça yanıtladı. "Yankı'yı banyo yaptırırken ıslandım, onun şampuanı kokuyorum. Şimdi lütfen geri çekilip dediklerime odaklanır mısın?" Adam onu dinlemeden kokladığı boynuna bir öpücük kondurduğunda Hafsa onu omuzlarından sertçe itti. "Yakup kendine gel!" "Kendimdeyim," dedi ama derken gözleri, karısının gözlerini bile zor seçiyordu sarhoşluktan. "Karımı öpüyorum suç mu?" "Ben istemiyorsam evet suç!" Hafsa derin nefesler alıp sakinleşmeye çalıştı. "Bak şu an mantıklı düşünemiyorsun. O yüzden sana söylediğimi dinle, git ne yapıyorsun bilmiyorum ama yap, kendini düzelt ve öyle gel bu eve." Yakup sarsak adımlar atarak ona yaklaştı yeniden. "Ev... benim. İstediğim zaman giderim." Hafsa parmaklarını avucunun içine hapsederek bir adım daha geriledi. O anda sırtı soğuk duvara yaslandı, içi de aynı böyle soğumamış mıydı kocası olacak adamın tek bir kelimesiyle? Ev benim. Hiçbir zaman ağzından bu lafı duymamıştı. Yakup ona sürekli gülerek bu evin onlara ait olduğunu, içinde çok mutlu olacaklarını söylemişti. Hiç hesaba katmamıştı bir gün karşısına geçip tek bir lafıyla o süslü cümleleri yıkacağını. Ama olan olmuştu ya gerisinin bir kıymeti kalmamıştı. Duruşunu bozmadan, "Evin senin olup olmaması umurumda değil," dedi. "Bu evde benim oğlum yaşadığı sürece kimin gidip kimin kalacağına karar verebilirim. Ve şimdi seni kendi evinden kovuyorum Yakup defol git!" "Eh yeter be!" Yakup bağırarak geri çekildiğinde Hafsa'nın bakışları yukarı kaydı. Oğlunun korkup korkmadığını düşündü. Yakup'u sinir eden de buydu. "Varsa yoksa oğlun. O doğduğundan beri doğru düzgün konuşamaz olduk. Geceleri sürekli kalkıp onun yanına gitmenden, aramızda hiçbir özelin kalmamasından sıkıldım artık. Kendini anne olmaya o kadar kaptırdın ki bana eş olmayı unuttun!" Hafsa'nın bakışları hızla Yakup'u buldu tekrardan. Gerçek miydi bu adam? Onu neyle suçluyordu? İyi bir anne olmakla mı? Bunun suçu olur muydu? Üstelik dediği diğer şeyler doğru değilken... Tamam, Yankı'nın gece uyumamaları yüzünden beraber yatamadıkları oluyordu ama onun dışında Hafsa ne eşini ne de oğlunu ihmal etmeyen bir kadındı. Her şeyin farkındaydı ve elinden geldiği en iyi şekilde idare etmeye çalışıyordu. Evet, anneliği çok sevmişti. Bıraksalar bir ömrünü oğluna adardı ama bunun neresi yanlıştı ki? Burada bir suçlu varsa o da kocasıydı. Oğlu ağladığında bir gece o alıp bakmış olsaydı da böyle diyebilecek miydi? O zaman Hafsa onu suçlarsa ne diyecekti acaba? "Sen ne dediğinin farkında mısın?" diye sordu hayretle. Başka bir açıklaması olamazdı bunun, karşısındaki adam ne dediğini bilmiyordu. "O bizim oğlumuz bizim! Benim ona baktığım kadar sen de bakabilsen keşke. O zaman geçip karşıma beni suçlamadan önce bir düşünür, empati yapardın belki! Hadi git," dedi oğlunun odasını işaret ederek. "Git uyut onu. Bir kere uyut. Eğer sıkılmadan onu uyutmayı başarırsan seni ayakta alkışlayacağım, her sözünü kabulleneceğim gerçekten, hadi yüreğin varsa git yap." Yüzünü buruşturarak bedenini gösterdi. "Şu halini düzelttikten sonra tabii, ona bu kokuyla yaklaşamazsın." Yakup histerik bir gülüşle arkasını dönüp, "Hala ne diyor ya?" diye mırıldandı. "Hala çocuk diyor uyutmak diyor ya." Sinirle ceketini çıkarıp salondaki koltuklardan birinin üstüne fırlattı içinden düşen kağıttan habersiz. "Ben oğlumu seviyorum tamam mı? Beni kötü bir baba olmakla suçlayamazsın! Onu severken seni ihmal etmiyorum ben!" "Öyle mi?" diye güldü Hafsa alayla. "Madem oğlunu çok seviyorsun, madem çok iyi bir babasın, madem çok düşünüyorsun onu neden sana 2 aydır söylediğim şeyi yapmıyorsun?" Yakup ona anlamayarak baktığında Hafsa ilerleyip kahverengi kaplı merdiven basamaklarına vurdu eliyle. "2 aydır sana şuraya bir kilit koy dedim. Çocuk yürümeye başladı merdivenler onun için tehlikeli dedim, şuraya bir kapı yap dedim. Ama sen ne yaptın? Tamam deyip hep geçiştirdin beni. Çocuğunu çok düşünseydin bu ufacık şeyi hallederdin sen ilk başta." "Yaparım ne var?" İki büyük adımla Hafsa'ya yanaştı ve eliyle onu gösterdi hırsla. "Sen iyi bir anne ol da çocuğa dikkat et. El kadar bebeğin merdivende ne işi var? Akşama kadar oturuyorsun evde bari bir işe yara da çocuğa göz kulak ol." O an Hafsa'nın attığı tokat Yakup'un yüzünde patladı, sesi tüm eve dağıldı. Her lafı kabullenirdi, her lafı sineye çekerdi ama anneliği... Kocası dahi olsa anneliği dil uzatılmayacak tek noktasıydı. Kimsenin anneliği sorgulanmazdı. Cenneti annelerinin ayaklarının altında diyenler laf olsun diye söylemiyorlardı, o da pekala bunun farkındaydı. Küçükken göremediği anneliği öğrenmeye, elinden gelen en iyi şekilde yapmaya çabalıyordu. Kimse karşısına geçip çabasını yok sayamazdı. Saymasına izin vermezdi. Sözleri can damarına dokunmuştu. Dolan gözlerini gizlemek, zapt etmek adına yutkunup durdu bu yüzden. "Sakın, sakın benim anneliğimi sorgulama. Sakın bana o kadın muamelesini yapma. Ben burada akşama kadar oturup seni mi bekliyorum sanıyorsun? Unuttuysan hatırlatayım benim bir mesleğim var. Yazarım ben yazar! Sen akşama kadar o kasıntı masanın arkasında otururken ben hem kitap yazıyorum hem evi çekip çeviriyorum hem de bebeğimle ilgileniyorum. Bunların hepsini de en iyi şekilde yapıyorum. Senden tek bir şey istedim bugüne kadar. Onu da babalık borcun say. Ha madem yapmayacaksın oyalama beni daha fazla. Gider alıp gelir o kapıyı buraya ben takarım. Bunu da diğer işlerimi aksatamdan yaparım emin ol!" O an Hafsa kafasına koydu, yarın ilk işi bu olacaktı. Yakup alayla ayağını salladı. "Hadi oradan." Ayağıyla farkında olmadan az önce ceketinin cebinden düşen kağıda çarpmıştı ve o kağıt şimdi Hafsa'nın ayaklarının dibindeydi. Hafsa kaşlarını çatarak eğildi, doğrulduğunda elinde kağıdı tutuyordu. Ön yüzünü çevirdiğinde bunun bir not kağıdı olduğunu gördü ve üzerindeki yazıyı okudu sesli bir şekilde. "Sen kendini geri çektikçe ben sana gelmeye devam edeceğim. İyi düşün, o gece yaşananların tekrarlanmasını istemez misin? -Beril." Elleri titredi. Bu okuduğu da neyin nesiydi? Yakup bundan bir saat önce okuduğu notu karısının sesinden duyunca beyninden vurulmuşa döndü. O an aklı başına geldi. Fakat her şey için çok geçti. Hafsa elindeki notun ne anlama geldiğini bilecek kadar zeki bir kadındı. Peki ya bilmek sindirmek için yeterli miydi? Yakup ona doğru bir adım attı, son adımı olduğunu bilmeyerek. "Hafsa..." "Ne demek bu?" diye sordu Hafsa titreyen elini sıkıca kağıda sardığı o anlarda. Farkındaydı, bir süredir oğluyla ilgilendiği için gözünden kaçırdığı ya da görmezden geldiği tüm detayların farkındaydı. Uzayan iş saatleri, geç vakitteki yapılan toplantılar... Anladığı şeyi soruyordu içi kan ağlaya ağlaya. Sevdiği adam, hayatının aşkı dediği, eşi olması için sonsuz evetini bahşettiği adam ona bu kötülüğü yapmış mıydı? Hangisinin daha kötü olduğunu kestiremedi. Aldatılmasının mı iyi bir anne olamamakla suçlanmasının mı? "Ne demek?" diye bağırdı. Onu bağırtan hem kırgınlığı hem kızgınlığıydı. "Söyle! Ne yaptın söyle!" Yakup pişmanlıkla ona uzanmak istedi, Hafsa ona uzanan ellerini kesti bir çırpıda. "Dokunma! Ne halt yediğini anlat! Ondan mıydı bu sinirin? Ondan mı bu kadar içtin? Ha söylesene!" Yakup pişmanlıkla başını iki yana salladı. "Hayır, Hafsa o notun hiçbir anlamı yok. Yemin ederim, ben seni seviyorum. Ben ailemi kaybetmek istemiyorum. Ben hata yaptım... Çok büyük bir hata yaptım ama kendimde değildim. Yemin ederim, ne yaptığımı bile bilmiyordum. Ben... Beni tuzağa düşürdüler, ben istemedim, o gece..." "Yeter!" Daha fazla dayanamadı. Adamın karşısında küçülmesine de kendi yediği haltın suçunu başkalarına atmasına da dayanamadı. "Yeter daha fazla küçülme gözümde. Şu saatten sonra ne hissettiğin zerre umurumda değil. Senin düşünmediğin aileyi şimdi ben düşünüyorum ve yarın oğlumu da alıp buradan gideceğimi söylüyorum sana. Derhal de boşanacağız. Sana kendi evinde mutluluklar." Arkasını dönüp merdivenlere ilerlediği sırada Yakup kolundan tutup kendine çekti onu. Az önceki siniri gitmiş, bedenini tümüyle pişmanlık kaplamıştı. Ancak herkesin bildiği bir gerçek vardı ki: son pişmanlık fayda etmezdi... "Boşanmak mı? Bu kadar kolay mı her şey senin için? Yaşadığımız onca şeyi tek bir hatamla heba mı edeceksin? Aşığız biz Hafsa, kolay kolay biter mi sence bu?" Hafsa hırsla kolunu ondan kurtarıp geri çekildi salona doğru kaydı, ondan en uzak köşeye. Ona bakarken ağlayası geliyordu. En ummadığı kişiden o davranışı gördüğüne hala inanamıyordu ama inanamamak ne faydaydı, yaşanmıştı işte. Ona bakarken mavi gözlerinde gördüğü pişmanlık yaşanan ihanetin en büyük kanıtı değil de neydi? "Aşık mı? Sen o aşkı başkalarıyla düşüp kalkarken yok saymışsın zaten şimdi haklı olarak boşanmak istediğimde ben mi bitirmiş oluyorum aramızdaki şeyi? Benim için kolay mı sanıyorsun? Az önce ailem dediğim adamın beni aldattığını öğrendim, gerçekten bunu sindirmenin kolay olduğunu mu sanıyorsun?!" Ellerini artık nefret ettiği kızıllığa bürünen saçlarından geçirdi sinirle, dolan gözlerini zapt edemeyip ağlamaya başlamıştı bile. Ama bu gözyaşları karşısındaki adama değil, onun için heba olan yıllarınaydı. "Allah belanı versin Yakup bana, bize bunu nasıl yaparsın? Nasıl?! Ne yani seninle ilgilenmedim diye uçkurunu tatmin edecek birini mi buldun kendine? Bu mu bahanen? Ben miyim tüm bunların suçlusu?" Başını iki yana sallayarak güldü. "Yo, hayır hayır. Hiçbir şeyin suçlusu ben değilim. Benim tek suçum seni sevmek. Sana güvenmek, sana inanmak, aptal gibi akşama kadar bu evde ailem için kendimi paralamak benim suçum! Meğer ortada güvenip sırtımı yaslayacağım bir ailem dahi yokmuş! Söylesene, arkamdan çok güldünüz mü?" Kahkaha atarak ellerini yanaklarına sardı, bu kahkahalar yıpranan hislerinin çığlıklarıydı aslında. "Beni salak yerine koyarken çok eğlendin mi? Konuşsana!" Yakup yeniden ona uzandı hakkıymış gibi. "Hayır, bunların hiçbiri olmadı. Hafsa, karımsın sen. Ben seni seviyorum. Ben sizi kaybetmek istemiyorum. Yalvarırım affet beni." "Dokunma bana!" diye bir çığlıkla geri çıktı kadın. Şimdi her dokunuşunda midesi bulanmaz mıydı? İçi kalkmaz mıydı? Nasıl onu affedeceğini düşünürdü? "Seni affetmek mi? Yüzüne bakarken bulanan midemi zor tutuyorum ben affeder miyim sanıyorsun seni? Yüzünü tükürmeye kalksam hangisi diye seçeceğim affeder miyim? O yastığa yeniden seninle baş koyar mıyım sanıyorsun? Seni sever, sana saygı göstermeye devam eder miyim sanıyorsun? Öyleyse hayal görüyorsun. Ama tek hayal gören sen değilmişsin... Baksana ben de görmüşüm. Sen gelmeden önce neler düşünüyordum. Acaba işte yorulmuş mudur, acaba ona sevdiği hangi yemeği yapsam, acaba ona oğlumuzun ilk anne deyişini nasıl söyleyerek hava atsam..." Adam bocaladı. "Oğlumuz... Anne mi dedi? Konuştu mu?" Hafsa yanağını silip nefretle ona baktı. "Bunu bilmeyi bile hak etmiyorsun sen." Adam celallendi. "O benim de oğlum, onun hakkında her şeyi bilmeyi hak ediyorum!" Kadın daha çok çıldırdı. "Ona da saygın yok senin!" "Beni oğlumdan ayıramazsın!" "Emin ol senin gibi şerefsiz bir babası olduğunu bilmektense hiç bilmemeyi tercih eder!" "Haddini aşma!" "O had senin tarafından çoktan aşıldı!" Tam da o an, tartışmalarının en şiddetli olduğu o anda, onları durduran bir ses duydular. Güm! Bir düşme sesi... İkisinin başı da birkaç adım uzaklarındaki merdiven basamaklarına kaydı. Küçük bir beden yuvarlanıyordu o basamaklarda. Bebekleri gözlerinin önünde düşüyordu çığlık çığlığa. En acı olanı da bunu görüp müdahale edememekti. Edemeyecek kadar uzaklardı, geç kalmışlardı. Gözlerinin önünde çocuklarının yara alışını seyretmişlerdi. Nihayetinde o sancılı süreç bitmişti ama... Yankı'nın küçük bedeni merdiven basamaklarının dibinde öylece yatıyordu şimdi, çığlıkları dinmiş, sesi çıkmıyordu. Asıl soru, bedeninin oraya nasıl geldiğiydi? Odasının kapısı açık, merdivenin başı güvenliksizdi. Bunun ikisi de farkındaydı. İlk konuşan Hafsa oldu. İzlediği hayatının en acı anından sonra konuşmayı unutmuşken konuşmak istedi. "An...annecim..." Ona doğru birkaç adım atmaya çalıştı, ayakları zor taşıyordu ıslak bedenini, istediği adımı atamadı. Neden koşmak istediği oğluna adım dahi atamıyordu? Oğlunu görüyordu. Pencereden yansıyan güneş ışığının yüzüne vurmasıyla birlikte yerde yattığını görüyordu. İliklerine kadar nefret etti gördüğü o görüntüden. Nefret etti onun yüzüne düşen gündüz ışığından. O an anladı bundan sonraki tüm günlerine gece karanlığının çökeceğini. İlk şoku atlatan Yakup ise hızlıca koşup oğlunun bedenini kucağına aldı. "Oğlum!" diye sarstı bedenini, tepki yoktu. Yüzünü onun kapalı gözlerine yaklaştırıp burnunu kulağını dayadı ve nefes sesini almayı umdu. Ama umduğu gibi olmamıştı. Oğlu nefes almıyordu. Yakup bunun sarsıntısıyla geri çekilirken eline bulaşan kanı fark etti. Bu kan oğlunun küçücük bedeninden mi akıyordu? Kan detayını gören tek kişi o değildi. Hafsa çabucak hareketlenip yanlarına gitti ve dizleriyle sertçe yere otururken canının yanıp yanmamasını umursamadı. "Oğlum," diye uzattı elini ama dokunamadı. Yüzüne bakmak istedi, buğulanan gözlerinden göremedi. "Oğlum," dedi bir kez daha fısıltıyla. Başını kaldırıp az önce tartıştığı adama baktı. "Yakup," dedi bu kez yalvaran bir tınıyla. "Yakup oğlumuz neden kımıldamıyor? Neden yine 'anne' demiyor bana? Gülüşü de kesilmiş fark ettin mi?" Yakup, Hafsa'nın ne kadar etkilendiğini anlayarak bebeğin yüzünü kendine çevirip gizlemeye çalıştı. Yaşanan şeyi ilk kabullenen o olmuştu ne kadar acı olsa da. "Hafsa... O artık... Artık nefes almıyor..." Ölmüştü. "Ne saçmalıyorsun sen?" diye çıkıştı ona Hafsa sertçe. "Benim oğlum nefes alıyor! Ver onu bana," diye uzanmaya çalıştı, Yakup geri çekildi Yankı'yla beraber. Hastaneye gitmelilerdi ancak Hafsa'yı buna nasıl ikna edeceğini bilmiyordu. Delirmiş gibi bebeğe uzanmaya çalışıyordu. "Ver oğlumu bana! Nefes alıyor o, uyuyor! Uyku vakti gelmişti bak uyumuş işte kendi kendine. Annesine zorluk çıkarmak istememiş. Sen ne anlarsın onun dilinden? Ben anlarım, onun annesi benim, ver bana onu!" Yakup hızlı kalktı oturduğu yerden. Mantıklı düşünmek zorundaydı. Oğlunun cansız bedenini görmek onu fazlasıyla ayıltmıştı. Hızla kapıya ilerledi, Hafsa bir perişanlıkla peşine takıldı ancak dilinde hala oğlunun ölmediği, uyuduğu vardı. Yakup onun akıl sağlığını korumak adına evde kalmasının daha iyi olacağını düşündü o kısacık vakitte. Kapının gözünden anahtarı aldı, oğlunun cansız bedeniyle birlikte dışarı çıktı ve oğlunun annesinin üzerine kapıyı kilitlerken bir an daha durmadı. Adam bebeği hastaneye yetiştirmek için yola çıkarken geride kadının çığlıkları kaldı. İçten içe oğlunun başına geleni bilen bir annenin acı feryadı kaldı. Acısı tek bir kelimeyle yankılandı tüm şehirde: "Oğlum!" *** 2 Hafta Sonra... Evladını kaybetmiş bir anneye ne söyleyebilirsiniz? Ne söyleyerek hafifletirsiniz acısını? Her şeyi söyleyebilirsiniz hiçbir tesiri olmayacağını bile bile. Ona da razıydı Hafsa. İyisine de kötüsüne de razıydı yeter ki biri bir şey desin ona. Demedi. Ne Yakup ne o ne bu ne şu... Kimse iki hafta boyunca karşısına geçip tek bir laf söylemedi. Oğlunun yaşadığına ya da öldüğüne dair hiçbir şey konuşmadılar. İki hafta boyunca oğlunu görmedi. Ne cansız bedenini ne de canlı gülüşünü... Hiçbirini göremedi. Hepsinden mahrum bıraktılar onu. Kalkıp karşı koyamadı. O içindeki gücü seven kadın kalkıp da gücünü onlara karşı kullanamadı. İki hafta boyunca her Allah'ın günü o merdiven basamağında oturup oğlunun cansız bedeninin düştüğü yeri seyretti. Eve birileri geldi, gitti, o yerinden kımıldamadı. Oğlunu ona getirmelerini bekledi. Ağzından tek bir soru çıktı: oğlum nerede? Ve tek bir istek: beni ona götürün. Bu süre zarfında Yakup hastaneden aldığı haberle yıkıldı. Oğulları ölmüştü artık kesindi. Tüm cenaze işlemlerini halledip oğlunu def etmişti. Bunu yaparken yanında ailesinden bir avuç insan vardı. Ona akıl veren zeki (!) insanlar vardı. İşleri sessizce halletmelerinin tek bir sebebi vardı. O gün yaşananlar duyulmamalıydı, Hafsa konuşmamalıydı. Karısını aldatan adam olduğunu herkes bilmemeliydi. Çünkü bilirlerse tüm mal varlığını kaybederdi, şirketi zaten batmanın eşiğindeydi, tam kurtaracak anlaşmaya imza atmışken bu olay duyulamazdı. Kendisinin yaptığı aldatma olayı ve bebeğinin ölümüne neden olma durumu duyulamazdı. Bu yüzden oğlunu hastalıktan ölmüş gibi gösterip Hafsa'yı ortalığa hiç çıkarmadılar. Yakup 2 hafta boyunca düşündü, acısını bile yaşayamadı düşünmekten. Hoş böyle bir durumda ne kadar mantıklı düşünebilirdi ki? Düşünemedi. Düşünemediği yerde ona akıl veren herkese uydu. Bu süreçte ilgilenmesi gereken tek bir kişi vardı aslen, o da karısı. Bir tek onun yanına uğramadı. Sabah akşam onun o merdivende oturup kahroluşunu izledi sadece. İki haftanın sonunda ise harekete geçti. Merdivende oturan Hafsa'nın yanına yaklaştı usulca. "Hafsa," diye dokundu omuzuna. "Kalk hadi, gidiyoruz." Hafsa o an 14 gündür vermediği tepkiyi vererek başını kaldırdı. Tepesinde dikilen adama baktı. Onu tanıyordu, kocasıydı. Kocası geldiğine göre oğluna götürecekti onu. Evet, sonunda görecekti yavrusunu. Bunun sevinciyle ayaklandı. Sorgulamadan, itiraz etmeden, irdelemeden kabullendi dediğini. Kapıyı ilerledi mutlulukla. "Gidelim." Yakup çabucak kalkmasına şaşırsa da ses etmedi. Yanına gitti ve birlikte çıktılar evden. Hafsa bir çocuk gibi zıplaya zıplaya yaklaştı arabaya. Kapısını açıp içeri oturdu ve kemerini bağladı. Ne kadar bilinçli hareket ediyor gibi gözüktüyse de içten içe öyle olmadığını biliyordu Yakup. Kendisi de şoför koltuğuna geçtiğinde yola çıkmadan önce torpido gözünden çıkardığı kağıtları Hafsa'nın kucağına bıraktı. "Gitmeden önce bunları imzalaman gerekiyor." "Bunları ne ki?" diye sorup üstünkörü kağıtlara baktı. Çok yazı vardı, hepsini okuyamazdı. Okursa oğluna geç kalacaktı. Bu yüzden gözü yukarıda büyük harflerle yazılmış 'Boşanma Evrakı' yazısını seçerken omuz silkerek ona uzatılan kalemi aldı ve gerekli yerlere attı imzasını. Ne için attığını bile bilmeden. Kağıtları aynı özenle genç adama verip gülümsedi. "Hadi gidelim oğlumuza." Yakup o an anladı Hafsa'nın neden hiçbir şeye itiraz etmediğini. Çünkü oğluna gittiğini sanıyordu. Ondandı bu uysallığı. Fakat gerçek bundan epey farklıydı. Yakup'un içinde kalan ufacık merhamet kırıntısı orada bir kez daha ufalandı. Bakamadı artık karısı olmayan kadının yüzüne. Başını çevirip arabayı çalıştırdı. Ayağı gaza bastıkça acımasızlığı gün yüzüne çıkıyordu sanki. Üzülüyordu, çok üzülüyordu ailesi dağıldığı için. Ama buradan geri dönüş yolunun ne olduğunu da bilemiyordu. Önünü göremiyordu. Kendi yürüyemediği yolda karısını nasıl yürütecekti? Bunu düşünerek en basit yolu seçmişti. Karısını, onu iyileştirecek insanların eline emanet edecekti. Bilmiyordu ki Hafsa'nın iyileşmeye değil, ona ihtiyacı vardı. Oğluna ihtiyacı vardı. Hafsa'nın, acısını hafifletecek büyük bir sevgiye ihtiyacı vardı. Ondan da önemlisi Hafsa'nın, acısını anlayacak birine ihtiyacı vardı. Kimse bunun farkında değildi. Çok sürmeden yolculukları sonlandı. Durduklarında Yakup arabadan inip onları bekleyen doktorlara yaklaştı. Konuştukları gibi yapacaklardı. Adam gidecekti kadın burada kalacaktı. Hafsa arabadan inip etrafına baktı. Neresi olduğunu anlamamıştı ama anladığı bir şey vardı ki iyi bir yerde değildi. Hem oğlu da yoktu. Buraya neden gelmişlerdi ki? "Yakup," diye seslendi onun durduğu kalabalığa giderken. "Neden buraya geldik? Oğlumuz nerede?" "Gel Hafsa," diyerek kolunu uzattı ona Yakup. Hafsa bir şeyler olduğunu sezerek yanaşmadı, geri çekildi. "Gelmem. Oğluma gideceğim ben." Arkasını dönmüş koşacaktı ki Yakup ona arkadan sarılıp tuttu, gitmesine mani oldu. Onu adeta kafesledi. "Oğlumuz yok artık Hafsa, bunu kabullenmek gerek. Buradakiler sana kabullenmen konuda yardımcı olacak." "İstemem," diye debelendi. Biliyordu işte oğluna gitmemişlerdi, hastaneye gelmişlerdi. Hem de bir akıl hastanesine. "İstemem. Bırak beni, oğluma gideceğim ben. Biliyorum öldü o, bırak beni, ona gideceğim!" Hafsa ne aptal ne deli ne de kandırılacak bir kadın değildi. Etrafında dönüp duran her şeyin farkındaydı. Tek hatası farkında olduğu şeylere karşı durup ses etmemesiydi. Ya da hala insanlara inanmasıydı. Yakup'un onu gerçekten oğlunun mezarına götüreceğine inanmıştı, inandığı son dal da elinde kalmıştı. "Hoş geldin Hafsa," diye biri çıktı öne. Doktor önlüklü genç bir kadındı bu. "Merak etme burada iyi olacaksın." "İyi olmak istemiyorum ben, oğluma gitmek istiyorum!" Onun tüm çabalarına, kendini kurtarma darbelerine rağmen durmadılar. Yakup'un bıraktığı yerden iki adam tuttu. Kollarından tutup onu içeriye sürüklemeye başladılar. "Bırakın beni!" Hafsa'nın çığlıkları artmaya başladığında Yakup daha fazla dayanamadan arkasını döndü. Arabasına ilerlerken bile arkasındaki kadının sesini duyuyordu. "Yakup!" diye bağırıyordu Hafsa bir umut. Ondan ne kadar nefret etse de şu an ona muhtaçtı. Onu bu cehenneme atan da bu cehennemden çıkaracak olan da aynı kişiydi. Yakup Saruhan. "Yakup seni affederim!" dedi affetmeyeceğini bile bile. "Affederim seni, o olay hiç yaşanmamış gibi davranırım yeter ki beni burada bırakma! Beni yalnız bırakma! Oğlumuzun acısını beraber atlatalım, nolursun beni burada bırakma! Deli değilim ben bunu sen de biliyorsun! Yakup!" Yakup duymadı, durmadı. Arabasına bindi ve oradan olabilecek en hızlı şekilde uzaklaştı. Aklında hala Hafsa'nın orada iyi olacağına dair kesin hüküm verdiği bir düşünce vardı. "Onun iyiliği için," diye kendine hatırlatıp duruyordu ama içten içe şüpheleniyordu. Bu onun iyiliği için miydi yoksa kendi iyiliği için mi? Hafsa onun gidişiyle kapısından geçtiği yere döndü yüzünü. Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi. Bahçede ayak direten bedeni, karşısında ona bakan onlarca yüz. Başını şiddetle iki yana salladı, daha da debelendi. Kesinlikle burada kalamazdı. Asıl o zaman mahvolurdu. İyileşmelerini umdukları kişiyi daha da beter ederdi burası. Oğlunu görememek onu kahrederdi, görmek değil. Son umut etrafındaki güvenliklere baktı. "Lütfen bırakın beni! Ben deli değilim! Ben sadece bir anneyim. Evladını kaybetmiş bir anneyim! Bırakın ona gideyim!" Önden ilerleyen doktorlara baktı sonra. "Tamam, bırakmayın, bari siz götürün beni ona. Siz götürün beni oğluma! Bekler o beni, üşür benim yokluğumda. Toprağın altında onun küçücük bedeni üşür!" Ağlayarak yerlere attı kendini. Vücuduna ilk sürtünme izlerini orada aldı. bedenini de ruhunu da ilk kez orada parçaladı. "Gitmem lazım. Toprağını okşamam, ben geldim annecim demem lazım. Ona gitmem lazım! Yalvarırım beni ona götürün. Beni oğluma götürün!" Belki bir saat bağırdı belki bir saniye... Hiçbir tesiri olmadı. Yanaklarını kaplayan yaşlardan kapandı görüşü, bağırmaktan ağrıdı boğazı. İki haftadır tek bir lokma sokmadığı ağzı yüzünden bedeni güçsüz düştü. Yere yığılırken dahi dilinde son bir cümle vardı. "Beni oğluma götürün..." Feryadını duyanlar kulaklarını tıkadı. Gözyaşlarını görenler gözlerini yumdu. Yalvarışını hissedenler yüzünü çevirdi. Tek başına kaldı. Dünyanın tüm acısını sırtlandı da kimse çıkıp yardım etmedi ona. Anlamadı onu. O günden sonra Hafsa Solmaz bir daha ne oğlunu gördü ne de yaşama sevincini... Öldü. Üzerine toprak diye ilaç attılar.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD