12

1501 Words
Her şey gitsin, gece gelsin. Herkes gitsin, sen gel. Cemil Alp'in gelmesini bekliyordum diğer birçok gecede olduğu gibi. Geldiğinde ona anlatacak bir adet olayım, bir adet soracağım hesabım vardı. Genelde kendi vukuatlarımla mahvettiğim günüm bugün ben hariç herkes tarafından yönlendirilmişti. Özellikle sonda çıkan Gülben... Buraya geldiğimin ilk haftasından takmıştı bana. Sürekli laf atıp dürtüp durmuştu beni. Başta karşılık vermeden geçmiştim ama sonraları o kadar sinirimi bozar olmuştu ki karşılık verir olmuştum. Onu etrafımdan uzaklaştıracak hareketler yapıyordum ya da sadece bir cümle söyleyerek ayrılıyordum etrafından. Hiçbir zaman bile isteye fiziksel olarak canını yakmamıştım. Yakamazdım. O kadar şuurumu yitirmemiştim henüz. Kafasında bardak patlatma olayım bile onun yüzündendi. Bana yakıştırdığı ithamları duyup öfkelenmiş, o öfkeyle yemekhanede elime geçen ilk şeyi fırlatmıştım. Bardağı duvara nişan alarak atmıştım, vücuduna değecek herhangi bir yere atmamıştım. Amacım gözünü korkutmak, çenesini kapatmaktı. Ama o tilki aklından yine ne geçirdiyse artık bile isteye kendine zarar vermişti. Kafasını uzatarak bardağın kendisine çarpmasını sağlamıştı. Gözlerimi irileştirerek izlemiştim hareketini. Deli değildi belki ama mazoşist olma yolunda emin adımlar atıyordu. "Hafsa?" Başımı silkeleyip gelen adama kulak verdim. "Ben geldim, ne yapıyorsun?" İp atlıyorum. Kendime yüzümü buruşturduktan sonra gereksiz sorusunu es geçip direkt konuya girdim. "Sana bir şey anlatacağım." "Tabii," dedi bir an bocalayarak. "Tabii, anlat dinliyorum." Üzerimdeki hırkayı çekiştirerek kapının dibine çöktüm ve neredeyse fısıldayarak konuşmaya başladım. "Şu geçenlerde kafasında bardak patlattığım kadın var ya onunla karşılaştık bugün. Daha doğrusu karşıma çıktı. İleri geri konuştu. Başta umursamadım, vallahi muhatap bile olmadım..." "Yemin etmene gerek yok Hafsa," diye böldü anında. Gerçekten neden vallahi deme ihtiyacı duymuştum ki? "Benim için senin her sözün yemin niteliğinde zaten, inanıyorum." Öyle çok inanmayan oldu ki bana Cemil Alp, şimdi konuşurken araya yeminler, ikna edici sözler sıkıştırmadan duramıyorum. "Her neyse," dedim bakışlarımı tırnaklarıma indirirken. Çok derinden kesilmişti tırnaklarım, bazıları kanlanmıştı. Kanlanmış yerlerini eşeledim konuşurken. "Ben muhatap olmadıkça üstüme geldi, en sonunda geceleri kiminle konuştuğunu biliyorum dedi. Ben inanmadım tabii hemen, uyduruyorsun dedim inkar ettim. Israr etti. Bir adamla konuştuğunu duydum, eminim dedi. Doktorlara söylemekle tehdit etti beni. Söylemesi benim umurumda olmaz, bana etki etmez, bundan daha kötü bir halde olamam zaten ama seni öğrenirlerse..." Dudağımın kenarını ısırdım ne diyeceğimi bilemeyerek. "Kötü olur işte, biliyorsun." Anlattığım onca şeye takılmadı da son cümleme takıldı, "Sen benim için endişelendin mi?" diye sordu keyifle ve cevabımı beklemeden ekledi. "Endişelendin, hissettim." Endişeleniyorum. Hem o hem ailesi için endişeleniyorum. Benim yüzümden hayatları altüst olsun istemiyorum. Canı yansın istemiyorum. Bu konuda bencil olamam. Onu, kardeşlerinden ayıramam. Kaçmak için onu kullanamam. Tırnağımı sertçe eşelediğimde kuruyan kanaması yeniden başladı. Kanın kırmızılığı işaret parmağım boyunca aktı. Karanlıkta yolunu seçemiyordum ama sıcak akışını hissediyordum. Kaşlarımı acıyla büktüm, kanayan yerin üstüne sıkıca bastırdım diğer elimi. İçimde hissettiğim acı parmağımdan mı kaynaklıydı? Yoksa Cemil Alp'ten kaynaklı mıydı? Bilmiyordum. Aslında biliyordum, en kötüsü de buydu. "Tamam, cevap verme, ben vermediğin cevaptan anladım ki. Devam et lütfen sonra ne oldu?" Ne olmuştu? Toparlan Hafsa, tek bir düşüncenle dağılma, toparlan. Derin bir nefes alıp sakinleşmeyi denedim, aklımdaki ona dair olan düşünceleri rafa kaldırıp sakince anlatmaya koyuldum. "Tehdit ettiğinde tehdidini ona geri püskürttüm. Söylese bile kimsenin ona inanmayacağını söyledim. İnanırlarsa zaten salaklar demektir." Başımı iki yana sallayıp alayla soluklandım. "Sonuçta burası bir akıl hastanesi, herkes her an hayali biriyle konuşabilir öyle değil mi? Bunun onlar için sorun olacağını sanmıyorum." Derin bir nefes aldı, sıkıntılıydı. Artık onu, kapının arkasında oluşuna rağmen çözmüştüm. "Ben o kadar emin değilim, konuyu hemen kestirip atmayalım derim." "Neden?" diye kaş çattım. "O dengesizin lafına kimse inanmaz. Konuyu çoktan kestirip attım bile ben, sana söyledim çünkü bilmen gerekir diye düşündüm. Sonuçta söylediğinin doğru veya yalan olduğunu bilmiyoruz, doğruysa, gelenin sen olduğunu biliyorsa işin riske girebilir. Bu yüzden anlattım." Dahası da vardı, can yakan o gerçek vardı. "Belki...belki artık buraya gelmek istemezsin...diye." Elimi kaldırıp yarama baktım, hala kanıyordu. İçim de kanıyordu. Vereceği cevaptan korkuyordum. Lütfen gel, lütfen vazgeçme benden, lütfen. "Beni kapıdan kovsalar baca kazar oradan girerim, yine de gelirim yanına Hafsa. Aynı saatte, aynı yerde, kapının önünde olurum. Şimdi hemen at o düşünceyi aklından." Ne zaman tuttuğumu bilmediğim nefesimi bıraktım rahatça. Nefesim açık yarası olan parmağıma çarptı ve acısı hafifledi. "Anlaştık mı?" Başımı yukarı aşağı salladım çocuksu bir heyecanla. Biliyordum görmüyordu, biliyordum konuşarak onaylamam gerekiyordu. Ama buna gerek duymuyordum. Çünkü o vereceğim cevabı hissederdi. Sonra devam etti, cevabımı alıp almamayı beklemeden. "Kestirip atmayalım deme sebebim, onu gördüm. Hastaneden çıkmak için doktorlarla görüşüyordu. Şu an gözlemde, her an iyileşti tanısı konulabilir ve çıkış işlemlerini yapabilirler. Yani doktorlar ona inanabilir Hafsa, çünkü onlar da artık senin gibi Gülben Hanım'ın deli olmadığını düşünüyorlar." Tam zamanını bulmuştu gerçekten. Kendini aklayacak zamanı bulmuştu! "Ben bunu derken neredeydi akılları?" diye sinirle çıkıştım. Benim dediğime inanmamışlardı ama şimdi onun tek bir lafına inanmışlardı öyle mi? İnsanoğlu hep mi acımasız olmalıydı? Kanayan parmağımı avucumun içine hapsedip sinirle sıktım. "Şimdi mi bana inanacak zamanı buldular? Ah tabii hala bana inanmıyorlar, ona inanıyorlar, ona! Ben hariç herkese inanıyorlar, artık buna katlanamıyorum!" Sıktığım avucumu kapıya geçirdim sertçe. Demir kapının sesi koridor boyunca yankılandı. Duyan duysundu artık, bıkmıştım, yorulmuştum, nefes alamıyordum. Boğuluyordum. İçim ölüyordu benim, içim. Cemil Alp bana kapının ardından sesini duyurmaya çalışıyordu ama dediklerini duyamıyordum. Düşüncelerime kulak asmaktan kimsenin sesini işitemez olmuştum artık. Bedenim bir çuval gibi yere yığılırken içimde birikenleri atmak istercesine ağlamaya başladım. Belki ağlamak iyi gelirdi. Bir şeyler iyi gelmeliydi artık dayanamıyordum. Sığamıyordum hiçbir yere. Bir çıkış yol bulamıyordum, kurtulamıyordum. Ağlamak için sağlam nedenlerim vardı. Sırf buna bile ağlayabilirdim. Ağladım da. Sessizce ağladım, yerde birikti gözyaşlarım. O sırada Alp'in tek bir cümlesini işittim. "Seni hepsinden kurtaracağım." *** Biraz olsun sakinleştiğimde yattığım yerden kalkıp oturur pozisyona geçmiştim. Yüzümde kuruyan yaşlarla anlattıklarını dinlemiştim. Beni buradan nasıl kurtaracağını anlatmıştı. Anlattıklarına kafa yoracak durumda değildim, cevap verememiştim. O da cevap vermemi beklememişti zaten. Anlattıkları bittiğinde getirdiği kitabı okumuştu. Sesim çıkmadığı için beni merak etmişti biliyordum. Çünkü ilk defa kitabı okurken bu kadar duraksamıştı. Sürekli durup burada olup olmadığımı kontrol etmişti. Buradaydım ama bedenen. Ruhum neredeydi ben bile bilmiyordum. Kitap okuması beni sakinleştirmişti neyse ki. Durulmuştum. Çatısı kopmuş binadan hallice olmuştum tekrardan. Benim normalim de buydu işte... "Daha iyi misin?" Beni düşünüyorsun, bana değer veriyorsun, beni seviyorsun ama... Alnımı kapının sert yüzüne bastırdım çaresizlikle. Başından beri içimde tuttuğum soruyu yaydım aramızdaki görünmez mesafeye. "Neden bana yalan söyledin Cemil Alp?" Neden sana güvenmek için can atan damarlarımı kesip attın? Sesim öyle yorgun öyle bitkin çıkmıştı ki bunun o da farkına varmıştı. Şaşırdığından olsa gerek önce bir duraksadı. Sonra yanıtladı. "Ben sana yalan söylemem Hafsa, bu da nere..." "Şarkılarda Buluşuruz'un gerçek sonunu biliyorum," diye keskin bir cümle kurdum. Bıçak olup kestim bana uzanan hislerini. "Kavin hiçbir zaman akıl hastanesine yatmadı, Barış hiçbir zaman onu kaçırmadı. Hikayeleri mutlu bitmedi. Ama sen bana mutlu olduklarını anlattın. Beni onlar gibi olacağımıza inandırdın, beni..." Gözlerimi yumdum, karşımda hayalimde kurduğum yüzü beliriverdi aniden. Hayaline bakarken bile kurmak zordu bu cümleyi, gerçeğine nasıl kuracaktım? Kurdum işte. İkimizi de içi boş mezara sokacağımı bile bile kurdum. "Beni bir yalana inandırdın sen Cemil Alp." Söylediklerim ondan daha çok yakıyor canımı. Söylesem olmuyor, söylemesem hiç olmuyor. Onun iyiliği için söylemem, kendimden uzaklaştırmam lazım onu. Şu an tek bildiğim bu. "Ben..." diye titreyerek açıldı sesi. "Ben yalnızca iyiliğini istediğim. Sen... Çok umutsuzdun. Tükenmiştin. Yaşamayı bırakmıştın Hafsa. Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Sana umut vermem, yeniden hayata bağlamam gerekiyordu. Çünkü sen bunu hak ediyorsun, herkesten fazla hak ediyorsun hem de. Onların hikayesi o kadar bize uygundu ki sonuna ufak bir ekleme yapabileceğimi düşündüm. Seni bir yalana inandırmadım ben Hafsa. Aksine seni bize inandırdım. Sen burada kalıyorsun ve ben seni buradan kurtaracağım. İnandığımız şeyi yapacağız, kendi hikayemizi yazacağız." Sebeplerin önemi var mıydı sonuç ortadayken? O sebep kendim olsa bile? "Bana yalan söyledin," diye direttim ve kesip attım her şeyi. "Hiçbir zaman bir yalancıyla hikaye yazmayacağım." O hikaye kalemle değil, kanla yazılır. Hüzün kokar satıları, sevinç değil. Yazıkça çoğalmayız, yazdıkça eksiliriz. Ruhumuzu parçalarız sözcüklerin içinde. Sayfaları çeviremeyiz, elimize hançer saplanır. Hikayenin sonunda birbirimize nefes olmayız, son nefesimizi veririz. Ben dibe batarken seni de bataklığıma çekerim. Ölürken, öldüremem seni. Söylesene, sana ölümü nasıl yakıştırırım Cemil Alp? "Peki," dedi. İlk defa beni anlamadığını bile bile kabullendim ben de onun gibi. "İstediğin gibi olsun. Madem böyle istiyorsun giderim... Gitmeden önce ben de sana bir soru sormak istiyorum." Yanağımdaki yaşı silip başımı kaldırdım, duymak istedim sorusunu. Her zaman sıcacık çıkmasına alıştığım ses tonu kutup soğuğuna bürünerek ulaştı kulaklarıma. "Neden benimle konuşmaya başladın Hafsa?" O, buradan çıkış biletin, konuş onunla, iletişim kur, hadi. Başımı iki yana salladım. Bu artık geçerliliğini yitirmiş bir düşünceydi zihnimde. Onu kullanmayacaktım. Bunun için uzaklaştırıyordum onu kendimden. Ağzımı açmıştım ki verdiği cevapla dudaklarımı birbirine mühürledi. "Sen hiç zahmet etme, ben söyleyeyim; seni buradan çıkarmam için benimle konuşmaya başladın. Halbuki ben, konuşmasan da seni buradan çıkarırdım, bunu hiçbir zaman anlamadın." Sesi bana ilk defa bu kadar uzak geliyordu. Ve bunun aramızdaki mesafeyle bir alakası yoktu. Yüreklerimize soktuğum kilometrelerle alakası vardı. Tamam dedim, daha fazlasını yapamaz, incitemez sözleriyle beni. Ama yaptı. Gitmeden hemen önce. "Anlaşılan ikimiz de birbirimize yanlış adım atmışız. Umarım bir gün doğru adımı atabiliriz. O gün gelinceye kadar iyi geceler..." Huzurlu geceler dilemedi, hoş şu saatten sonra huzur uğramazdı gecelerime. Ve gitti, adımı söylemeden gitti. Oysa en çok adımı söylemeyi severdi. Gidişiyle gözümde yaş, kalbimde sancı bıraktı. Hayır, o bırakmadı, ben bıraktırdım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD