6. BÖLÜM (M)

1913 Words
   "Efendim bebeğim?" Bebeğim mi?    "Ne kazası bu Bahar? İyi misin sen?"   "İyiyim, iyiyim. Bize arkadan, başka bir aracın ona çarpmasıyla bir başka araç dokundu. İyiyiz hepimiz."    "Çok geçmiş olsun. İşe başlıyorum önümüzdeki pazartesi. Bu hafta bir yerlere gidebiliriz istersen. Pazartesi ofiste tanıtım toplantısı var. Akşam ya da salı çıkarız. Babam beni gösterime çıkaracak."    "Gösterime mi? O ne demek ya öyle? Mal tanıtır gibi."    "Lafın gelişi yani. Diğer çalışanlarla tanışacağım."    Güzel bir espriydi bence.    "Babanın yanında mı çalışacaksın? Ben bağımsız olursun sanmıştım."    "Kendi şirketimizde yeni açtığımız e-ticaret tarafına bakacağım. Benden sorumlu bu kısım. Başkası yerine kendi babamın patron olmasını tercih ederim Bahar."    "Sen bilirsin. Ben biraz yorgunum. Dün gece geç yattık. Gideceğimiz yere de gidemedik kaza, karakol, hastane arası mekik dokurken. Dinlenirim bugün. Araşırız yine okay aşkitom?"   Kusacağım. Bana bunları söyleme desem kırılabilirdi. İlişkimiz biraz ilerleyince artık konusunu açardım. Bir buçuk ay bunu talep etmek için kısa olabilirdi. En baştan söylesem daha mı iyiydi acaba?   Kapattı. Konser için bilet alayım mı diye soracaktım. Seviyordu gerçi caz. Alayım ikimize de. Genelde o bana söylerdi Almanya'da konser olduğu zamanları. Ben bitirme projesiyle uğraşırken biletleri alır, kapımda biter gönlümü fethederdi. Kazadan belki, travma sonuçta.   Büyüğü küçüğü olmuyorsa demek.   İnternete girip sevdiğimiz caz müzik için konser biletlerine baktım. Şansım vardı yirmi üç ekimde vardı İstanbul içinde. Zaten çok az kalmıştı. Hemen aldım iki tane protokolden. İnsanları mutlu etmeyi, mutlu ederek de mutlu olmayı seviyordum. Bahar havalara uçacaktı duyunca.   Bilet işini de hallettikten sonra tüm akşamı canavarlarımla boğuşarak geçirdim. Amca olmak çok güzel ve çok özeldi. Bir çocuğun gözlerini gülerken görmek en katıksız saf sevgiydi. Hele ki, iki çift göz olunca tadından yenmiyordu. Mert nasıl yapmış bunları yaa? Yaşım gençti, evlilik düşünmüyordum bile; ama çocuk için bile evlenilebilirdi bence. Bir de hayatını geçireceğin kişiyi doğru seçtiysen gel keyfim gel, evlenmeye değerdi.   Misal Seda Mert'e rağmen kendi hayatından memnun görünüyordu. Hiç anlamadığım şekilde Mert evliliklerinde iyi olmalıydı ya da yengem çocuklarının hatırına katlanıyordu. Yazık kadına da yaa. Üzüldüm yoktan yere bak şimdi.   Akşam yemeği de yenince gittiler. Çocuklar da gitti haliyle. Ne yapsam ben şimdi? Bahar da aramadı tekrar. Salonda koltuğun kenarında duran tableti aldım elime. Bekarlığa veda için mekan bulmalıydım Hakan için. Tatil beldesi süper olurdu birkaç günlük. Önce Ege'de göz gezdirdim biraz.   Ohaaa! Delirmiş bunlar. Kendi güzel ülkemin plajlarında denize girmek ne kadar da pahalıydı. Beni dondurup üç yüzyıl sonra mı gönderdiler yeniden. O zaman annem babam da olmazdı. Tek iyi yanı Mert de olmazdı. Sadece iki yıl aralıklı zamanlarda yoktum be. Sezon bile değil üstelik. Kafataslarının içinde ne kadar beyin varsa ekmeksiz sıyırıp yemişler hepsini. Kendilerine kadar bile bırakmamışlar. İstanbul'da kalmak en iyisiydi.   Güzel mekanlara baktım. Zaten hepi topu üç beş kadeh içip tepinip Hakan salağıyla evlendiği için dalga geçerdik en fazla. Cebimizden binler çıkmadan da yapabilmeliydik bunu. Asgari ücret alan biri için bu bile lükstü.   En yakın arkadaşım için paraya kıyacaktım artık. Ne yapalım? Söz vermiş bulundum bir kere. Mekanı ayarlayınca mesaj attım. Beğendi. Tüm masrafı ben çekiyorum diye helada bile kutlardı gerçi.   Üyesi olduğum klübün web sitesine girerek tenis üyeliğimi yeniledim ve birkaç siteden eksiklerimi giderdim. Saat anca on oldu. Babam salona girip çıkıyor beni elimde tabletle gördükçe oflayıp pufluyordu. Odama çıkıp sinir katsayısını arttırmadan babamın göz devirmelerinden uzaklaşmak sağlık açısından da yararımaydı. Yirmi dört buçuk yaşındaydım daha.    Odama çıkınca da can sıkıntısının yerini düşünceler aldı. Dba olmayı kendim de istiyordum. Ailem baskı falan kurmamıştı.    Bağımsız olursun sanmıştım dedi Bahar. Özgürlüğümü mü veriyordum bu şekilde? Babam internet işlerinden anlamazdı. Oğullarına güvenirdi. Yani abim kaç yıldır onunla çalışıyordu ve her zaman babamın gurur duyacağı işler yapmıştı. Ben de babamın küçük oğluydum, bana gösterilen yerde pek ala çalışabilirdim gocunmadan.   Bahar neden böyle bir şey dedi bana peki? Boşa gidip gelmeyecektim, baba parası yiyip yan gelip yatmayacaktım, elimden gelenin en iyisini yapıp bana teslim edilen işi tam anlamıyla üstlere taşımak için seve seve uğraşacaktım. Bunun nesi yanlış olabilirdi ki?   Babamın abime kızıp bana övgüler yağdırdığı, sırtıma sırtıma vurduğu görüntüler film şeridi gibi gözümden akıp giderken bir film açıp bitirdim. Tam yeni bir kitaba başlayacakken annem elinde sütle odama geldi.     "Paşam evdeydin bütün gün. Canın sıkkın gibi. Hasta mısın yoksa?"   "Yok güzel annem iyiyim. Abimler buradaydı ya, birlikte vakit geçirdik bana da iyi oldu çocuklarla."   "Al çocuğum iç şunu. Rahat rahat uyursun. Kitap mı okuyordun?"   "Yeni başlayacaktım. Sağol süt için de çocuk muyum anne ben?"   "Benim çocuğumsun işte."   "İyi ki, senin çocuğunum annem. Sizin çocuğunuz olmuyordu Mert'i evlatlık aldınız, sonra Allah da size kendi bebeğinizi yani beni verdi değil mi? Bunu duymaya ihtiyacım var."   "Paşam benim. Abin seni çok sever biliyorsun."   "Bilmez miyim? Bayılır bana. Şaka yapıyorum. Ben de abimi severim."   Parmaklarımızı mı çapraz yapıyorduk yoksa ayağımızı mı kaldırıyorduk yalan söylerken?   Annem çıkınca sütümü içip biraz da kitap okuyup yattım. Yattım; ama bir türlü uyuyamadım. Karnım ağrımaya başladı. Süt bende gaz yapıyordu. Ben normal süt içmemeliydim. Laktozsuz süt alsınlar söyleyeyim bari. Off!   Bin bir düşünce, yeni iş, sorumluluk derken sabah sekizde açıldı gözlerim. Aa uyumuşum demek ki! Kahvaltıya inmeden rutin işlerimi hallettim. Dün şarja koyduğum telefonu çıkardım. Baktım, hiç arama yok. Mesaj da yok. Zaten olmaması normal de telefonu için bari arar Zeynep demiştim. Öyle bir cadının arkadaşları olması mucize olurdu.   Çenebaz, cazgır kadının tekinin bir arkadaşı olsaydı haber değeri taşırdı. Kendisi bile kendisini arayamıyordu baksana. O kadar yalnızdı işte.   Kahvaltı sonrası sinemaya girdim. Bahar gelmek istemedi. Tamam hava yağmurluydu, ben de o yüzden filme bilet almıştım, filmi de avm'de izleyip alış veriş yapardık. Kendim izledim kendim aldım. İş için mutlaka takım elbise gerekiyordur. Kot, sweat, air max gitmezdi şirkette. İsyan çıkardı. Babam ibret-i alem beni kurban seçip sallandırırdı dar ağacında.   Ben hala patronun küçük oğluyken babamın kredi kartı hayat kurtarırdı. Sonra elimden alırdı nasıl olsa. Dört takım elbise, yedi gömlek, iki blazer ceket, üç kanvas pantolon, üç tane de klasik ayakkabı aldım. Her güzel şey bitiyordu, ben de babamın kartına veda etmeden fazla da abartmadan birazcık harcama yapıverdim işte.   Eve geldiğimde tıraş oldum. Banyo yaptım. Kıyafetlerimi ütüledim. Yeni iş arkadaşlarıma hazır olduğumu, en iyi şekilde, en konsantre halimle işe başlayacağımı ve birlikte az zamanda çok büyük işler yapmamız gerektiğini söyleyecektim. Kağıda not alsam mı acaba? Heyecan yapmazdım. Ben çok cool bir insandım vesselam.   Erken yattım da erken kalkamadım. Annem her gelişinde beş dakika daha bile diyemedim. Hiç uyanmadım. En son babamın kükremesi merdivenleri hızla tırmanıp uzun koridoru geçince benim odamda ve kulağımın dibinde son buldu. Çivi gibi dikildim ayağa. Bir de ses hızı ışık hızından yavaş derler. O gök gürültüsünün sesi için. Babamı duymamıştı kimse.   İyi ki işlerimi akşamdan yapmıştım. Sadece çişimi yapabildim. Benim sidik torbamı boşaltmam, giyinmem, aşağı inmem hepsi iki dakika sürdü.   Yemin etsem başım ağrımazdı.   "Melih seslendim sana kaç kere uyan diye. Kahvaltısız zihnin çalışmaz güzel paşam. Bir şeyler al ye oradan tamam mı güzel çocuğum?"   "Tamam anne. Babama yetişeyim."   "Hayırlı işler evladım. Allah zihin açıklığı versin. Tü tüh maşallah hem yakışıklı, hem akıllı."   Ben annemin duasını alıp bahçeye çıkınca, tam babamın arabasına binecekken babam kapıları kilitletti Ayhan abiye. Cama doğru eğildim.    "Açılmıyor baba kapı. Bozuk galiba."   "Yok bozuk değil. Kendi imkanlarını kullanarak geleceksin işe."   "Süper işmiş, babamla aynı yerde çalışmak avantajım desene. Bundan ala imkan mı olur?"   "Melih. Çek elini arabamdan. Servis iki sokak aşağıdan kalkıyor bu semt için. Ya onunla ya kendi arabanla gel. Dikkat et, benzine zam geldi. Toplu taşıma yararına olabilir. Geç kalma toplantıya."   Camı kapatıp uzaklaştı. Bakakaldım.   Bakakaldım.   Aynı yere gidiyorduk ya. Karbon salınımı mı artsın benim yüzümden yani? Çevre kirliliği mi olsun? Yeşil doğayı bir de ben mi katledeyim de gelecek nesillere temiz, deliksiz ozon tabakası, sürdürülebilir yaşam alanı kalmasın, ha baba bu mu istediğin?   Beni duymadı. Vicdanımın sesini sadece ben duydum ben. Aceleyle servise koşturdum. Araba sürerken uyunmazdı; ama serviste uyurdum. Geldiğimizde karın gurultumu da sadece ben duydum. Kahvaltıya vaktim olmamıştı ki. İner inmez köşedeki pastaneye koşturdum. Oranın poğaçaları enfesti.   Zeytinlisi hele...   Sıcak taze çay bir de...   Üç tane mi alsam beş tane mi yesem diye diye hafif sektirirken bir yandan da babamın son cümlesi geç kalma toplantıya yirminci devir teslimini yapıyordu kafamda aynı cümleden aynı cümleye.   Bam. Yandı kız.    "Sıçayım bacağına, yandım. Önüne baksana."   Kız değil. Cadaloz. Taksideki çirkef. Sıçayım bacağına mı dedi o bana? Pis ağzı bozuk. Cık cık cık. Ne adi şekilli bir kullanım. Yazık etti güzelim cümleme yanlış anda kullanarak.    "Zeynep Yaver."   "Höst. Adımı nereden biliyorsun sen?"   "Alnında yazıyor. Yandım demedin mi daha şimdi sen? Dilin yanmadı ya tabii ondan bu çene."   "Ne diye çarpıyorsun o zaman bana? Dikkat etsene biraz."   "Aniden arkama dönen ben miyim? Kendi önüme bakıyordum zaten ben."   "Kendin söylüyorsun işte. Ben arkam dönükken seni göremem, dikkat etmesi gereken sensin. Ensemde de gözüm yok ya."   "Ensende göz olmaz ki senin zaten, olsa olsa yedek çene olur. Diğerinin olur da yetişemediği bir şey olursa takviye kuvvet için. Hoş ilkinin de yorulma nedir bilir gibi bir hali yok. Taksiden inerken bıraktığım gibisin."   "Emin olabilirsin, inerken bıraktığın Zeynep Yaver değilim. Islak, hasta, sefil mi görünüyorum o günkü gibi?"   "Bir daha düşün istersen. Yağmur suyu berrak ve lekesizdi en azından. Ne bu, çay mı? Leke kalacak gibi. Bir an önce müdahale et bence. Lütfen önümden de çekil ki, işimi halledip hemen işe yetişeyim. Islak Zeynep."   "Bir özür dilemeden işe falan biiiip yetişirsin?"   "Vayy! Sansür de kullanırmış. Sen özür dile bence. Her normal kadın gibi sen de ödemeyi yapınca ileri gidip masanın etrafından niye dolaşmadın? Sıra bu şekilde ilerler, arkanda birileri olabilir. Arkana ani dönüş yapınca ne bekliyordun ki?"   "Merakta kalma hemen söyleyeyim. Bir öküze çarpmamayı bekliyordum tabii ki. Öküzler giremez haberin yok mu?"    "Öküz dediğin kişi..."   Yok vazgeçtim. Telefonu şu anda evraklarımla aynı çantada; ama bende olduğunu söylemeyeceğim. Belki ararsın diye yanıma almıştım; ama ara da bul bakalım şimdi.   "... çok acıktı. Hanımefendi sırayı meşgul ediyorsunuz. Herkesin sabah sabah işi gücü, yetişmesi gereken acil toplantıları var. Siz belki boşsunuz ama işi olanları engellemeyin rica ediyorum."       Yüksek sesle konuşmamla birlikte gözleri kocaman açılan Zeynep bana hayretle bakıyordu. Pastanedekiler de ona bakıyordu. Yaaa tatlım bir Melih kolay yetişmiyor ki. Yetişmiş bir tane işte. Baş edemezsin benimle.    "Öyle mi beyefendi, peki çantanızda yedek kıfayet var mı?"   "Hayır yok, neden ki?"   "Çünkü çok özür dileyip sizi daha fazla meşgul etmeyeceğim. Yolunuza gidin bir an önce zıkkımlanıp. Lütfen içecek bir şey almayın; onu size ben ısmarlayacağım."   "Yani bak medeni olmak ne kadar kolay. Tamam boşverelim özrü falan, benden olsun bu seferki, bir daha karşıma çıkmaman benim en büyük dileklerimin gerçekleşmiş hali olacak."   "Peki o zaman iyi günler dilerim."   "Ben de size iy..."   Cümlemi bitiremeden elindeki bardağı üstüme boca etti. Yandım. Tamam ılımıştı biraz. Çok yanmadım. Ben ağzım açık bakarken Zeynep pastaneden dışarı çıktı poğaçasını ısırarak. Zeytinli miydi o? Ben nasıl düştüm bu tongaya? Yedek kıyafet demek...   Aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa.    "Sıçayım bacağına ben bu işin."   Poğaça falan almadan çıktım ben de. Üstüme, birinden bana göre bir gömlek bulup bir de babamı daha fazla bekletmeden babamın tabiriyle toplantıya teşrif etmeliydim. Ben de adımlarımı koşturdum. Döner kapıya geldiğimde aceleyle önümden giren kişiye dikkat etmeden elimi uzattım ileriye doğru. Aynı kısımda girecektik alt tarafı. Genişti döner kapı, yalnız iki bölmesi vardı.   Biri cennet biri cehennemdi.   Bana cehennem düştü. İttirdiğim için kapı otomatik güvenlik alarmıyla durdu. Olur da yapan çocuk olur ve sıkışır diye güvenlik tedbirleri buna göre alınmıştı. Mert sürekli bundan bahsederdi.    Elektrikli tel gibi amına koyayım, dokunsan bekareti bozuluyor. Bir dokun bin ah işit. Nefesimi tutarak geçiyorum her gün.    Şimdi ben bekaretim bozulmuş gibi hissediyordum. Bu Zeynep kişisi beni fark eder etmez saf, balta girmemiş, temiz, bakir beynimi biiiip...   Bu kez hakkı olacaktı. Haklı da olacaktı. En çok da bu koyuyordu bana.    "Sen... Sen var ya. O gün sağanak yağmurun altında benim yerime sen tepeden tırnağa ıslanmalıydın. Küpen de var kulağında, direk güsul almış olurdun. Ne cenabet bir öküzsün sen be. Düş yakamdan artık."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD