Kararlar vardı.
Gündüz akla gelmeyen, gece uyutmayan kararlar...
Ben o kararlardan birini vermiştim bugün. Kararımı uygulamış; Cemil Alp'i vurmuş ve çıkmıştım o cehennemden. Çıkar çıkmaz yaptığım ilk iş yakalanmamak adına tabana kuvvet koşmak olmuştu. Arkamda bıraktığım kargaşadan olabilecek en hızlı şekilde uzaklaşmıştım. Kimse tutamamıştı, tutamazdı da şu saatten sonra. Koştuğum yolların sonunda sakin bir köşeye çekildim. Yağmurdan korunmak için bir apartmanın içine girdiğimde cebimde bas bas bağıran mektubu aldım ellerimin arasına. Buradan çıktığında okumanı istiyorum demişti, çıkmıştım. Şimdi okuyabilirdim. Okudum da. Gözyaşlarım ıslattı beyaz kağıdı. Veda eder gibi yazmıştı cümlelerini, bunu yapmamalıydı. Hangisinin daha iyi olduğunu çözemiyordum. Mektubu okuyup arkamda onun sevgisini hissederek gitmek mi? Mektubu hiç okumayıp onu arkamda oluşunu bilmeden çekip gitmek mi?
Artık çok geçti.
Okumuştum mektubu, dağıtmıştım hislerimi.
Şimdi geri dönemezdim. Kalkıştığım işi yarım bırakamazdım, onun çektiği acılar boşa giderdi yoksa. Bu yoldan dönüşüm yoktu, biliyordum. Harekete geçme vaktiydi. Mektubun ıslanan yerlerini temizleyip yeniden cebime yerleştirdim ve yola koyuldum. Hala asıl kişiyle görmem gereken hesabımı görmemiştim. Elimdeki silaha baktım uzakça. Az önce ateşe verdiğim bu alet orada fazlasıyla işime yarayacaktı. Yine.
Derin bir nefes alıp kalktım oturduğum yerden. Dışarıda giderek şiddetini arttıran yağmur vardı fakat ıslanıp ıslanmamak hissedebildiğim şeyler değildi. Silahı eşofmanımın içine gizleyip yürümeye başladım. Caddeye çıktığımda gördüğüm ilk taksiyi çevirmiş, binmiştim. Yüzümde mimik oynatmadan adama televizyondan yerini öğrendiğim düğün salonunun adını söyledim yalnızca. Taksici dikiz aynasından bana şüpheci gözlerle bakıyordu, farkındaydım. Tepeden tırnağa ıslanmış, üzerinde dağılmış pijama takımıyla bir kadının gündüz vakti burada ne işi olduğunu sorguluyordu muhtemelen. Ama bunu sorgulamak onun görevi değildi. Onun tek görevi beni istediğim yere götürmekti. Hareket etmediği birkaç saniyenin ardından gaza basıp arabayı hareket ettirdi.
Taksi hareket ederken başımı camdan dışarıya çevirip etrafı izledim. Dışarıyı görmeyeli ne kadar olmuştu? 180 gün? 200 gün?
Benim için bir ömre bedeldi o gün sayıları.
Gözlerimi yumup şehrin sıkıcılığını dinlemek istedim. Duyduğum tek şey trafiğin sesiydi, gürültülü, rahatsız edici motor sesleriydi ama yine de güzeldi. Sonra gözlerimi açtım. Seslerin kaynağı olan yolu, arabaları, tabelaları, ağaçları izledim. Uzun zaman sonra bir farklılık vardı hayatımda. Uzun zaman sonra bir hayatım vardı, kendimin yönettiği! Bir daha kimsenin karışmasına izin vermeyeceğim bir hayatım vardı sonunda. Günahıyla sevabıyla kazanmıştım ikinci yaşamımı ama henüz sevinmek için erkendi. Herkes yaşattığını yaşadığında tamamlanacaktı sevincim.
"Abla, geldik."
Uzun dakikalar sonra duyduğum taksicinin sesiyle başımı ona çevirmeden geldiğimiz yere baktım. Geniş, görkemli bir düğün salonuydu. Yakup Saruhan'a da böylesi yakışırdı ama değil mi?
Taksiciye, "Bekle," deyip indim arabadan. Onu başımdan savmam lazımdı yoksa ayağıma bağ olacaktı. Salonun girişinde gelenlerin listesini tuttuğunu anladığım genç çocuğa doğru ilerledim sakince ve girdim söze hemen. "Taksi ücretimi öder misin?"
Bu ne kibarlık Hafsa? Bundan bir saat önce birini vurmamışsın gibi...
Parmaklarımı avucumun içine katlayıp sıktım. Bu sırada çocuk baştan aşağı beni inceleyip burun kıvırmıştı. "Üzgünüm, öyle bir yetkim yok. Düğün organizasyonunda çalışıyorum ben, hayır kurumunda değil."
"O organizasyonunda yer aldığın düğün için geldim," dedim sinirle. Ben ne kadar kibarsam karşımdaki çocuk da bir o kadar kibirliydi. "Adım Hafsa Solmaz, listede başı çekiyor olmam gerek. Sonuçta bu düğünün mimarı benim. Onları birleştiren benim, bunu da zamanında Yakup Saruhan'ı boşayarak yapmıştım."
Çocuğun gözleri irilerken bana doğru yaklaştı. "İnanamıyorum siz Hafsa Solmaz mısınız? Bir döneme damgasını vuran o yazar?"
Demek hala tanınıyordum. Bu iyiydi, silahı kullanmadan kendimi içeri sokturabilirdim. Kendime çeki düzen vererek gülümsedim. "Evet, oyum. Düğün için geldim." Üzerimdeki ıslanmış, çamura bulanmış kıyafetleri gösterdim sıkıntıyla. "Bazı aksilikler yüzünden böyle gelmek zorunda kaldım ama arkadaşlarım beni içeride bekliyorlar, üstümü orada değiştireceğim. Şimdi lütfen taksi ücretimi öder misin? Çıkışta ödeyeceğim borcumu."
Yalan ağzıma yuva yapıyor gün geçtikçe. Kendimden uzaklaşmalı mıyım?
"Tabii," dedi çocuk büyük bir mutlulukla. "Hemen hallediyorum, az önceki patavatsızlığım için özür dilerim." Ona hiçbir şey demeden arkamdaki taksiyi işaret ettim. "Ne kadar medeni insanlarsınız, Yakup Bey'le boşanıp arkadaş kalabilmişsiniz."
"Ya, öyle oldu."
Boşanmadan düşman kaldık biz.
Çocuk nihayet konuşmayı kesip taksi ücretini ödemeye gittiğinde onun geri dönmesini beklemeden içeri girdim. Girişte uzun kırmızı bir halı vardı. O halının bitiminde nikahın kıyılacağı alan vardı, beyaz görkemli bir masa... Halının iki yanı altın detaylı şık masalarla donatılmıştı. O masalardan en ücrada, göz önünde olmayanına gidip sandalye çektim ve oturdum. Nikahın kıyılacağı saate biraz daha vardı. İçeride birkaç konuk bulunuyordu, gerisi çalışanlardı. Çalışanlar koşuşturduğundan, konuklar kendi arasında konuştuklarından beni görmemişlerdi. Görünmez olmak istediğim tek an şu andı zaten. Birazdan fazlasıyla gözlerine batacaktım ne de olsa.
İnsanların sahte yüzlerini izleyerek dakikalarımı geçirdim orada.
Burada olmaktansa Cemil Alp'in yanında olmayı tercih ederdim. Ölü ya da diri fark etmez.
En nihayetinde duyduğum güçlü alkış sesiyle düğünün başladığını anladım. Gelinimiz ve damadımız teşrif etmişlerdi salona. Halının üzerinde yüzlerindeki kocaman tebessümle yürürlerken onları izledim. Yakup siyah parlak bir takımın içindeydi, papyonla tamamlamıştı takımını. Beril denen kadının methini çok duymuştum ama ilk defa canlı kanlı görüyordum. Sarışın, mavi gözlü hoş bir kadındı. Yakup kendi gibi birini bulmuştu. Tek kötü yanı zamanlamasıydı. Benimle evliyken bulmuştu. Onun üzerinde yerlere kadar uzanan, düzgün fiziğini sarıp hoş gösteren dantel detaylı bir gelinlik vardı. Elbisesinin abartısını hafifletmek istediğinden mi bilinmez saçları salık su dalgasıydı, duvağının altında kalıyordu dalgaları. Dudağındaki kırmızı ruju ve makyajının geri kalanıyla iddialıydı. İkisi de göz kamaştırıcıydı. Benim gözlerimi kanatmaları dışında tabii.
Etrafa attıkları gülücükleriyle düğünün başladığını sanıyorlardı fakat yanılıyorlardı.
Asıl düğün şimdi başlayacaktı. Benim yanlarına varmamla...
Onlar nikah masasına oturduğunda ben yerimden kalktım. Herkes onları seyrediyordu, bakışlar bana dönmemişti. Ne kadar körlerdi burada olduğum onca dakikada varlığımı görmemişlerdi bile. Ta ki alkış eşliğinde yanlarına ilerleyinceye kadar. Az önce onların geçtiği yolu şimdi ben geçiyordum. Ne onlar gibi topuklu ayakkabılarım vardı ne süslü kıyafetlerim ne de şaşalı bir makyajım. Yaralı bir ruhum, hasarlı bir bedenim, çokça acım vardı. Islak pijama takımım, bana ait olamayan hırkam ve mavi deli terlikleriyle karşılarındaydım. Tümüyle kendimdim aslında. Beni attıkları cehennemden çıkıp gelmiştim. Yaktıkları ateşte yanmıştım, üstümde yangının külünden kalanlar vardı. Dudaklarımda gözlerime ulaşmayan bir gülümseme, ellerim acıyacak kadar yüksek sesli bir alkışla onlara doğru yürüyordum. "Tebrikler!"
Yürüdüğüm yol bitti ve ben herkesin şaşkın bakışları içinde masanın tam önünde duruverdim.
Gözlerimi herkesin üzerinde dolaştırdım ama en sonunda adresini bulup durdular. Yakup Saruhan'ın üzerinde. Herkesten daha çok şaşıran biri varsa kesinlikle oydu. Şaşırmak az kalırdı onunkinin yanında, küçük dilini yutacaktı az daha. Az evvel oturduğu sandalyeyi bir hışımla itip ayaklandı, karşısındaki bana bakıyordu direkt. "Ha... Hafsa?"
Gördünüz mü adımı unutmamış?
Ne büyük lütuf!
Dahasını getiremedi, konuşamadı. Konuşmasını da beklemedim zaten. Konuşacak biri varsa o da bendim. "Sizi tebrik etmeye geldim."
"Sen... Senin burada ne işin var?" diye baştan aşağı süzdü beni. "Sen orada olma..."
"Nerede olmalıydım?" Sahte gülümsememi silip yüksek sesle konuşmaya başladım, bugün herkes duyacaktı beni. Ben acı çığlıklar atarken kulaklarını tıkayan herkes duyacaktı. "Senin tıktığın akıl hastanesinde mi olmalıydım? Delirmiş mi olmalıydım? Bunu mu diyecektin?"
"Neler oluyor burada Yakup?" diye ayaklandı biricik safoz gelinimiz. "Bu kadının düğünümüzde ne işi var?"
"Bu dediğin kadın senin gözünü açmaya geldi," diye döndüm ona. Yakup derhal müdahale etti. "Hafsa, yapma."
"Yo, yapacağım. Öyle bir yapacağım ki iliklerine kadar pişman olacaksın bana yaşattığın her şeyden."
"Zaten pişmanım." Kıvranarak yanıma geldi. "İçeride konuşalım, ikimiz."
"Hayır, burada konuşacağım. Herkes duyacak."
Keskin cevabımla birlikte etrafta dolaştırdığı bakışlarını bana çevirdi. Çok uzun bir adam değildi Yakup. Boylarımız arasındaki mesafe azdı, şu an bedenlerimizin arasında olan mesafe kadar azdı. Başımı dik tutup istifimi bozmadım. Oysa yüzünü kasarak baktı bana. Yüzümdeki yaşanmışlıklara baktı acıyla. Şaheserine baktı uzun uzun. "Hafsa... Ne oldu sana böyle? Çok zayıflamışsın."
"Tek zayıflayan bedenim olmadı, merak etme. Yüreğimdeki yükleri attım, kalbimi de zayıflattım. Meğer oradaki en büyük yük senmişsin."
"Özür dilerim..."
"Özür mü dilersin?" diye güldüm. Baya kahkaha attım hatta. "Özür mü dilersin? Bu kadar basit mi gerçekten? Benim istediğim bu mu sahiden? İşe yaramaz kuru özrün?" Bir adım geri çıkıp aramıza mesafe koydum ve o mesafeden belimdeki silahı çıkarıp namlunun ucunu alnına dayadım. "Hayır, istediğim kesinlikle bu değil."
Silahı gören hastanedekiler gibi buradakiler de aynı tepkiyi verdi. Daha da fazlasını hatta. Daha onlara dönmeyen namludan korkup bağırmaya başlamışlardı. Onların gürültüsünden sesim duyulmuyordu. Bu yüzden bakışlarımı çekmeden bağırdım. "Susun! Derdim sizinle değil, sadece sessizce oturup beni dinleyeceksiniz! Bunu yaptığınız sürece canınızı yakmam, sizin benim canımı yakışınızın aksine."
Sesler yavaş yavaş kesildi.
Elimi sıkıca nefret ettiğim silaha sardım ve direkt olarak yine nefret ettiğim o mavi gözlere baktım. Diğerleri umurumda değildi, ben onun korkmasını istiyordum. Bana yaşattığı korkunun aynısını yaşasın istiyordum. Ama o bana hala üzgün gözlerle bakarken istediğimi alamıyordum. Gözlerini üzerimden çekmeden bakıyordu elalarıma. Alnındaki silahı önemsemeden sadece bana bakıyordu. "Üzgünüm," diye fısıldadı sadece benim duyacağım bir sesle. "İnanmayacaksın ama ben çok üzgünüm Hafsa. Sana yaşattığım her şey için pişmanım. Geceleri hep seni görüyorum rüyalarımda, acı çığlıklarını duyuyorum. Bununla daha ne kadar yaşarım zaten bilmiyorum. Şunu bil, her şey için özür dilerim. İçin soğuyacaksa çek tetiği, vur beni. Kurtar beni bu vicdan azabından."
Bu daha iyiydi.
Ona ölümden daha büyük bir ceza verecektim. Yaşadığı her günü ölüm günü gibi hissedecekti. Tıpkı benim 7 ay boyunca hissettiğim gibi.
Silahı indirmedim ama alnından çektim. "Seni öldürmeyeceğim. Seni yaşarken ölüme mahkum edeceğim."
"Hayır," diye sarıldı silaha, alnına yerleştirdi yeniden. "Beni öldür daha iyi."
"Yakup!" diye bağırdı Beril, bir an sonra dibindeydi. Kolundan tutmuş bana bakıyordu nefretle. "Ne yapıyorsun sen? Bırak kocamı!"
Alayla güldüm. "Kocan mı? Ne ara oldu? En eğlenceli kısmı kaçırdım mı?" Yakup'un elinden çekip kurtardığım silahı arkalarında kalan memura doğrulttum, kafamı da göreceği açıya doğru eğmiştim. "Nikah kıyıldı mı Memur Bey?"
Adam korkuyla başını iki yana salladı.
Gülerek yeniden Beril'e baktım. "Gördün mü? Hala kocan olmamış ama merak etme anlattıklarımdan sonra kararı sana bırakacağım. Bakalım gün sonunda da onu böyle sahiplenip kocam diyebilecek misin?"
Kaşlarını çattı. Düğününü mahvetmiştim, hoş karşılamasa gerek. "Anlatacak hiçbir şeyin yok senin, defol git düğünümüzden!"
Silahın ucuyla omuzuna vurup, "Kibar ol biraz Gelin Hanım," dedim alayla. "Sonuçta sen benim kocamla düşüp kalkarken ben senin karşına geçip bu cümleyi kurmamıştım. Kurmazdım da umurumda değildiniz çünkü. Aynı nezaketi senden de bekliyorum."
Anında yüzü kızarıp bozarmaya başladı, biliyordu, evli bir adamla birlikte olduğunu biliyordu. O an onun zavallılığına başımı iki yana sallayarak baktım. Gülüyordum ama yalandan. Onlara acı çektirmek istiyordum ama bundan asla zevk almıyordum. Almayacaktım da. Öyle biri değildim ben. Hak yerini bulduğunda defolup gidecektim buradan. Bunu da onlar istediği için değil, kendim istediğim için yapacaktım.
"Şimdi biraz gerçekleri konuşalım." İkisini de itip aralarından geçtim ve nikah masasının üstüne oturdum. Üzerimdeki çamur beyaz masaya bulaşmıştı, herkes görmüştü. "Hepiniz beni dinleyin!" diye bağırdım. Bakışları zaten benim üzerimdeydi, daha doğrusu elimdeki silahtaydı. Her an ateşlememden korkarak bakıyorlardı. Beni kendi istekleriyle dinleseler bunlar yaşanmamış olacaktı fakat dinlememişlerdi, beni buna mecbur bırakmışlardı. "Anlatacaklarım damadınız hakkında olacak. Size gerçek Yakup Saruhan'ı anlatacağım."
"Yapma," diyen Yakup'u dinlemeden söze girdim. "Yakup Saruhan güvenilmez bir adamdır. Yakup Saruhan sadakatsiz bir adamdır. Yakup Saruhan sizi yarı yolda bırakacak kadar karaktersiz bir adamdır. Yakup Saruhan yüzsüz bir adamdır. Kısaca adamlık vasfını yerine getiren hiçbir özelliği bünyesinde barındırmaz. Kendisi kötü bir eş olduğu kadar kötü bir babadır da." İnsanlar bana donuk bakışlarla bakarken benim gözüm içlerinden birinin çıkışa ilerlediğini görüp sinire bulandı. Aniden silahı yukarı kaldırıp ateşlediğimde büyük bir çığlık koptu, yürüyen kişi hareket etmeyi kesti. "Ben susana kadar kimse çıkmayacak buradan! Yeterince açık olamadım mı? Sadece beni dinleyeceksiniz ya beni! Bu, bu kadar zor mu sizin için?"
Bir kere olsun dinleyemezler miydi beni?
Beril öne çıktı. "Kimse seni dinlemek istemiyor. Anlatacaklarını da al çık git buradan. Buradaki herkes Yakup'un nasıl biri olduğunu biliyor zaten."
Öfkeli gözlerim onu odağına alırken, "Sıra sana gelir diye korkuyorsun değil mi?" diye sordum, sesimi yükselttim. "Maazallah birileri zamanında evli bir adamla birlikte olduğunu duyarsa kötü olur senin açından."
Sahte aa nidaları eşliğinde dudaklara kapanan eller...
"Kızım," diyen yaşlı bir kadın yanaştı ona, annesi olduğunu tahmin etmesi zor değildi. "Ne diyor bu kadın?"
"Deli o!" Ve götü sıkışan herkesin üzerime attığı o meşhur sıfat. "Deli bu kadın, sözüne inanmayın!"
Omuz silktim. "İsterseniz bana inanmayın ama dediklerimin hepsini araştırıp kanıt bulabilirsiniz." Alnımdan damlayan yağmur damlalarını silip geliş amacımdan devam ettim. "Bana deli sıfatını bulan da kim biliyor musunuz? Evet, o kişi de Yakup Saruhan. Bana oğlumun yüzünü göstermeden deli muamelesi yapıp bir tımarhaneye tıkan kişi."
İşte şimdi ilgilerini çekmiştim, devamında ne diyeceğimi merak eden birkaç kişiyi seçmiştim aralarından.
"Hafsa, lütfen ikimiz konuşalım."
Araya giren onur konuğunu, "Hayır," diye ikaz edip sinirle indim masadan. Sakin durmaktan sıkılmıştım artık, herkesin bir an önce her şeyi öğrenmesini istiyordum. "Ben konuşacağım, herkes duyacak. Zamanında beni sırtımdan bıçaklayan, yüz çeviren, beni görmezden duymazdan gelen herkes şimdi beni dinleyecek. Acı çığlıklarıma o şaşalı küpelerle süsledikleri kulakları şahit olacak. Benim canım öldü, canım!" Gözlerimi dolduran o olaya da sıra gelmişti işte... "Ben eşimin beni aldattığını öğrendiğim gün bebeğimi kaybettim. Çünkü onunla tartışıyordum! Onun yediği haltları tartışıyorduk ve ben bebeğimle ilgilenememiştim. Babasına günlerce kilit tak diye dil döktüğüm o merdiven basamaklarından yuvarlanarak öldü benim oğlum!"
Şimdi hepsi şaşkınlıkla ve pür dikkatle dinliyordu beni.
"Anlatma," diye dişlerinin arasından tısladı. "Anlatacaksan da öldür beni. Zaten herkes, her şeyi öğrendiğinde kaybedecek bir şeyim kalmayacak. Ölürüm daha iyi."
"Seni yaşatırım daha iyi. Sana her gün çektiğim acının aynısını yaşamadan ölüm yok Yakup Saruhan, bunu aklından çıkarma."
Değerli konuklarda dolaştırdım bakışlarımı. "Ben mutluydum, hep böyle karşınızda gördüğünüz harabe değildim. Beni harabeye çeviren bu adamdır! Mutluydum ya ben. Anneydim ben. Oğlum vardı, onun küçücük bedeninde sonsuz mutluluğu bulmuştum. Başka ne isterdim?" Tükürürcesine karşımdaki bedenine baktım. "Belki sadık bir eş! Zamanında bir hata yapmış, Yakup Saruhan'la evlenmiştim. Ki siz bunu biliyorsunuz, o dönem çocuğumuzun olduğunu da biliyorsunuz. Size bilmediğiniz gerçekleri anlatayım. O gün neler olduğunu anlatayım. Bir gün zil zurna sarhoş geldi eve bu. Geldi, gereksiz bir öfkeyle esti gürledi. Beni suçladı, o zaten tüm suçlarını benim üstüme atarak çıktı işin içinden. Beni anne olmakla suçladı düşünebiliyor musunuz? Kendi babalığını överken benim anneliğime laf attı. Peki o beni suçlarken ne oldu dersiniz? Cebinden bir not düştü." Silahın namlusuyla Beril'i işaret ettim. "Gelininiz tarafından yazılan bir not... İçeriğini tahmin etmesini size bırakıyorum. Meğer kocam beni aldatıyormuş. Ben oğlumuzun geleceğini düşünürken onun tek düşündüğü uçkuruymuş. Görün işte, onun gerçek yüzü bu, karaktersizin teki o!"
Yakup önümde diz çöktü, omuzlarını düşürdü pes ederek. "Yalvarırım sus."
"Susmam!" diye bağırdım. "Bu zamana kadar sustum bundan sonra susmam." Aklımda canlanan bebeğimin görüntüsüyle ağlamaya başladım. Burada ağlamayacaktım ama yapamadım işte. Tutamadım kendimi. Onun bebek kokusu burnumda tüterken kendimi tutamadım. Hırkanın örgü yüzeyiyle yanağımdaki ıslaklığı sildim sertçe. "Onun yüzünden, onun beni telaşla çağırması yüzünden oğlumun odasının kapısını sıkıca kapatmayı unuttum. Ona bir şey oldu diye meraklanırken oğlumun kapısını kapatmayı unuttum ben. Biz tartışırken oğlum o açık kalan kapıdan çıkıp yürüdü, güvenliği olmayan merdivenlerin başından yuvarlanarak öldü. Suçluyum, tamam. Çok büyük suçluyum ama tek suçlu da ben değilim. Bunca zaman ceza çeken, acı çeken ben oldum ama bundan sonra yalnız olmayacağım. Hayatımı mahveden herkes acı çekecek. Başta da Yakup Saruhan."
İnsanlar bana acır gözle, ona ise onaylamaz gözlerle baktılar.
Allah'ım sonunda, sonunda açabilmiş miydim birilerinin gözlerini? Dinlemişler miydi beni? Anlamışlar mıydı sahiden? En azından anlamaya çalışmışlar mıydı?
Sanırım, evet.
"Bu kadar da değil," diye devam ettim titreyen sesimle. "Bu adam beni oğlumun dirisinden kıskandığı gibi ölüsünden de kıskandı. Göstermedi bana yüzünü. Mezarına götürmedi, ben oğlumun mezarının başında doya doya ağlayamadım!" Onun yerine hıçkırarak burada ağlamaya başladım, benimle birlikte gözleri dolan birkaç kişiyi seçmiştim. Sonunda anlaşılıyordum, şükürler olsun. "Beni iki hafta boyunca ölümün gerçekleştiği o yerde tuttu. İki hafta boyunca oğlumun kanın aktığı parkeyi seyrettim ben! Yemedim, içmedim, uyumadım, oğlumun bana dönmesini bekledim. Orada, her gün, her dakika, defalarca kez öldüm, dönüp bakmadılar bile!"
Acıyordum, kanıyordum.
Dün olmuş gibiydi her şey, zaman geçmişti ama acısı geçmemişti. Dipdiriydi, capcanlıydı, oradaydı ve her ağzımı açışımda hatırlatıyordu bana kendini.
"Ha ama sonra baktı. Bakmaz olaydı. O koca iki haftanın sonunda yanıma geldi, beni götüreceğini söyledi. Ben sevindim, oğluma gideceğim diye sevindim, aptal gibi kandım ona. Yine. Beni oğlumun mezarına götürmedi, beni cehenneme götürdü. Akıl hastanesine tıktı beni, aklı başında olduğumu bile bile. Göz yumdu orada aylarca kalmama, işkence çekmeme... Söylesene Yakup Saruhan o beni kaçıncı öldürüşündü?"
"Özür dilerim," diye mırıldandı kısıkça. Düştüğü yerde o da ağlıyordu fakat zerre umurumda değildi timsah gözyaşları. Nereden bilecektim şu anda insanlara rol kesmediğini? Rol yapmasa bile bir hükmü yoktu bende duygularının. O zamanında yapmıştı yapacağını... "Çok özür dilerim, özür dilerim..."
Görüşümü bulanıklaştıran yaşlarımı silip derin bir nefes aldım. "Siz bunlardan yeni haberdar oluyorsunuz değil mi? Oğlumun size gerçekten nasıl öldüğünü anlatmadı değil mi? Anlatmamış. Hastalıktan öldü demiş, eşim ölümünü atlatamadı beni boşadı demiş, yurtdışında kendine yeni bir hayat kurdu demiş. Demiş de demiş anlayacağınız. Ben bunların hepsini beni tıktığı yerde televizyondan gördüm. Yalandı hepsi. Şimdi doğrusunu biliyorsunuz. Benim oğlum onun güvenlik sağlayamadığı evinde merdivenlerden yuvarlanarak öldürüldü, beni oğluma götürmekle kandırıp imza attırdığı kağıtlarla boşadı, ben kendi hayatımı kaybettim yenisini nasıl bulayım?"
Herkesin bakışları benden kopup ona döndü. Onay mı bekliyorlardı ondan bir de?
Kimse çıkıp bunu onaylamazdı. Kimse çıkıp ben şerefsiz, ahlaksız, vicdansızın tekiyim demezdi.
Bekledikleri açıklamayı yaptım onlara. "Bunları neden gizlediğini merak ederseniz de cevabını ben vereyim size; itibarı için. O, beni de öz oğlunu da mezara koydu, ah demedi. Vicdanı sızlamadı, aklı durmadı, kalbi titremedi. O hep kendisini düşündü. Sadece kendi yaşayacağı hayatı düşündü. Ben cefa çekerken o sefa sürdü ama buraya kadardı sefası. Bitti, hepiniz onun gerçek yüzünü gördünüz artık."
Silahı tutan elim bir yanımda diğeri bir yanımda duruyordu. Üzerimde düşmek üzere olan hırkayla, kopup nereye düştüğünü bilmediğim toka yüzünden yüzüme yapışan saçlarımla, çamura bulanmış deli terliklerimle karşılarındaydım. Bir harabeydim. Beni harabeye çeviren kişiyi artık biliyorlardı. Bu yüzden bakışlar benim yıkılışımdan uzaklaşmış, o yıkılışı yapan kişiye çevrilmişti.
"Çektim," diye inledi Yakup, başını kaldırıp yüzüme baktı ben ona bakmazken. "Acı çektim, vicdan azabı çektim. Her gece kabuslarımda seni gördüm. Oğlumuzun çığlıklarını işittim. Ben de acı çektim. Ben de kahroldum. Şimdi yeniden tutunmuşken hayata neden gelip her şeyi mahvettin?"
Acaba neden?
Bakışlarımı ona düşürmeden dimdik karşıya bakıyordum. "Birazcık aklın olsaydı sorduğun sorunun cevabını kendin verebilirdin."
Ondan sonra hiçbir şey demedi. Demesindi bir zahmet.
"Bunlar..." diyerek müstakbel eşine döndü yüzünü Beril. O hala ayaktaydı anlattıklarımla sarsılmıştı, demek ki o dahi bilmiyordu gerçekleri. Bilmeden atıp tutması, bana deli muamelesi yapması ne de kolaydı. "Anlattıkları doğru mu Yakup?"
Kaçacak bir yeri yoktu. Bu yüzden başını yukarı aşağı salladı yavaşça.
"Bana bunları nasıl anlatmazsın?!" Bağırıp ağlamaya başladı Beril. En sahte yaşlar da ona aitti. Çünkü o benim yaşadıklarıma değil, benim yaşadıklarımı bilmeyişine ağlıyordu. Evleneceği adamın yalanını yakalayışına ağlıyordu. Tonlarca para verdiği gelinliğinin boşa gidişine ağlıyor bile olabilirdi. Yanındaki annesine sarılıp ağlamasını sürdürdü. "Anne, ne yapacağım?!"
Kadının, "Derhal bırakacaksın bu adamı," dediğini işittim. "Üzülme kızım, üzülme birtanem ben yanındayım, atlatacaksın."
Benim yanına gideceğim, gölgesine sığınacağım bir annem yoktu.
Olsaydı belki her şey daha farklı olurdu benim için. Yaşamazdım bunca acıyı. Yaşasam da yanımda olduğunu bilirdim, güvende hissederdim. Üşümezdim şimdiki gibi. Titremezdim iliklerime kadar. Ben şu yaşıma kadar iki aile kazanmıştım. Biri annemin ve babamın olduğu. Biri sadece oğlumun olduğu iki aile kazanmıştım. Ve ikisini de kaybetmiştim. Üçüncüsü olur muydu? Hayat karşıma yeni bir aile çıkarır mıydı?
Bilmiyordum.
Beril'e bakıp, "Şanslısın," dedim. "Zamanında benim için bunları söyleyecek biri yoktu. O imzayı atmadan önce gözümü açacak biri yoktu." Yanındaki kadına bakarken aklıma beni büyüten kadın düştü. "Bir babaannem vardı. O ta en başında uyarmıştı aslında beni. İlk gördüğü gün demişti bu adamdan sana koca olmaz diye. Keşke dinleseymişim onu. Keşke evlenip hayatımı karartmak yerine onun yanında, dizinin dibinde kalsaymışım. Belki o zaman babaannemi kaybetmezdim senin yüzünden verdiğim diğer kayıplarım gibi!"
Yakup'a diyordum ama duvara desem de aynı şey olurdu. Bana bakmıyordu. Yerde öylece oturmuş, kafasını önüne eğmiş duruyordu. Hak ettiği tam da buydu. Bir zamanlar benim düştüğüm yerde şimdi kendisi vardı.
"Kalk, oğlum."
İşte o ses. Beni kendisinden nefret ettiren diğer bir kişi: Yakup'un annesi, eski kayınvalidem.
"Kalk," dedi bir kez daha oğlunun kolundan tutarak. "Senin utanacağın bir şey yok burada. Hepsi yalan söylenenlerin, herkes de bunu böyle bilecek. Sen evladını, eşini kaybetmiş yaralı bir adamdın. Oysa seni bırakıp giden kadındı. O zaman herkes tuttu ellerinden, yine tutarlar. Yine görürler doğruyu, endişelenme. Hadi, kalk oğlum. Eğme başını suçluymuş gibi!"
"Anne," diye konuştu fısıltıdan farksız sesiyle. "Yeter, bırak artık..."
Bunu ona söyleyen ben değildim, oğluydu. Bu kadının amacı neydi? Neden hala sözlerimi inkar edip canımı yakma peşindeydi?
Yakup'un gözlerini de saçlarını da aldığı kadına baktım. Bugün için fazlasıysa özenmişti. Üzerinde simli bordo uzun bir elbisesi, yüzünde yaşını gizleyen bir makyajı, sarı saçlarında sık bukleler vardı, ensesinde toplanmıştı. Ayrı kaldığımız aylar ondan bedenen bir şeyler götürmemişti ama ruhen çok geç götürmüş. Vicdanı gitmişti mesela. Buna sessiz kalamadım, gözümden bir damla yaş daha düşerken. "Bunları nasıl söylersin?"
Öfkeyle bana çevirdi yüzünü. "Neden söylemeyecekmişim? Sen oraya geçip yalan yanlış konuşuyorsun ya ne var? Ben de konuşurum. Oğlumun itibarını zedelemek isteyen bir deliye pabuç bırakacak değilim!"
Geçen iyi kötü yıllarımıza ağlayarak baş salladım. "Sana anne dedim ben. Seni ölmüş annemin yerine koydum ben ya. Bana bunları nasıl söylersin? Bana bunları nasıl yapabildin? Evladımı kaybettim ben nasıl çıkıp demedin şu kadına bari oğlunun mezarını gösterin diye? Nasıl bu kadar duygusuz olabildin? Hiç mi sızlamadı vicdanın?" Gözlerinin önünde eridim de başını çevirmekle yetindi. Yutkunup toparlanmaya çalıştım. "Oğlunu da aynı kendin gibi yetiştirmişsin. Bir gram eksiltmemişsin kendinden. Belki de Yakup'un tek suçu budur, sana benzemek."
"Hadsiz hadsiz konuşma!"
"Size kalsa ben hiç konuşmayayım değil mi? Hiç çıkmayım o hastaneden, hiç gelmeyeyim buraya, hiç gerçekleri anlatmayayım insanlara."
Kendinden emin şekilde, "Aynen öyle," dedi. Güldüm. "Ama maalesef geldim."
"Boşa geldin. Yalanlarını da al çek git buradan. Oğlumun düğününü mahvedemeyeceksin!"
Varlığını hatırladığım silahı kaldırıp Yakup'a doğrulttum yeniden. O sessizdi epeydir. Sadece yeri izliyor, konuşmuyordu. Hoş şu saatten sonra ne diyecekti ki? Sessizce üzülüyor. Belki de sessizce ne kadar para kaybedeceğini hesaplıyordur, bilemem. "Emin misin?" diye sordum karşımdaki kadının gözlerinin içine baka baka. "Oğlunun düğününü mahvedemez miyim? Düğün gününü ölüm gününe çeviremez miyim? Öldüremez miyim onu? Oğlun ölürse, sen de benim gibi evladını kaybedersen, anlarsın belki neler çektiğimi. Hani olmaz ya belki anlarsın, deneyelim mi?"
Gözlerini korku bürürken hızla oğlunun önüne geçip kalkan görevi gördü. "Oğluma zarar veremezsin!"
Bana bunun için, gövdemi oğluma siper etmem için, fırsat dahi tanımamışlardı.
"Siz benim oğluma zarar verdiniz ama?!" diye bağırarak ona ilerledim. Silahı sinirle arkamda bir yere fırlatmıştım. Artık ona ihtiyacım yoktu ne de olsa anlatmıştım her şeyi. İnsanlara kendimi dinletmek için kullanacağım bir şeydi, fazlası değil. Yanına vardığım kadını omuzlarından sarstım kendine gelir bir umut diye. "Siz benim oğlumun dirisine de ölüsüne de zarar verdiniz. Annesinden mahrum ederek gömdünüz onu. Soğuk toprağın altında bir başına bıraktınız. Taş kesen kalbiniz bebeğimi gömerken bile sızlamadı. Çatlamadı orta yerinden." Düşündükçe delirdim. Düşündükçe kanadım. Ellerim büyük bir çaresizlikle savruldu sağa sola. "Siz nasıl insanlarsınız? Sizlerle tanıştığım için ben kendimden utanıyorum, siz nasıl insanlarsınız?"
Kendimi paraladım o an orada çığlık çığlığa. "Siz nasıl insanlarsınız?!"
Hani Cahit Zarifoğlu bir şiirinde diyor ya: 'Biliyor musunuz ben bu çağdan nefret ettim. Etimle, kemiğimle nefret ettim.'
Aynen öyle.
Ben bu insanlardan nefret ettim. Etimle, kemiğimle, hislerimle, her şeyimle nefret ettim. 7 aydır bana ölmeden cehennemi yaşatan, bir gün olsun gün yüzü göstermeyen bu insanlardan nefret ettim. Bunca yıl tatmadığım duyguyu iliklerime kadar işlediler. Bunu bana oğlumun mezarını bile göstermeyerek yaptılar. Ne cansız bedenini ne de toprağını göremedim, koklayamadım. Hepsinden mahrum kaldım. Mahrum bıraktılar. Çok yalvardım yakardım. Beni oğluma götürün dedim, götürmediler. Yüz çevirdiler, deli dediler, akıllanmaz dediler. Herkes bir şey dedi de bir benim dediğim dinlenmedi. Ta ki bugüne kadar. Bugün dinlemişlerdi işte beni.
Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi güzel bir huyu vardı.
Son bir şey vardı yapacağım. Gideceğim son bir yer. Bunun için sarsılan bedenimi zapt ettim. Direndim. Sabahtan beri yaptığımı yapıp direndim. Ama direncimin son kıvılcımındaydım. "Söyle," diye bağırarak çöktüm yere. Yakup'un karşısına oturdum dizlerim acıya acıya. "Söyle! Oğlum nerede? Nereye gömdün onu, söyle!" Başını yerden kaldıramayışına sinirlenerek damatlığının omuzlarından tuttum. Tırnaklarımı oraya geçirirken birbirine giren duygularımı dizginleyemedim. Acım, çığ olup aktı üzerime. Geriye tek bir soru kaldı: "Benim oğlum nerede?"
Bağırdım, duymadılar. Duysalar anlamadılar.
Sustum, sustuğum çığlıklarımı görmezden geldiler.
En kolay olanı seçtiler, bana deli dediler. Oysa ben öyle çok acı çektim ki acımdan deliremedim bile.
Tek bir kişi hariç. Beni bu hayatta tek bir kişi duydu, tek bir kişi anladı.
O kişi şimdi buradaydı, yanımdaydı.
Düştüğüm yere, kaldığım çığın altına uzattı elini, dokundu omuzuma ve zikretti adımı. "Hafsa..."
"Cemil Alp!" Feryat figan döndüm ona yüzümü. Ağlıyorfum, göremiyordum önümü ama ne önemi var ki bunun? Ben onu sesinden tanıdım. "Cemil Alp benim bebeğim öldü biliyor musun? Oğlum öldü benim, oğlumu aldılar benden. Küçücüktü o, ölmeyi nasıl yakıştırdılar ona? Nasıl aldılar onu benden? Nasıl göstermediler bana masum yüzünü? Mezarına götürmeyi bile çok gördüler bana. Ama sen..." dedim gözlerim parlarken. "Sen beni götürürsün."
Yakalarına asıldım kalan son gücümle, başka çarem yokmuşçasına.
"Beni oğlumun mezarına götürür müsün Cemli Alp?"