Mucizeler görünmez derler.
Görmedikleri mucizeye de inanmaz insanlar.
Ben inanıyorum, görmeden önce de şimdi görürken de... Karşımdaki Cemil Alp'in yüzünde o mucizeyi görüyorum. İnanmakta güçlük çektiğim o anın içindeyim şimdi. Aylardır sesini duyduğum adamın yüzünü görüyorum. Ellerini, saçlarını, bedenini, açık kahverengi gözlerini... Görüyordum dimi? Gördüm ama neden onu gördüğüme sevinemiyordum? Zamansızdı karşılaşmamız. Şu an onu görmek isteyeceğim son şeydi belki de. Çünkü iyi değildim, kimse iyi değildi şu an. Hayatımı düzene sokmaya çalışırken bocaladığım andaydım. Ne yapacaktım? Ona mı dönecektim yüzümü? Yoksa ellerimin arasından kayıp giden hayatımı mı tutacaktım?
İleriye doğru bir adım attı, kalbim geri çekildi sanki.
Yürüyüşünde beni kahreden bir şeyler vardı.
Bakışları banaydı ama adımları... Adımları hemen önümdeki görüntüye sürükleniyordu. İlerledi, ilerledi, ilerledi ve tam gözlerimin önünde yan profilini göreceğim şekilde durdu. Sağ çaprazımda Gülben'le ilgilenen kalabalığa baktı ve eğilerek aynen şunu sordu. "Burada her şey yolunda mı?"
Ben? Bana baksana Cemil Alp, beni görsene. Bana sorsana yolum iyi mi?
"Yolunda," diye karşılık verdi Gülben'i tutan hemşirelerden biri. Onu az önce bana müdahale edecek olan güvenliğin sözleri takip etti. "Cemil senin burada ne işin var gündüz vakti?"
"Şef çağırmıştı," diye üstünkörü cevapladı o adamı. Sevmediği, sesine karıştırdığı soğukluktan belliydi. Niye sevsindi ki zaten? O adam az evvel canımı yakmak istememiş miydi? "Kargaşa seslerini duyunca öyle bir anda içeri giriverdim."
Adam onu onaylayan sözler sarf ederken ben yağmur damlalarının terliğimin üzerine düşerken çıkardıkları sesleri dinledim bir süre. Onun haricinde kimseyi dinleyemedim. Gözümün önündeki Alp'in ben hariç herkesle ilgilenişini seyrettim. Ne çok isterdim şu an ona sarılmayı. Geldin demeyi, sözünü tutup beni kurtarmak için geldin demeyi isterdim. Ellerimi yüzüne yaslayıp hafızama kazıyana kadar izlemek isterdim yüzünü. Elinden tutup buradan çıkıp gitmemizi her şeyden çok isterdim ama yapamazdım. Yapamıyordum. Bana bakmıyordu ama biliyordum o da benim istediklerimi isterdi. Ne yaşamış olursak olalım.
Düşüncelerim sürdü yüzünü bana çevirinceye kadar. "Hanımefendi," dedi bana sanki tanımıyormuş gibi. Kalbime giren o değilmiş gibi. Hafsa demedi, diyemezdi de. Eğildiği yerden doğrulmadan elini bana doğru kaldırdı. "Siz iyi misiniz?"
Sorusundan ziyade kolunu kaldırdığı için açılan beline kaydı gözlerim. Orada parlayan gümüş rengi silaha.
Yeniden gözlerine baktığımda imayla kaşlarını kaldırdı. Sorusuna cevap vermemi bekledi. Ben de onu daha fazla bekletmedim. Kendimden beklemeyeceğim bir hızla ileri atıldım ve belindeki silahı çekip alarak verdim cevabımı. Kısa süreliğine durulan ortamı yeniden harekete geçirmişti bu hareketim. Çığlıklar, şaşırma nidaları havada uçuştu. Az önce Cemil Alp geldi diye dikkatleri dağılan güvenlikçiler beni tutup içeri sürüklemedikleri için eminim şu an fazlasıyla pişmandılar. Bunu bana doğru hamle yapmalarından anladım. Ama artık her şey farklıydı.
Savunmasız değildim, tüm kartlar benim elimdeydi.
Ben hangi kartı atarsam ona göre oynamak zorundaydılar.
"Sakın," dedim geriye, ardımdaki büyük dış kapıya doğru adımlar atarken. Kabzasını sağ elimin avucunun içine yerleştirdiğim silahı kaldırıp suratının ortasına doğru yönelttim. "Sakın yaklaşayım deme bana."
Şimdi tektim, hep öyle olmuştum aslında.
Ben tektim, onların hepsi karşımdaydı.
Hastaların bazıları bana şaşkınlıkla, bazıları ise gülerek bakıyordu. Gülenleri biliyordum, benimle aynı kaderi yaşayanlardı. Haksız yere sürüklenen, eziyet edilen, psikolojik şiddete maruz kalanlardı. İntikamlarını alacağımı düşünüyorlardı belki de. Çeksem tetiği vursam hepsini umurlarında olmazdı. Ama benim amacım bu değildi. Kimseyi vurmak değildi amacım. Tek amacım başladığım işi bitirmek, buradan çıkıp gitmekti.
Güvenlikçi attığı adımı kesti. Elini beline atmıştı ama orada bir boşluk vardı. Onların silahı yoktu. Gündüzcüler yanlarında silahlarıyla dolaşmazlardı. Elektroşok cihazlarıyla dolaşırlardı. Şimdi o cihazı bana yakınlaştıramayacağı kadar uzaktım ondan. Gün gelmiş, devran dönmüştü. Onların ucuz numaraları bitmişti, hamle sırası bendeydi. Güvenlikçe zor bela yanında kalan doktora baktı. "Doktor Bey..."
"Tamam," diye susturdu onu, bana baktı yaşını başını almış ak saçlı doktor. "Bak bu böyle olmaz, gel düzgünce konuşalım. Ne istiyorsan o olacak tamam mı? Hadi sakin ol şimdi bırak o silahı."
"Adımı bile bilmiyorsun..."
Doktor sıkıntılı bir ifadeyle yanındaki hemşireye döndü, hemşire ise mahcupça başını eğdi. İkisi de bilmiyordu adımı. Önemsizdim çünkü ben onlar için. Önemsemedikleri kadın için şu an her şeyi yapmaya hazırdılar. Neden? Nedeni elimdeki küçücük şeydi. Kendi küçük, etkisi büyük olan silahtı nedeni. Ne komik değil mi? Konuşurken sizi dinlemeyen insanların elinizdeki küçücük şeyden korkup isteklerinizi size sorması? Neydi bunun sebebi?
Ölüm korkusu.
Bize burada farkında olmadan her gün tattırdıkları histi yani.
"Hafsa," diyerek öne çıktı biri. Bakışlarımı kem küm eden doktordan ayırıp onun karşısında benimse ön solumda kalan kadına çevirdim. Bu Kavin'di. Demek o da sesler yüzünden çıkmıştı dışarı. Buradaydı çünkü görevi bitmemişti henüz. Beni böyle kendimi kaybetmiş bir haldeyken görsün istemezdim ama... Aması yoktu olan olmuştu. "Bak ben biliyorum adını. Lütfen bırak o elindeki silahı, konuşalım. İstediğin yerde konuşuruz, istersen dışarı çıkarız. Sen ne istiyorsan onu yaparız, lütfen vazgeç şu yaptığından."
Ona inanıyordum. Benimle dışarıda konuşacağını biliyordum. Ama sonuç değişmeyecekti. Ne konuşursak konuşalım diğerleri gibi o da en nihayetinde beni buraya getirecekti. Benim burada kalacak sabrım kalmamıştı artık. Bugün buradan çıkacaktım. İster kolay yoldan ister zor yoldan. Cesedim dahi olsa çıkacaktı buradan.
Başımı iki yana salladım gözlerinin mavisine baka baka. "Artık konuşmak yok. İşe yaramayan sözler yok artık. Bir günümü daha bekleyerek geçirmeyeceğim burada. Senin yaptığını yapmayacağım. Senin en azından beklediğin biri vardı, benim o da yok. Bana gelecek tek şey ölüm. Ölümümü beklemeyeceğim burada daha fazla. Gideceğim, bunu kabullenip bana zorluk çıkarmayın." Silahla hepsini işaret ettim. "Size sunduğum tek seçenek bu. Ya beni bırakacaksınız gideceğim ya da birilerinin canı yanacak öyle gideceğim."
İçlerinden biri kibirle ekledi. "Öyle bir şey olmayacak. Kafana göre çekip gidemezsin buradan."
Konuşanlar da konuşanların konumları da umurumda değildi. Şu saatten sonra mezarından babam kalkıp gelse dinlemezdim, dinlemeyecektim kimseyi.
Cemil Alp bana yakın olan tek kişiydi. Bir adım daha atarak öne çıktı. "Onları dinle," dedi gözleri aksini bağırırken. "Ver bana silahımı, oturup konuş onlarla."
Onları dinleme, al silahımı kaç git buradan, ardına bile bakma.
Gözlerinde yazan cümle tam olarak buydu. Gözlerini yeni görmüş olmam onu anlamayacağım anlamına gelmezdi. Sesini en ince tınısına kadar analiz etmiştim ben. Şimdi ne dese altında yatan anlamı anlardım. Ona baktım uzunca. Güzel yüzünü seyrettim. Birazdan bu güzel yüzden mahrum kalacağımı bilerek hüzünle seyrettim. Ah Cemil Alp ne güzel adamsın sen.
Ona gülümsedim gözlerimle.
Belki benim yaptığım gibi o da yapardı. Gözlerimden okurdu ne dediğimi. Hayat hikayemi beraber yazmak isteyeceğim tek adam oydu, bunu bilmeliydi. O gece sarf ettiklerimin yalan olduğunu bilmeliydi ama bilmiyordu. Bilemezdi de ben söylemeden. Söyleyemezdim de buradan gitmeden. Ne yapacaktım?
Elimdeki kartları nasıl kullanmam gerektiğini bile bilmiyordum.
Dağıldım. Ona bakarken düşüncelerim dahi dağıldı. Silah tutan elim titredi.
Bunu diğerleri de anladı, iki yanımdan bana yaklaşmaya başladılar. Alp farkında olarak bana doğru bir adım daha attı. Onun adımıyla kendime geldim ve eş zamanlı olarak geriye doğru adımlayıp hepsiyle aramı açtım. Rahatça verdiği nefesi gördüm. Yüz mimiklerini netçe görebilen tek kişi bendim. O yüzden rahattı biraz da. Yüzü sadece bana dönüktü. İstediklerini diyemiyordu belki ama mimikleriyle anlatmaya çalışıyordu. Anlamaya çabalıyordum bende. Karaya atılan bir balık gibi denizimi bulmaya çalışıyordum.
"Sendin."
Uzun zaman sonra sesini duyduğum Gülben'e çevirdim bakışlarımı. Boynu hafif kızarmıştı ama iyiydi. Nefes alıyordu ya o bana yeterdi. İçimdeki hislerin katili olmak başkaydı kanlı canlı birinin katili olmak bambaşka. İstemiyordum, kimsenin canını yakmak istemiyordum. Sadece gitmek istiyordum neden beni anlamıyorlardı? Gülben, onu iki kolundan tutan hemşireleri savurup ayağa kalktı, nefesini toparlamış gibiydi. Bize doğru düştü adımları. Gelip tam Cemil Alp'in yanında durdu. Kaşlarımı çattım, orada durabileceğini de nereden çıkarmıştı?
"Sendin," dedi bir kez daha Alp'e bakarak. Şu an ikimiz de kaşlarımızı çatmış onu izliyorduk. Ben, bana yaklaşacak kişilere karşı tetikteydim. Silahı yeniden sıkıca kavramış onlara yöneltmiştim. Gülben sarsakça bir adım atarak Alp'in omuzuna dokunmuştu. "Sensin, gerçeksin. Sen gerçekten o'sun. Sesin aynı."
Elimdeki silahı sıkarken yönünü Gülben'e çevirdiğimi gördüm, farkında olmadan yaptığım bir eylemdi bu.
Ama devamında ne olacağını biliyordum. Eğer Alp'le arasına mesafe koymazsa başladığım işi bitirebilirdim. En korktuğum şey olabilir, içimdeki canavar yeniden serbest kalabilirdi zihnimde. Korkuyordum. Fakat korkması gereken tek kişi ben değildim.
"Her şey senin yüzünden oldu!" diye bağırdım silahı yüzüne doğru sallayarak. İrkilerek geri çekildi, böylece istediğim oldu ve Alp'le temasları kesildi. "Senin bana ettiğin eziyetler yüzünden oldu tüm bunlar! Beni herkesin gözünde deli konumuna düşürdün, agresifleştirdin, hırçınlaştırdın. Amacın uğruna beni en kötü halime soktun. En sonunda geçip karşıma buradan kurtulmama engel oldun. Her şey senin yüzünden oldu. Belki sırf bu yüzden giderken yanımda seni de götürmeliyim." Silahın sürgüsünü çekip parmağımı tetiğe yerleştirdim. "Ölü olarak."
Gülben fal taşı gibi açılan gözleriyle geriledi bir iki adım. Sonunda. Uzaklaş Cemil Alp'ten.
"Ne?!" diye hayrete düştü. "Hiçbir şey benim suçum değildi. Ne yaptınsa sen kendi, kendine yaptın. Elindeki fırsatı bile değerlendiremedin. Onun yüzünden," dedi Cemil Alp'i parmağıyla işaret ederek. "Onun adını duymak delirtti seni. Onu senden alırım diye korktun beni öldürmeye kalkıştın, hala da devam ediyorsun!"
Alp'in bakışları müthiş biz hızla bana döndü. Kaşlarını kaldırdı hayretle. Doğru mu der gibi baktı yüzüme. Anladım. Anladım da bir şey diyemedim.
"Kapa çeneni," diye çıkıştım Gülben'e. "Bu tetiği seçersem tek sebebi sen olursun, başkası değil."
"Bir dakika! Siz neyden bahsediyorsunuz?" Doktorlardan biri öne çıkıp olaya müdahale etmek istedi. Nereye el atsalar olay ellerinde patlıyordu ama bu kez patlayan şey bizim elimizde olacak gibiydi. Gülben'den dikkatimi ayırıp bana müdahale etmeye hazır şekilde bekleyen güvenlikçi iki adam döndüm. Silahla durdum onları. Bu sırada çok mühimmiş gibi herkesin gözü onun üzerindeydi. Herkes adına konuşansa doktordu. "Cemil sen ne alaka oğlum?"
"Ben..."
Tam sevdiğim sesini açmıştı ki Gülben paraziti araya girdi. "Onlar tanışıyorlar," dedi bizi kastederek. Hayır, hayır şimdi olmaz. Korktuğumuz şimdi başımıza geliyor olamaz. Ama oluyor, Gülben susmuyor. "Geceleri konuşuyorlar. Biliyorum ben duydum, aralarında bir şey var onlar. Belki sevgililer, belki daha fazlası bilmiyorum ama eminim olduğum bir şey var ki o da tanıştıkları. Size numara yapıyorlar, birbirlerini tanımıyormuş gibi davranıyorlar. Hatta şu an yaşadığımız durumu bilerek ayarlamış bile olabilirler. Düşünsenize onun görevi gündüz olmamasına rağmen burada belinde silahıyla ne işi var?"
Gök gürledi.
Yıldırımın çıkmasını ve Gülben'in kafasına düşmesini diledim.
Yağmur şiddetini arttırırken bahçedeki hastalar, hastabakıcılar tarafından içeri götürülmeye başladı. Kalan bir avuç görevliydi, bir de biz. "Bu doğru mu?" diye şüpheyle sordu içlerinden biri. Cemil Alp başını iki yana salladı hemen. "Elbette değil efendim."
Yalan söyledi, benim yüzümden.
Sinirle onlara baktım. Onu zor duruma sokan herkesten nefret ediyordum şu an. En çok da kendimden. "Sizin diplomalarınız nerede? Gerçekten merak ediyorum, kim verdi size o belgeleri? Deli bu kadın deli!" dedim Gülben'i göstererek. "Onun dediklerine körü körüne inanıp çalışanınızı mı suçlayacaksınız?" Kahkaha attım, yağmur damlaları dudaklarıma çarptı sertçe. "Madem öyle, evet, söyledikleri doğru. Biz bu adamla... Pardon adın neydi?"
Benim oyunculuğuma şaşkınlıkla bakarak, "Cemil Alp," dedi. "Cemil Alp Sungur."
"Hah işte biz bu Cemil Alp'la askerlik arkadaşıyız. Aşırı sıkı fıkıyız, aramızdan su sızmaz o derece yakınız yani. Bugün benim canım sıkıldı dedim gel böyle bir oyun yapalım insanlara. O da kabul etti. Aynen, Gülben'in anlattığı gibi oldu, evet. Şimdi suçlayın onu." Gözümü bürüyen hırsla bağırdım hepsine. "Hadi suçlasanıza! Hatta polise haber verin siz, yardım ve yataklıktan hapse atsınlar onu. Büyük suç sonuçta. Birini istismar etmiş olsa aranızda güle oynaya dolaşıyor olurdu ama şimdi burada bana, bir kadına yardım ediyor ya kesinlikle hapse girmeli, müebbet yemeli hatta!"
Doktorların aklı karışmıştı. Bir bana bir Gülben'e bakıyorlardı. İki deli arasında kalmışlardı ve ikimizin sözüne de güvenmeyeceklerdi. Sırılsıklam olmuş iki delinin sözüne kim güvenebilirdi ki?
O yüzden şimdi daha iyi deli olan kazanacaktı.
"Yalanların bana sökmüyor," diye atıldı Gülben. "İstediğin kadar oyna. Ben doğruları söylüyorum." Islanan saçlarını arkaya atıp doktorlara döndü hışımla. "Onlar tanışıyorlar ve bu kaçma planı ikisinin başının altından çıktı."
"Ama ben seni var ya..." Ona doğru ilerlediğimde yasaklı bölgeye girmiş gibi uyarıldım. Cemil Alp öksürür gibi yapıp beni uyarmak istemişti ama çok geçti. Adamlardan biri bana arkadan sarılmış, tutmuştu bile.
Gülben başını iki yana sallayarak bana baktı. "İçinde biriken o öfkenin kurbanı olacaksın Hafsa."
Ona da dediklerine de kafa yoramayacaktım. Şimdi beni tutan kişiden kurtulmam lazımdı.
"Tuttum, gel bayılt şunu!"
Diğerini bize çektiğinde silahı aşağıdan ona doğrulttum. Arkamdaki adam kollarımı tutabilirdi ama ellerim aşağıda hala iş görürdü. Az önce silahın sürgüsünü çektiğim iyi olmuştu yoksa şimdi çekemezdim. Kollarımı öyle sıkı tutuyordu ki iki elimin birleşmesi mümkün değildi. Kollarımdaki sızlamayı yok sayarak silaha sarıldım. "Eğer bir adım daha atarsan tetiği çekerim."
"Yapamaz," diye bağırdı arkamdaki. Yağmurun şiddetli sesini bastırmaya çalışıyordu zannımca. "Gözünü korkutuyor sadece, kanma ona, sen dediğimi yap hadi çok uzadı bu iş."
Karşımızdaki saçları dökülmüş, uzun boylu postlu adam tereddütlüydü, adım atmaya çekiniyordu, ne yapacağını bilemeyerek kaldı olduğu yerde. Bir gelmek için adım atıyor bir elimdeki silahı görüp duruyordu. Sonunda arkamdakine bakıp başını iki yana salladı. "Abi benim çocuklarım var hayatımı riske atamam..."
O an silahın namlusunu aşağı çevirdim fark ettirmeden.
Hayatını istesen de riske atamazsın, sana ateş etmeyeceğim.
"Senin yapacağın işe ben..." Cevabı ardımdaki adamı fazlasıyla sinirlendirmişti. Onun beni sinirlendirişi gibi. "Kendim hallederim."
Ayağımı kaldırıp arkama doğru salladım, tahminimce diz kapağına vurmuştum. "Nah halledersin!"
"Ne yapıyorsunuz siz?!" diye bağırarak öne çıktı Kavin hemşire. Onun gittiğini düşünmüştüm. Soğuk hava yüzünden üşüyen bedenine sarılıp beni tutan adama baktı öfkeyle. "Hangi cürretle Hafsa'yı böyle sıkıştırırsınız? Ne olursa olsun ona böyle davranmaya hakkınız yok. Hiçbirimizin yok. Derhal bırakın, isteği dışında ona dokunmazsınız!"
"Ama Hemşire Hanım..."
Lafını bölen yetkili doktorlardan biri oldu. "Hemşire Hanım gördüğünüz gibi hasta laftan anlamıyor. Bizi farklı yöntemler kullanmak zorunda bırakıyor." Arkamdaki adama bakıp, "Sen hastayı tutmaya devam et," dedi. "Ben gerekli merciye haber verdim, birazdan bu mesele kökünden çözülecek."
Kavin bu kez ona çıkıştı. "Buna gerek yok!"
Kavin'in ısrarları, doktorun kararlılığı birbirine girerken tartışmaya başladılar. Hafızama benim için savaşan tek kadın olan Kavin'i kazıdım hemen. Senden özür dilerim Kavin, bana olan güvenini boşa çıkardığım için.
"Kimse bir şey yapmayacak!" Cemil Alp yeniden otoriter sesiyle karıştı lafa. Onun sesini ilk defa bu kadar gür duyuyordum. Havanın kötü oluşundan etkilenen, bedeni ya da sesi titreyenler vardı ama o... O hiçbirinden etkilenmiyordu. Yağmur bedenine çarpıp düşüyordu, tepki dahi vermiyordu. Bakışları bendeydi, kirpiklerini bile oynatmadan bana bakıyordu. "Bırak onu, konuşarak çözeceğiz bu olayı."
"Lan ne konuşması?" diye çıkıştı arkamdaki geri zekalı, bir tekme daha attım. Sussundu artık, konuşmasındı onunla. Tekmelerim canını yakıyordu ama kollarını gevşetmiyordu. Çelikten yapılmıştı sanki. "Bu deli kadın laf dinler mi? Güzellikten anlamıyor sen de gördün, zorla yapacağız."
Sesi güzel adamımın çenesi kasıldı, dişlerini sıkıyordu. Bir adım atıp yakınıma girerken gözlerimi yumdum. Toprak kokusuna rağmen netçe aldığım kokusunu çektim içime. Biliyor musunuz huzur kokuyordu... Her şeye rağmen rahatlatıcıydı kokusu. Bu sırada Alp sadece bizim duyacağımız tonda dişlerinin arasından tıslayarak konuştu. "Sana yeminim olsun eğer ki ona zorla bir şey yapmaya kalkışırsan hayatını mahvederim. Hapishanelerde süründürür, gün yüzü göstermem sana."
Adam tehdide takılmadı da Güben'in söylediklerine takıldı. "Demek az önce duyduklarımız doğruydu, tanıyorsun onu."
Debelenip dirseğimi karnına geçirdim. "Sen artık kapasana o pis ağzını!"
"Tanımıyorum," diye geriledi Alp. Yumruklarını sıkıyordu. Beni bulunduğum yerden çekip çıkaramadığı için öfkeliydi kendine. Çevirmiyordu bakışlarını yüzüme, bir şey yapamamak onu da kahrediyordu. Ama böyle olmalıydı. Beni tanımadığına inanmalıydı herkes, özellikle Gülben'in söylediklerinden sonra. Bana karşı ilgisini belli edemezdi, kovulurdu. İşsiz kalırdı, evine ekmek götüremezdi o zaman ailesi ne yapardı? Alp'i şu an düşünemiyordum bile aklında ölçüp tartması gereken bir sürü sevdiği vardı. O buna rağmen bocalamadan devam ediyordu. "Tanımıyorum ama bende Allah korkusu var, hiçbir canlıya zarar vermem. O zorla bir şeyler yaptıracağını söylediğin kadının da bir canı var. Ona zorla zarar veremezsin, günaha girersin. Şükret ki seni günaha girmekten koruyorum."
Cemil Alp uzat da zekandan öpeyim.
Merhametli kalbinden öpeyim biraz.
Yağmur hepimizin üzerine sağanak olarak yağarken uzaklardan bir siren sesi duyuldu. Aynı zamanda arkamdaki adamın gülüşü doldu kulağıma... "Merak etme kardeşim, ikimizin de günaha girmesine gerek kalmadı. Polisler geliyor şimdi halledecekler sorunu. Benim tek yapmam gereken polisler müdahale edene kadar hastayı tutmak."
Polis mi?
Buradan çıkamayacaktım.
Başladığım yere geri dönmüştüm işte. Başaramayacaktım. Alıp götüreceklerdi beni, dinlemeden yargılayacaklardı yine. Ben yine ölecektim ama bunu kimse görmeyecekti. Hatta o zaman yanımda Cemil Alp de olmayacaktı. Yapamam, dayanamam, buradan çıkmadığım bir dakika dahi benim için intihar olur. Yerdeki su birikintisinden kaldırdığım başımı ona çevirdim. Aynı anda o da bana bakmıştı. Gözlerimle yalvardım ona. Çıkar beni buradan Cemil Alp.
Onun yaptığı tek şeyse acıyla yüzünü çevirmek oldu.
Olduğum yerden debelendim. "Bırak beni! Bırak beni, bırak!" Ayağımı her yere vuruşumda yağmur damlaları üstüme sıçrayıp çamur izi bırakıyordu. Umursamadan debelenmeye devam ettim. Bir daha olmazdı. Bir daha iki kolun beni tutmasıyla hayatımı mahvetmesine izin veremezdim. Bir daha o cehennemi yaşayamazdım. Kurtuluşum yoktu yarından, şimdi kurtulmalıydım. Ağlamaya başladım. Gözyaşlarım yağmurun damlalarına gizlenip aktı. "Yalvarırım bırak beni gideyim, kalamam burada, kalamam, anlamıyorsunuz..."
"Sakın," dedi Cemil Alp titreyen sesiyle. Acısını gömüp dik başlılığıyla döndü bana. Biliyorum görmüştü yaşlarımı. Yağmur gizlerdi de onun kalbine işlemezdi gizliliği. O hissederdi ağladığımı. Sesini titreten de buydu. Ne soğuktu ne korku ne stres. Bendim. Benim üzgün olmamdı. "Sakın yalvarma ona. Senin kimseye yalvarmaya ihtiyacın yok. Sana söylediklerimi hatırla, yapacağın şeyi düşün."
Seni hepsinden kurtaracağım.
Sen Hafsa Solmaz'sın, yazdıklarıyla insanları büyüleyen kadınsın. Aklına koyduktan sonra yapamayacağın şey yok. O yüzden yapacaksın, çıkacaksın buradan.
Yağmurun gürültüsü, yaklaşan siren sesleri, üzerimdeki bakışlar, bedenimi kafesleyen bir gardiyan... Sesler çoğalıyordu, yüzler çoğalıyordu, hepsi bana bağırıyordu bas bas. Yapamayacaksın! Bunca olumsuzluğun içinde çıkışı nasıl bulacaktım?
Tam da o an Cemil Alp diğerlerini bastırıp sesini bana duyurmak için bağırmaya başladı. "Hadi," diye bağırıyordu. "Hadi vazgeç artık. Yolun sonuna geldin. Buradan geri dönüşün yok, biliyorsun. Hadi bırak o silahı, ver bana."
Elini bana doğru uzattığında başımı iki yana salladım ağlayarak. "Yapamam!"
"Yapacaksın, gidemezsin buradan. Vaktin daralıyor, yap şunu!" Bağırma, yalvarırım bağırma. Aklımdaki seslere yenilerini ekleme. "Bırak her şey eskisi gibi olsun! Polisler seni bu halde görürse ne olur düşünemiyor musun? Eskisinden de beter olacak her şey! Bırak o silahı!"
"Sus!" diye çığlık attım. Çığlığımı kesmeden ayağımı kaldırıp beni kafesleyen gardiyanın can alıcı bölgesine vurdum. "Susun! Bırakın beni!" Kafesimin kilidi gevşedi. Bunu fırsat bilip hızla arkamı döndüm ve silahla kafasını vurup adamı yere düşürdüm. Ona bakarken yüzüme yansıyan ışığı fark etmiştim. Polislerin arabaları durmuştu. Buraya gelmelerine saniyeler kalmıştı. Cemil Alp'e dönüp sesime bulaşan kibirle mırıldandım. "Sana. Sus. Dedim."
"Susmayacağım!" Üzerime geldi, geri gittim. Yine geldi, yine gittim. "Ne o susmazsam beni de mi vuracaksın?" Alayla güldü, o bana böyle gülmezdi ki. "Hadi ama bunu yapamayacağını ikimiz de biliyoruz. Sen de o tetiği çekecek güç yok. Bu güçsüzlükle daha çok akıl hastanesinde kalırsın sen. Şimdi kalkıştığın işi bitir ve o silahı bana verip odana geri dön."
Yeniden eli uzandı bana, isteyeceğim en son şekilde. Ölmem için uzatıyordu elini. Aylardır yaşamam için çabalayan adamın eli şimdi beni öldürmek için uzanıyordu. Tuhaf değil mi? Neden böyle dedin ki Cemil Alp? Neden öldürdün bendeki seni? Neden yıktın kendime olan güvenimi? Neden inanmadın bana? Ama bunlardan pişman olacaksın biliyor musun?
Çok pişman olacaksın Cemil Alp Sungur.
Bana doğru uzanan elini görmezden gelip silahı yüzüne doğru kaldırdım. Ağlamayı bırakmıştım. Ağlamaya değer ne kalmıştı ki zaten? Silahın ardından baktım ona, deminden beri yaptığımız gerçeğe dönüştü, bir yabancıya bakar gibi baktım ona. O da kendi hayatım için karşıma alıp gözden çıkaracağım herhangi biriydi artık. Bu yüzden söylediğim son sözümde de, yaptığım son harekette de bir an bile tereddüt etmedim: "Kalkıştığım işi bitiriyorum."
Ve tetiği çektim.
Cemil Alp'i vurdum.
Ben, az önce, sevdiğim adamı, vurdum.