14

2721 Words
Gece çekildi kenara. Seyre daldı gündüzle olan savaşımı. Bugün herkes için sıradan, benim için olağandışı bir gündü. Bugün buradan çıkacağım gündü. Kaçacağım, kurtulacağım, hırsımı alacağım gündü. Aynı zamanda Yakup Saruhan ve Beril Kara'nın da düğün günüydü tabii. Düğün yapmak için ne kötü bir gün ama... Şayet ki buradan çıkarsam hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Hem benim için hem de hayatıma dokunan herkes için. Başarabilirdim. Ya da başarabilir miydim? Yılımın yarısından fazlasını geçirdiğim kafesimden kurtulabilir miydim? Sadece kuşlar mı uçardı? Ben de uçamaz mıydım? Üzerimdeki bu şansla uçsam dahi yere çakılırdım ben. Sabah hiç olmadığım kadar dingin uyanmıştım. Sakindim, durgundum, kıpırtısızdım. İçimdeki sesler susmuştu. Önceden aklımın gürültülü olmasından şikayet eden ben, şimdi sessiz oluşundan şikayet eder olmuştum. Çünkü sessizliğim beni korkutuyordu. Konuşmak her zaman iyidir, en kötüsü sessizlik... Dipsiz bir kuyu gibi. Sonunda seni neyin beklediğini bilmiyorsun. Bir şeyin bekleyip beklemediğini bile bilmiyorsun. İşte ben şimdi o belirsizliğin içindeyim, hiç olmadığım kadar karanlıktayım ve yönümü kaybettim. Bulamıyorum. Bunları düşünerek hazırlandım bugün. Kalçamda yerde oturmam yüzünden oluşan çürük izlerini kapatmasını umarak beyaz bir kilot giydim. Hızlıca verdiğim kilolar yüzünden sarkan göğüslerimi toplaması için beyaz destekli bir sutyen taktım. İç çamaşırı lüksüm bu kadardı. İki parça iç çamaşırı giydim diye üçüncüsüne izin yoktu. Atletim yoktu ama umurumda da değildi. Olsa muhtemelen o da beyaz gelecekti. Vücudumdaki izler beyaz boyayla kapanırmış gibi giyiniyordum. Ne küstahça! Ayak parmaklarım yara bereydi, bahçede tozu dumana kattığım anlarda olmuştu. Her şey gitse o izler gitmeyecekti benden, biliyordum. Kışa girdiğimizden beri ilk defa çorap giydim, beyaz yarım bir çorapla o yaraların üstünü de kapattım. Tenim açık renkti benim. Ta ki buraya girene kadar. Burada önce kırmızıya bulanmış, ardından morluklarla kaplanmıştı. Bacaklarımdaki eziklerin hepsine tek tek bakarak lacivert eşofman altını giydim. Üzerine aynı renk ve kumaştan yapılmış olan düz kazağı geçirdim. Kazağı giyerken fark etmiştim kollarımın yukarı kalkmaya takatleri kalmamıştı artık. Çorapla örttüğüm ayaklarımı burada giymeye alışık olduğum mavi plastik terliklerin içine geçirdim. Üstüm başım hazırdı, sıra saçımdaydı. En zoru da oydu ya, aynaya dönecektim yüzümü. Döndüm. Gözlerim aynadaki aksime baktı uzun zaman sonra. Sahi 6 aydır hiç bakmış mıydım aynaya? Bakmamıştım. Yıkanır, çıkar giderdim bu lavabodan. Ne saçımı tarardım ne şekil verirdim ne de üstüme başıma dikkat ederdim. Ne diye edecektim ki? Umurumda değildi görünüşüm, umurlarında değildi görünüşüm. Çıplak dolaşsam yadırgamazlardı eminim. Burada bir şeyler yolmaktan aşınmış parmaklarımı saçlarımın arasına daldırdım. Yeni banyo yapmıştım, ıslaklığı tamamen gitmemişti saçlarımdan. İnce parmaklarım saçımın dibinden başlayıp ucuna kadar indi. Normalde nasıl göründüklerini hatırlamaya çalıştım. Dalgalıydılar sanırım. Parlarlardı. Doğal kumrallığı herkeste hayranlık uyandırır, boyadığımı düşünürlerdi. Oysa bundan bir sene öncesine kadar saçıma hiç boya vurmamıştım. O vurduğum boya ise kanın kızıllığıydı. Islak olmasına rağmen kendini belli eden renge yüzümü buruşturarak baktım. Az kalmıştı, kurtulacaktım onlardan. Bir hışımla belime varan saçlarımı tepemde topladım, lavabonun kenarında gördüğüm lastik tokayla tutturdum. Şimdi o çalı süpürgesi gibi duran saçlarımdan arınmıştım, cadıya değil insana benziyordum. Saçlarım toplayınca düzelmişti, peki ya gözlerim? Onları ne toparlardı? Gözlerimin altı öyle çökmüştü ki dolgu yapsam toparlanmazdı. İri gözlerim vardı benim, yuvarlak, canlı, elası parlayan, uzun siyah kirpikleriyle tamamlanan gözlerim vardı. Artık o parlaklık yoktu, elalarım solmuştu, kirpiklerim artık yukarı değil aşağı kıvrılıyordu sanki. Ya yanaklarım? Kendinden pembeliği vardı yanaklarımın. Şimdi yanaklarım bile içe göçmüştü, mermer beyazına dönmüştü rengi. Kıvrımlı dudaklarımın kendine has nar çiçeği rengi vardı. O da yoktu artık. Soğuktan morarmıştı dudaklarım, dişlemekten derisi hırpalanmış, soyulmuştu. Ne olmuştu bana? Ne yapmışlardı bana? Hafsa'yı almışlardı elimden, geriye Solmaz dedikleri soyadım kalmıştı. Ama o bile solmuştu. "Hadi çık artık, millet seni mi bekleyecek burada?!" Hastabakıcının sesini duyduğumda dibine yaklaştığım aynadan uzaklaşarak yüzümü kapıya çevirdim. Az kaldı, senden de senin o sinir bozucu kapıyı vuran sesinden de kurtulacağım. Bunu düşünerek sakince kapıya ilerledim ve çıktım. Çıktığımda arkasındaki birkaç kişiyle birlikte beklediğini gördüm hastabakıcının. Kendisi esmer, tıknaz bir kadındı. Karşısına geçip ona tebessüm ettim. Kadın hem benim ona gülüşümü hem de elime yüzüme çekin düzen verişimi büyük bir şaşkınlıkla karşılamıştı. "Gü-günaydın," dedi kekeleyerek. Tebessümümü koruyarak başımı salladım. "Evet, gün aydın." Onu şaşkınlığıyla ardımda bırakarak yemek haneye ilerledim. Yemek konusunda da kimseye zorluk çıkarmadan hepsinden tepsime alıp yerime geçtim. Hatta geçen günkü kızın yanına geçmiştim, normalde tek yerdim, bugün onda da bir farklılık yapmak istemiştim. Kız her zamanki gibi beni takmamıştı. Fark etmemiş bile olabilirdi. Daha gencecik kızdı neden burada olduğunu merak ediyor, ettikçe içime acı düşüyordu. Kim incitti seni? Kim bozdu psikolojini de sonra kenara çekilip sana deli dedi be kızım? Dünyanın çirkin yüzüyle kim seni erkenden yüzleştirdi böyle? Sorularımın cevabını bilmiyorum, bilmekte istemiyorum. Sonuç gözümün önünde sebeplerin en önemi var? Tepsimdeki kırmızı elmayı ona uzattım. Görmüştü ama ses etmemişti. Alması için konuşmak zorunda kaldım. "Al hadi, bu senin bildiğin masallardaki cadının verdiği Prenses'i öldüren elmalardan değil. Şefkatinin son kırıntısını sana adamak isteyen bir kadının elması. Ye, yedikçe şifa bul." Önce bir müddet durdu. Sonrasında dediğimi beğenmiş olacak ki sessizce elini uzatıp avucumdaki elmayı alıverdi. Tam önüme dönmüş yemeğimi yiyecektim ki durup ona adını sordum. "Adın ne senin?" Cevap için beni uğraştırır demiştim ama o beni yanıltarak tek seferde söyledi. "Hayat." "Hayat..." dedim adını tekrar ederek. "Ne güzel bir adın var. İlk duyduğunda insanın içine huzuru getiriyor, ama yaşadıkça..." Yaşadıkça görüyorsun ki sonu Hayat'ın burada oluşu işte. Bunu ona sesli söylemedim, belki benim aksime umutları vardı, elinden çalmak istemedim. "Her neyse, afiyet olsun." Ondan sonra ben sustum, o da sessizliğime eşlik etti. Yan yana durup ayrı ayrı bitirdik yemeklerimizi. Yemek faslını geçtikten sonra kendimi direkt bahçeye attım. Bahçeye çıkmadan evvel Kavin'e yakalanmıştım ve itiraz etmeme müsaade etmeden sırtıma siyah kalçamın altında biten örme hırkasını geçirmişti. Ona da tamam dedim bugün, madem beni düşündün kabul edeyim hediyeni dedim. Sarındım hırkaya, çıktım bahçeye. Bahçenin ortasında taş kaplama yuvarlak bir alan vardı, o yuvarlağın içinde büyümüş yaşlıca bir ağaç... Ağacın dallarında beyaz çiçekler açmıştı. Aşırı beyazlıktan ölecektim şimdi. Ağaca sırtımı verip taşın üzerine oturdum. Buradan direkt çıkış kapısı gözüküyordu. Demir kilitli kapının iki yanında da güvenlik vardı. Onlar dışında bahçeyi koruyan kimse yoktu. Çünkü bugün birkaçı rahatsızlanmıştı. Gözlerimi o ikiliden ayırmadan oturdum orada saatlerce. Ben o ikiliye baktım ama onların gözü bir an olsun değmedi bana. Beni tam olarak ayağımın altındaki taşlı zeminde sürükledikleri günün sonrasından beri değmiyordu bakışları bana, alışmıştım. Eşofmanın cebine sıkıştırdığım zarfı ellerimin arasına alıp baktım. Dün geceden beri bu zarfa bakıyordum ama tek bir an bile isteğini çiğneyip açmamıştım. İlk defa benden bir şey rica etmişti, o bilmese de yerine getirmek istiyordum. Her şey istediğim gibi giderse günün sonunda açacaktım bu zarfı. Okuyacaktım mektubu. Kimin yazdığını, ne yazdığını bilmiyordum. Önemli de değildi, kimin verdiğini biliyordum ya o bana yeterdi. Kapının önündeki hareketliliği fark ettiğimde elimdeki zarfı yeniden katlayarak cebime koydum. Saat öğlene gelmiş olmalıydı ki adamlar yemeğe çıkıyordu. Normalde birinin gidip birinin kalması gerekiyordu fakat etraftaki sakinlikten bir şey olmayacağını düşünüp ikisi birlikte güle oynaya çıkmışlardı molaya. Bilmiyorlardı ki tüm fırtınalar, kıyametler oluşan o derin sessizliğin ardından gelirdi. Vakit gelmişti. Çıkacaktım buradan. Gündüzün ortasında, saklanmadan, gizlenmeden, başımı eğmeden çıkıp gidecektim. Evet, bunu yapacaktım. Yapmak için yerimden kalktım. Dış kapıya doğru attığım ilk adımımda kulaklarımı tırmalayan o sesi duydum. "Nereye gittiğini sanıyorsun sen?" Gülben... Gözlerimi yumup derin bir nefes aldıktan sonra ne ara arkamda bittiğini bilmediğim ona çevirdim yüzümü. "Senin olmadığın bir yere olduğu kesin." Üzerindeki kahverengi hırkaya sarınıp alayla bana baktı. "Beni geçmeden gidemezsin oraya," dedi imayla dışarıyı göstererek. "Şimdi dökül bakalım planın ne?" Lütfen bu bir şaka olsun. Hayatımın en berbat şakası olduğunu kabul etmeye razıyım yeter ki öyle olsun. Bana gülerek bakan Gülben gerçekliği bas bas bağırırken sabahtan beri üzerimde olan dinginlik uçup gitti ve ben ileriye attığım adımı geri çekip dibine girdim sinirle. "Sana günahımı bile anlatmam ben ne saçmalıyorsun? Dön git işine, benimle muhatap olma, yoluma çıkma." "Kaçacaksın değil mi?" diye sordu dediklerimi kıt aklında tartmadan. "Beni geçmeden kaçamazsın canım." "Sen benim hiçbir şey yapmama engel olamazsın." "Belki ben olamam ama onların olacağından eminim," diyerek içerideki girişte konuşan iki doktoru gösterdi. Aramızdaki mesafe çoktu, ben çıkıp gitsem ruhları duymazdı. Fakat biri bağıra çağıra haber verirse elbette gözlerine batardım ve gidişime engel olurlardı. Aylardır beklediğim o an birisinin iki dudak arasından çıkacak tek bir sözle mahvolabilirdi. Başlarım böyle şansın ıstırabına! Yumruklarımı sıkıp sakinleşmeye çalıştım. "Ne istiyorsun?" İsteğini bir an önce yerine getirip güvenlikler gelmeden buradan çıkabilirdim. Bir ihtimal. Omuz silkerek, "Konuşmak," dedi. İstediği bu muydu? İnanamayarak teyit etmek istedim. "Konuşmak?" "Evet, sadece seninle konuşmak istiyorum." "Kafa mı buluyorsun benimle?" diye yükseldim. Sabahtan beri üzerimde olan o dinginlik falan toz olmuştu. Tek bir kişiyle ya tek bir kişiyle! "Sen benimle konuşmak istemezsin, sen istesen ben istemem zaten. Böyle boş şeylerle oyalama beni, ne istiyorsan direkt söyle ve defol git." "İstediğim şey seninle konuşmak. İstesen de istemesen de benimle konuşacaksın." Gülümseyerek taşın üzerine oturdu ve bana da az önce kalktığım yeri vurarak işaret etti. "Otursana, ayakta kaldın." Sabır, şu an tek istediğim şey sabır. Zamanım yoktu, dediğini yapmaktan başka çarem de... Dolayısıyla ayaklarım çığlıklar atarak ilerdi, gösterdiği yere oturdu bedenim. "Benimle ne konuşmak istiyorsun?" "Burada olma nedenini." Güldüm alayla, alay edilecek cümlesine. "Sana bunu söyleyeceğimi düşündüren ne?" Cemil Alp'e bile anlatmamışım sana mı anlatacağım? Göz devirdi. "Ay iyi anladım, ketumluğa devam diyorsun. Madem sen anlatmayacaksın ben anlatayım. Sana bilerek sataşıyorum." Bu bilmediğim bir şey değildi. "Senin buradan çıkıp gitmen için sataşıyorum." İşte bu bilmediğim bir şeydi. Kaşlarımı çatarak ona döndüğümde açıklamaya başladı. "Seni buraya geldiğin ilk gün gördüm. Çığlıklarını, bağırışlarını duydum. İtiraz ediyordun, gitmen gerektiğini söylüyordun, birinin seni beklediğinden söz ediyordun. Yalvarıyordun resmen doktorlara seni bıraksınlar diye. O an senin buradakiler gibi olmadığını anladım. Gözleri kararlılıkla parlayan, sesi acıyla çıkan bu kadın deli olamaz dedim içimden. Ben uzun zamandır buradayım, çok kişi gördüm. En kötüsünü de en iyisini de gördüm. Hepsinin tek bir ortak noktası vardı, sessizlikleri. Hepsi buraya sessizce giriyordu. Hepsinin ümitleri yitirilmişti çünkü. Hayattan bir gayeleri yoktu. Yapacakları bir işleri, kıymet verecekleri birileri yoktu. Hayattaydılar ama bunun farkında değillerdi. Kim nereye çekse oraya giderlerdi itiraz etmeden. Onların tek yaptığı en imkansızı, en ucu düşünmek, o uğurda hareket etmekti. Zekiydiler ama zekalarını nereye yoracaklarını bilmiyorlardı." Bu kadın 6 aydan fazladır tanıdığım kadınla aynı kişi miydi? İlk defa benimle bu kadar uzun ve mantıklı konuşuyordu. Ona kulak verdiğimi görmek keyiflenmesini sağladı, devam etti hemen. "Sen onlar gibi değildin. Savaşçıydın. Buradan çıkmak için bir gayen vardı, seni çıkaracaklarına dair bir umudun vardı. Zeki değildin, aksine onlara yalvaracak kadar saftın. Bu kapıdan giren kimse kendi isteğiyle çıkamaz. İçeridekilerin isteğiyle çıkarlar ve sen hiçbir zaman onların suyuna gitmedin. Hep onlara zorluk çıkardın, dediklerini yapmadın, ilaçlarını almadın. Onlara iyi olduğunu kanıtlamak için çabalamadın ilk geldiğin günden sonra. Ama ben senin buradan çıkmanı istedim. İnan bana acı çığlıklarını duyan herkes istediğini verirdi sana, götürürdü seni istediğin yere." Anlattıklarıyla sıktığım avuçlarımı gevşettim. Hayatında belki de ilk defa haklıydı Gülben. Anlattıkları doğruydu. Görememiştim kendimi, kendi gözümden ama o beni görmüştü bir dış göz olarak. Görmüş ve bunları düşünmüştü. Öyleyse bu zamana kadar bana yaptıkları neyin nesiydi? Ona her saldırışımda buradakiler benim biraz daha deli olduğuma inanmış, ilaçlarımı arttırmışlardı. Madem bunun olmasını istemiyordu neden bela gibi çökmüştü üzerime? "Çatma hemen kaşlarını," diye güldü. "Madem buradan çıkmanı istedim niye seninle uğraştım diye düşünüyorsun değil mi?" Omuz silkti, soğuktan üşür gibiydi. Yağmur çiselemeye başlamıştı. "Cevabı basit aslında. Seni bıktırmaya çalıştım. Benden ve buradan bıkacak, doktorlarla konuşacaktın, onlar da iyileştiğini söyleyip çıkışını vereceklerdi. Düşündüğüm buydu. Düşünemediğim şey senin inatçı kişiliğindi. O kadar inatçısın ve o kadar burnundan kıl aldırmıyorsun ki bir kez olsun gidip doktorlarla konuşmadın. Sana haksız yere ettikleri tüm eziyetlere boyun eğdin. Sen normal olan psikolojini onlar yüzünden bozdun, Hafsa." Gözlerim yerdeki taşlardaydı. Zamanım işliyordu, konuşmanın daha fazla uzamasını istemiyordum. Gülben'in beni anlamasını da beklemiyordum zaten. Neyin neden yaptığımı kimse anlayamazdı. Acıdan akıllarını çıldırmadıkları sürece... "Bana bunun hesabını soracak kadar, tüm bu olanları bilecek kadar aklı başında biriysen neden hala burada kalıyorsun?" "Gidecek bir yerim yok çünkü." Dediğine bir cevap bulamadım. Sözlerinde samimi gibiydi. Cidden burada kalma sebebi yatacak yerinin olmaması mıydı? Her neyse. "Ne yaptımsa yaptım," diye geçiştirdim. "Bulduğun çözüm işe yaramadı gördüğün gibi. Ben de kendi yolumu buldum. Diyeceklerin bittiyse o yoldan gideceğim." "Sen mi buldun o yolu yoksa geceleri konuştuğun adam mı?" Geceleri konuştuğum adam? "Dünkü gösteri için teşekkürler," dedi yeniden alay maskesini eline alarak. Bir de alkış tuttu. Aman ne hoş! "Hayat'la olan konuşman o kadar inandırıcıydı ki bir an gerçekten yiyecektim. Ama yemedim. Deli olmadığını bilmem işimi kolaylaştırdı tabii. O adam aklından uydurduğun biri değil, gerçek biri. Ve sen onun sayesinde kolaylıkla buradan çıkabileceğini sanıyorsun. Söylesene kim o?" "Sana ne?!" Sinirli bağırışımın ardından ayaklandım. Konuşması için ona çok bile müsaade etmiştim. "Konuştun, bitti. Ben gidiyorum, sen de o çeneni kapatıyorsun artık." Yerimden bir hışım kalktığımda o da benimle birlikte ayaklandı. Ben yürüdüm o ardımda kaldı. Sesiyle birlikte. "Eğer şimdi buradan bu şekilde çıkıp gitmeye kalkarsan herkesi buraya toplarım!" "Ne istiyorsun?" diye bağırdım ona dönüp. Biraz daha şu yaptığı şey her neyse ona devam ederse ona kalmadan herkesi ben toplayacaktım başıma çünkü çelişkili konuşması beni çileden çıkartıyordu. "Ne istiyorsun benden?! Madem gördün beni, madem biliyorsun her şeyi neden bunu bana yapıyorsun?! Bırak artık Gülben, bırak benimle uğraşmayı da gideyim." Ciddiyetle bana doğru yürüdü. "Bırakacağım ama önce bilmek istiyorum. Kim o?" Afalladım. Kimi soruyordu o? Cemil Alp'ten ona neydi? "Sen... Ne yapacaksın onu? Neden bu kadar çok öğrenmek istiyorsun kim olduğunu?" "Merak ediyorum," dedi, derken gözlerinin kahvesi kızıllığa büründü. Bu masumane bir merak değildi. "Merak ediyorum bana da sana ettiği gibi yardım eder mi? Merak ediyorum benim için de böyle geceleri gelip konuşur mu? Merak ediyorum işte anlasana, onunla iletişim kurmak istiyorum." Ne? Başımı iki yana sallayarak geriye doğru adımladım. Onunla konuşamazdı. Hem o istese bile Cemil Alp konuşmazdı ki onunla. Konuşmazdı değil mi? Konuşmazdı. Ya konuşursa? O ben değildi ki niye konuşacaktı onunla? Alp'in merhameti yalnızca banaydı. Sadece beni sever, yalnızca bana kitaplar okurdu. Ona da okur muydu? Okumazdı. Ya okursa? Okumazdı. Okumak isterse? Bunu bilemezsin. "Bilirim!" diye çığlık attım, zihnimdeki sesi bastırmak istercesine. "Okumaz!" diye devam etti çığlığım. "O kimseyle konuşmaz benden başka!" Gülben çığlıklarımdan korkup bir adım geri çekildi ama nafile. Uyuyan devi uyandırmıştı bir kere. Göz bebeklerimde biriken öfkeyle ileri atılıp boynuna sarıldım. "O istemiyor," dedim Alp'in adına konuşarak. Ses benden çıkıyordu ama sanki konuşan ben değildim. "O hiçbir zaman konuşmayacak seninle. Sevmeyecek seni. Kitaplar okumayacak sana. Bunların hiçbiri olmayacak." "Ha-hafsa," diye konuştu zar zor. Ellerini bileklerime yerleştirmiş itmeye çalışıyordu. Fakat ben kontrolümü öyle bir kaybetmiştim ki ellerimi sıkmadan duramıyordum. Ne yaptığımı dahi bilmiyordum. Gülben'in sesini kesmek istemiştim ama bunu uygulamaya dökeceğimi hiç düşünmemiştim. Ellerimin arasında çırpınan bedenini gördüğüm halde geri çekilemiyordum. İçimdeki güç beni burada, onun boynunda tutuyordu. "Bır...ak. Nefes...alamıyorum." "Sus dedim sana sus!" "Ne oluyor orada?!" diye bir bağırış duydum uzaktan. Çok geçmeden dibimizde bitiverdi sesin sahibi. Gelen doktorlardan biriydi. Beni, Gülben'in üzerinden almaya çalıştı ama o da başarılı olamadı. Etrafa seslenmeye başladı. Benim bu sürede yaptığım tek şey Gülben'in boynunu sıkmak, gözlerimi ellerimin üzerinde tutmaktı. "Çabuk güvenliğe haber verin!" Saniyeler içerisinde boş olan bahçe doldu. Hastalar, hastabakıcılar, hemşireler, doktorlar, o iki güvenlikçi... Hepsi etrafımızdaydı. Ne olduğunu kavrayabiliyor ne yaptığımı çözemiyordum. Zihnimin kilitli odalarından birinin kilidi kırılmıştı sanki ve o odadan adeta bir canavar çıkmıştı. Sevdiklerimi korumam gerektiğini fısıldayan bir canavar. Olası tehdidi görmüş, kendince müdahale etmişti. Bu nasıl olurdu? Nasıl hareketlerimin kontrolünü sağlayamazdım? Bedenime çarpan birkaç kişiyi hissettim. Kollarımdan tutup geri çekmeye çalışıyorlardı ama olacak gibi değildi. Kilitlenen ellerim çözülmüyordu. "Elektroşok ver!" Verilen bir emir duydum. Ardından uygulamaya dökecek kişiyi gördüm. Güvenlikçi elindeki elektroşok cihazını boynuma götürüyordu. Birazdan aşinası olduğum o olayı tadacaktım ve her şey başa dönecekti. Hayır, bunun olmasını istemiyordum. Tam da o anda arkamdaki kapının kilidi söküldü, açıldı ve bahçeyi gür bir erkek sesi kapladı. "Durun!" Duyduğum ses sanki komutu bana verdi, elimi ateşe değmişim gibi bir hızla çektim Gülben'in boynundan. Benimle birlikte geri çekilen kişi güvenlikçiydi. Çünkü esas komutun sahibi oydu. Boynuma verilecek olan şoku engellemeye çalışmıştı gelen kişi. Onun sesiyle zihnimde serbest kalan canavar yeniden kendi köşesine çekildi, kapısını kilitledi. Hareket yetkimi kazandım tekrardan. Karşımda öksürükler içinde kalan Gülben'e yardım ediyorlardı, ilk seçebildiğim o oldu. Aman Allah'ım bunu yapan ben miydim? Onu boğuyordum. Öldürecek miydim? Dehşetle arkamı döndüm. Bana bakan yüzlerden kaçmak istemiştim. Fakat arkamı döndüğüm an karşılaşmayı en çok istemediğim yüzle karşılaştım. Heybetli vücuduyla karşımda bir adam duruyordu. Bedeninin aksine kahverengi gözleri şefkatle dolanıyordu üzerimde. Yağmurun ince damlaları siyah saçlarına düşmüş, alnına yapışmasını sağlamıştı. Kirli sakalı vardı keskin çenesini örten. Soğuktan ucu kızarmış keskin burnu vardı, konuşmak için aralık duran kalın dudakları... Yere basarken ses getiren siyah postalları vardı bir de. Siyah kot pantolonu, üzerinde ince gri kazağı... Üzerinde diğerleri gibi güvenlik kıyafetleri yoktu. Çünkü onun görev saatinde değildik. Gecede değildik, gündüzdeydik. Ve o bana geçen sayısız gecenin üstüne ilk defa gündüz gelmişti. Bu oydu, sesinden binlerce hayat dinlediğim adamdı. Cemil Alp, buradaydı. Tam karşımda duruyordu. 
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD