11

2241 Words
Gece gündüze bırakmış yerini. Aydınlık kaplamış çimlerin üzerini. O çimlerin üzerinde oturuyordum şu an. Bugün güneş erken ayrılmıştı tepeden. Onun sıcaklığı olmadığında buranın bahçesi daha katlanılabilir oluyordu. Ben de kahvaltımı yapar yapmaz kendimi bahçeye atmıştım. Ufak bir detayı atlamayayım, buraya gelmeden önce televizyon odasına uğramıştım ve hafta sonu çıkan magazin programlarından birine denk gelmiştim. Ne şans ama!Büyük bir nefretle beklediğim o günün tarihini öğrenmiştim. Eski eşimim yeni eşiyle yapacağı düğünün tarihi 28 Kasım'dı. Bundan 3 gün sonrasıydı yani. Bu da demek oluyordu ki 3 gün içerisinde buradan çıkmış olacaktım. O evlilik gerçekleşmeyecekti. İster iyilikle ister kötülükle. Mutlu tek bir nefes daha almasına izin vermeyecektim. Avucumda sıktığım çimeni sertçe çektiğimde dibindeki toprağıyla birlikte söküldü. Yakup Saruhan da tıpkı bu çimen gibi olacaktı işte. Kopardığım çimeni kendimden uzağa fırlatırken bana doğru yaklaşan adım seslerini duydum. Biri yanıma geliyordu. Benim yanıma geldiğini anlamam zor değildi çünkü bu soğukta benden başkası bahçede çimlerin üzerinde oturmuyordu. Hastabakıcılar deliliğimiz yetmiyormuş gibi bir de hastalığımızla uğraşamayacaklarından kış günlerinde bizi içeride tutmaya özen gösterirlerdi. Onların özenini umursayan kim? Ben çıkmıştım ve gelen kim olursa olsun içeriye girmeye niyetim yoktu. "Merhaba?" Ve gelen kadının sesini işittim. Bakışlarımı yerden kaldırmamıştım, dolayısıyla buradan sadece ayağındaki beyaz önü kapalı terliklerini görebilmiştim. Bir an önce gitse iyi olacaktı yoksa temiz ayakları çamura bulunacaktı. Hastabakıcılardan biri olabilirdi fakat tanıdığım biri değildi. Sesi yabancıydı bana. Yeni başlamış olabilirdi ya da biz hiç tanışmamıştık ki bu oldukça düşük bir ihtimaldi. 6 ay boyunca kaldığınız yerin her köşesini ve insanlarını uzaktan izlediğinizde her şeye hakim olabiliyordunuz. Selamına karşılık vermeden çimleri seyretmeye devam ettim. O ise susmadı. "Hava soğuk, birazdan yağmur da başlayacak, benimle birlikte içeri geçer misin?" Kullandığı kelime seçimlerine bakılırsa yetkililerden biri olduğu aşikardı. Burada hiçbir deli size bu kadar kibar ve zekice yaklaşmazdı. Yeni olma tanım gittikçe kuvvetleniyordu çünkü burada beni tanıyan kimse hoşgörüyle yaklaşmazdı bana. Gelen kadın doktor, hemşire ya da hastabakıcı her neyse yeniydi ve büyük ihtimalle beni tanımıyordu. Tanısındı öyleyse. "Geçmeyeceğim. Sen tek başına gidebilirsin." "Elbette gidebilirim ama ben seninle girmek istiyorum içeri. Bana yardımcı olamaz mısın?" Kaşlarımı çattım üzerinde oturduğum çimlere doğru ama aslında ona bakıyor gibiydim. Israrı sinirimi bozmuştu. "Olamam, git başımdan!" Sesimi yükseltmemle sonunda beni anlayacağını ve gideceğini düşünmüştüm ama o yaptığıyla düşüncemi haksız kılmıştı. "Peki, madem sen girmiyorsun içeri, ben de girmeyeceğim." Der demez yanıma çöktü. Bana itiraz etme fırsatı bile tanımadan. "Seninle birlikte otururum burada," derken iyice yanıma yerleşmişti, başımı diğer tarafa çevirdim. Ben ona bakmadıkça o konuşmaya devam ediyordu. "Yağmur yağarsa da beraber ıslanırız artık ne yapalım?" "Aklınca bana vicdan azabı mı çektireceksin?" "Hayır. Neden vicdan azabı çekesin ki?" diye sordu gayet masumane bir tonlamayla. "Ben kendi isteğimle oturuyorum burada, ıslanırsam bu benim yüzümden olacak, senin yüzünden değil." Bir kez daha söylüyorum. Kadın gerçekten zeki. "Aynen öyle." Tüm huysuzluğum ve yüzüne bakmayışımla onu alt edebilirdim. İllaki gidecekti yanımdan, sonsuza kadar benimle ilgilenemezdi ya. İlgilenmesi gereken bir sürü deli vardı. Eşelediğim topraktan çıkan ufak böcekleri izlerken sanki o yanımda hiç yokmuş gibi davranıyordum. Onu umursamamamın ya da böceklerin onu korkutup yanımdan uzaklaştırmasını diliyordum. Fakat dileğim gerçekleşmemişti. Bir süre sessiz kalan o sonunda yine konuşmaya başlamıştı. "O halde tanışalım," dedi ve hızlıca elini uzattı bakış açıma girecek şekilde. "Ben Kavin." Duyduğum ismin tanıdıklığıyla şaşkınlıkla ona kaldırdım yüzümü. Bu tamamen refleksel bir şeydi, yoksa onu görmezden gelmeye devam edecektim fakat söylediği isim... Karşımda siyah saçlı mavi gözlü oldukça hoş bir yüz duruyordu. Saçlarını sıkıca yukarıda toplamıştı, üzerinde mavi hemşire önlüğü vardı ve bana gülümsüyordu. Gülümserken göz kenarlarında oluşan hafif kırışıklıklar yaş aldığının belirtisiydi, aynı zamanda sık gülümsediğinin de. Gözlerim aşına olduğum bir sorguyla üzerinde dolanırken göğsünde asılı duran karta takıldı. Baş Hemşire Kavin. Gerçekten adı buydu. "Sen..." Ani ruh değişimim gözünden kaçmamıştı, buna hafifçe kaş çattı ve, "Ben?" diye sordu söylediğimi tekrarlayarak. "Adım bilindik bir isim değil, o yüzden şaşırdın sanırım." "Hayır." Adını bir kitapta duyduğum ve felaket derecede kitaptaki kişiye benzediğini söylesem ne tepki verirdi acaba? Muhtemelen deli olduğumu düşünürdü. Ah bir dakika, zaten düşünüyordu çünkü ben deliydim! Bunun verdiği yetkiye dayanarak düz tuttuğum yüz ifademle konuştum. "Adını bir kitapta duymuştum." "Hım," dedi dizlerinin üzerinde bağladığı elleriyle bakışlarını benden kaçırırken. İleriye hastaneye doğru bakıyordu. "Şimdi anlaşıldı şaşırmanın sebebi. 'Şarkılarda Buluşuruz' isimli kitabı okumuşsun." Okumadım, okundu bana ama önemli olan bu değil. Kitabı biliyor muydu? Bildiğine göre o... "Düşündüğünde doğrusun," dedi sanki zihnimi okumuş gibi. "Oradaki Kavin karakteri bizzat benim. Hatta kendimi şöyle tanıtayım. Ben Kavin Karsu, hemşireyim. Mesleğimde 7.yılım, buraya baş hemşire olarak kısa bir süreliğine atandım." Cemil Alp haklıymış, kitap karakterleri gerçekmiş. Bu, hayatımda karşılaştığım en ama en tuhaf durumdu. Burada olmamdan daha tuhaftı. Bu tuhaflıkla ona nasıl bakıyordum bilmiyordum ama çok meraklı bakmış olacağım ki gülerek başını eğdi. "İstersen şöyle yapalım. İçeri geçelim, merak ettiğin her şeyi orada sorabilirsin bana. Kahve içer sohbet ederiz biraz olur mu?" Oturup hayat hikayesini dinlediğim kadınla kahve içmek mi? Lütfen, kalan aklımı da burada kaybetmemiş olayım. Lütfen. Aklımı toparlayıp sertçe, "Ne zamandan beri hemşireler oturup bizimle birlikte kahve içiyor?" diye sordum. Oysa omuz silkti tatlı bir gülümsemeyle. "Aslına bakarsan buradaki ilk günüm. Hastanenin baş hemşiresi rahatsızlandığı için 1 haftalığına onun yerine bakmaya geldim. Burada işler nasıl yürüyor bilmiyorum ama seninle oturup kahve içmemin sorun olacağını sanmıyorum." Tuhaf derecede samimi geliyordu ses tonu, tavrı, hareketleri. Ona cevap vermedim fakat çıkan gök gürültüsüyle birlikte ayaklandım. Dediği gibi yağmurun başlamasına az kalmıştı ve havanın gündüzken bile bu denli kapalı olmasından anlaşılacağı üzere sağanak yağacaktı. Sert esecekti rüzgar. Rüzgarın beni savuracağı yerden değil de savrulacağım sırada yaşayacaklarımdan korktuğum için içeri girmek istemiştim. Hareketlenmemi gören Kavin gülümseyerek kalktı ve üzerindeki tozları silkelemeye başladı. Ben bunu önemsemeden direkt yaşamımı sonlandıran binaya doğru ilerledim. O da peşimden tabii... Kısa yolu çabucak tamamlayıp içeri girdik. Girişin hemen sağında sütlü kahve tonlarında oldukça rahat olan dinlenme koltukları vardı. Oraya yöneldik ikimiz de sözleşmişiz gibi. Koltuğa oturmadan önce Kavin yolda gördüğü hizmetlilerden birine iki kahve getirmesini rica etmişti. Ne yürüdüğümüz kısa yol boyunca ne oturduğumuzda ne de kahvelerimiz geldiğinde ağzımı açıp tek kelime etmedim. O da benim konuşmamı beklediğinden olsa gerek bir şey dememişti. Sonunda elindeki kahveden bir yudum alıp ilgiyle bana baktı. "Ee sormak istediğin herhangi bir şey yok mu?" Var. Ona akıl hastanesinde günlerinin nasıl geçtiğini sorabilirdim. Bu çok kaba bir soru mu olurdum? Belki. Ama yumuşatabilirdim. "Nasıl atlattın?" diye sordum gözlerinin içine bakarak. Nasıl bu kadar güzel parlayabiliyorlardı? Hayat neşesini bu okyanus mavisi gözlerden hiç çekmemiş gibiydi, bunu nasıl başarıyordu? Gerçekten merak ediyordum. "Sormak istediğim tek şey bu, nasıl atlattığın." Gülüşü alçalıp tebessüme dönüştü. Elindeki karton kahve bardağını ortamızda duran sehpaya bıraktı ve derin bir nefes alarak söze girdi. "Direkt en zorundan başla diyorsun yani..." Tepkimi ölçer gibi bana baktı. "Adın neydi bu arada?" "Hafsa." "Hafsa, güzel isim." Ellerini dizleri boyunca sürtüp etrafa baktı. Söze nasıl gireceğini bilemiyor gibiydi. "Hafsa, atlatmak çok göreceli bir kavram aslında. Sen bu soruyu sorduğuna göre şu an karşında gördüğün kadının atlattığını düşünüyorsun ki bunun için teşekkür ederim." Gözlerini kısıp eliyle göğsünü gösterdi ve bakışlarını elalarıma değdirdi. "Ama gerçek şu ki ben hala içimde atlatamadığım şeyler olduğunu biliyorum. Evet, eskisi kadar acıtmıyor belki ama tümüyle yok da olmuyor. Buna rağmen soruna bir cevap verecek olsam mesleğim derdim. Atlatma sürecimi mesleğime duyduğum tutkuya borçluyum. Mesleğimi yaptıkça aşıyorum çoğu şeyi." Yeniden kocaman gülümseyip bana çevirdi konuyu. "Bence sen de öyle yapmalısın. Yazar olduğunu duydum. Okurlarına yeni hayatlar verirken o hayatların içinde kendi yaşamını da bulabilirsin. Atlatmanın en iyi yolu sevdiğin şeyi yapmaktır." Eğilip dizimin üstündeki elime, elini yasladı. "Yazmaktan asla vazgeçme, Hafsa." Sorun ben değildim. Aklım söylediklerine takılmıştı. Ben ona ne sormuştum o ne demişti? Akıl hastanesinde kaldığı anları nasıl atlattığını sormuştum ve o bana mesleğini yaptığını söylemişti. Böyle bir yerde kalırken mesleğini yapamazdı ki. Kendi kendine deli odasında hemşirecilik mi oynamıştı? Dehşetle, "Mesleğini nasıl yaptın?" diye sordum. "Akıl hastanesinde kalırken nasıl hemşirelik yapabilirsin?" "Bir dakika," diye şaşırdı. "Akıl hastanesinde kalırken derken?" Elimi kendime çekip anlaması için beden dilimle anlattım. "Kitapta yazıyor ya sen giden aşkının yokluğunu kaldıramamışsın, akıl hastanesine kapatılmışsın, sonra kaçmışsınız. Akıl hastanesinde yattığın süreci nasıl atlattığını soruyorum ben sana ve sen diyorsun ki..." Başını iki yana sallayıp, "Yanlışın var Hafsa," dedi. "O kitapta bu anlattıkların yazmıyor. Kitap direkt benim hayatımı anlatıyor ve ben hayatımın hiçbir döneminde Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'nde kalmadım. İlk defa bir görev için bu hastaneye geldim, daha öncesinde yolum hiç düşmemişti. Hadi diyelim gerçekte yaşamadığım halde kitapta öyle yazıyor, o da olamaz. Çünkü kitabı yazan kişi bizzat arkadaşım ve benim iznim olmadan kitabın hiçbir kısmına ekleme yapmadı. Karıştırıyorsun diyeceğim..." "Hayır karıştırmıyorum," diye direttim. "Aynı kitaptan bahsediyoruz. Kitapta Barış var hatta, seni bırakıp giden adam. Otobüste tanışmışsınız, sen onun kulaklığını izinsiz almışsın, birlikte şarkılar dinlemeye başlamışsınız, kendi dilinizi bulmuşsunuz, sen onun çölüne yağmur olmuşsun..." "Yeterli," diye böldü beni. Yüzündeki gülümseme gitmiş, kızarmıştı. Sanırım onu geriyordum, eski anılarını aklına getirerek. Yine de tebessüm etmeye çabaladı. "Bu kadarı yeterli, anladım, aynı kitaptan bahsediyoruz. Sen nereden alıp okudun o kitabı? Böyle bir son nerede yazıyor?" Bakışlarımı indirerek, "Ben okumadım..." dedim ve o an aklımda bir ampul yandı sanki. Cemil Alp. Kitabı o okumuştu bana ve kitabı okurken istediği gibi ekleme yapıp çıkaracak tek kişi oydu. Kavin haklıysa... Kitabın orijinal halinde bunlar yazmıyorsa... Sonu Cemil Alp yazmıştı. Gözlerimi yumup kendime öğrendiğim gerçeği sindirme süresi tanıdım. Derin bir nefes aldım. Bunu daha sonra sorgulayacaktım. Şimdi başladığım kitabı bitirme vaktiydi. Sakince gözlerimi açıp, "Peki," dedim. "Kitabı nereden aldığımı boş ver. Bana şunu söyle, arkadaşın kitabı nasıl bitirdi?" "Barış..." dedi önce. Der demez gözleri doldu. Belki de gözlerinin parlaklığı bundandı. Gülümsüyor olduğundan değil, sulanıyor olduğundan... "Onun bana olan vedasıyla bitiyor kitap." Ensesindeki saçları eşeledi sıkkınca. "Belki sonunda buluştuğumuza ve sonsuza dek mutlu olduğumuza dair birkaç cümle yazıyor olabilir." Olabilir değildi, olmuştu. Kitap yazarı tarafından mutlu bitirilmişti ama gerçekler karşımdaki kadındı. Sevdiği adamın adını telaffuz ederken zorlanmasıydı gerçek. Gözlerinin sulanmasıydı, yaşananların yüzüne soğuk su gibi acıyla çarpmasıydı. Peki ya sonrası? "Kitabı bir kenara bırakacak olursak," dedim tereddütle. "Gerçekte ne oldu? Barış döndü mü? Mutlu oldunuz mu?" Ben beklentiyle ona bakarken onun verdiği tek cevap şu oldu: Gülümsedi. *** "Seninle tanıştığıma çok memnun oldum Hafsa." Kavin bana sarıldığında şokla donakaldım. Oysa neşeyle geri çekilip beni serbest bıraktı. Sarılışına karşılık vermememi önemsememişti anlaşılan. İşleri olduğu için gidecekti ve bizim ettiğimiz kısa sohbet böylece sonlanmıştı. Hem kahvelerimiz de bitmişti. Uzun zaman sonra kahve içmiştim ve iyi gelmişti. Özellikle biriyle oturup konuşmak, her şeyden iyi gelmişti. Kavin bir hemşire gibi değil, dost gibi yaklaşmıştı bana. Onunla tanıştığıma ne olursa olsun pişman değildim. Aksine mutluydum. Belki daha az deli olduğum anlardan birinde yine oturup sohbet edebilirdik. Geri çekildiğinde başımla onu onayladım. "Sanırım ben de seninle tanıştığıma memnun oldum." Gülerek omuzumu okşadı. "Sanırım kelimesi biraz kaba oldu sanki?" Öyle mi olmuştu? Kızmış mıydı? Ama o sürekli gülüyordu nasıl anlayacaktım ki kızıp kızmadığını? Kahkaha attı aniden, şoka girdim. "Şu haline bak Hafsa, nasıl da panikledin. Şaka yapıyorum sadece. Sakin ol, gördüğüm en kibar hastasın." Hasta demek deli demenin kibar versiyonu muydu? Zaten buraya da deli tımarhanesi değil, hastane deyip duruyordu. Belki de doğru olan onun dedikleridir. Konuşmama fırsat bırakmadan cebinden telefonunu çıkardı. "Sana bir şarkı dinletmek istiyorum," deyip yüzüme baktı. "Dinletebilir miyim?" Şarkı mı? Sahi dinlemeyeli ne kadar zaman olmuştu? Oldukça uzun bir zaman. Usulca başımı salladım. "Tabii." "Harika!" Telefonunda birkaç yere bastı ve kulağıma bir kulaklık taktı. Çok sürmeden açtığı şarkının melodisi kulağıma dolmuştu sözüyle beraber. "Seveceğini düşündüm." Şarkıyı söyleyen erkek sesinin kime ait olduğunu bilmiyordum çünkü ilk defa dinlediğim bir şarkıydı ve Kavin haklıydı. Şarkıyı fazlasıyla sevmiştim. *** Şarkı bittikten sonra Kavin'le vedalaşmıştık. Bir hafta burada olduğundan, her gün onu ziyaret edebileceğimden bahsetmişti. Ziyaret edebilir miydim bilmiyordum. Oturup konuşmuştuk evet ama kendimi tam anlamıyla normal davranıyor gibi hissetmiyordum. Bir kere o bir hemşireydi, öyle veya böyle aramızda bir sınır olmalıydı. Bunu bile bile onunla konuşmaya devam eder miydim bilmiyordum. Şimdiden konuşmamız bizi görenler tarafından kötü karşılanırken buna devam eder miydim bilmiyordum gerçekten. Benim için fazlasıyla tuhaf bir gün olmuştu. Önce eski eşimin düğün tarihini öğrenmiştim, sonra hikayesini dinlediğim kadınla tanışmıştım, hikayenin gerçek yüzünü ondan öğrenmiştim ve onun sayesinde yeni bir şarkı keşfetmiştim. Bu benim için bir günde yaşanabilecek en tuhaf gün olabilirdi. Cemil Alp'in yalanı dışında her şey iyiydi. Şimdi de saat ikindiye yaklaşırken lavaboya gitmek için ayaklanmıştım. Koridor boyunca ilerlerken dilime dolanan şarkıyı mırıldanıyordum. Kavin giderken şarkıyı da beraberinde götürmek zorunda kalmoşt ancak mühim değildi, şarkı hala zihnimde çalıyordu. "İhtiyaç duyduğu özgüvenden kurtarılmayı bekleyen, Yaşlı bir adamdan hallice halim..." "Vay vay vay kimleri görüyorum, hemşire kankanla muhabbetin bitti mi?" Koridoru dönerken karşıma önce görüntüsü sonra sesiyle çıkan kişi yüzünden duraksadım. Tost makinesiyle ezilmiş gibi duran sarı saçlarından anında tanımıştım. Bu, sürekli benimle uğraşan, bana orospu diyen ve kafasında bardak patlatmamı sağlayan kadındı. Yaşça benden büyük olduğunu biliyordum, otuzlarının ortasında gibi duruyordu. Göz altları yine halka halka olmuştu. üzerinde saçının dağınıklığının aksine düzgün duran pijama takımı vardı. Kurduğu cümleye, yüzündeki şeytani gülümseye bakılırsa yine bir işler peşindeydi. Fakat bu sefer ona uymayacaktım. "Seninle uğraşamayacağım," dedim yanından geçip giderken. "Belanı git başka yerde bul." Arkamdan seslendi. "Ama ben seninle uğraşmak istiyorum Hafsacık." Ah o saçma -cık ekleri, hepsinden nefret ediyordum. Yürüdüğüm mesafede durup ardımda kalan ona baktım sinirle. "Gülben, elimde kalırsın. Bu sefer kafana atılan 2 dikişle de kurtulamazsın, kaşınma." "Kaşınıyorum," diye omuz silkti. "Gel de kaşı." "Ya sabır!" Yukarıya kaldırdığım ellerimle sabır dileyip önüme döndüm. En iyisi hiç muhatap olmamaktı. Yoluna bak Hafsa, umursama Hafsa, onu dinleme Hafsa, yürü kızım, işte böyle. İçimden kendi kendime verdiğim direktifleri bile böldü gıcık sesi. "Ne yaptığını biliyorum!" Ne yapıyorum şu an? Hiçbir şey. O ne yapıyor? Saçmalıyor. Ama onu biraz tanıyorsam, boşa saçmalardı. Bu da onlardan biri mi değil mi öğrenmeliydim. Son kez olmasını dileyerek durup ona çevirdim gözlerimi. "Ne saçmalıyorsun Gülben?" "Saçmalamıyorum," dedi dudağını sinsice yukarı doğru kıvırarak. "Geceleri kiminle konuştuğunu biliyorum, Hafsa Solmaz."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD