Yağan sağanak yağmurda arkadan bize çarpan araba ile biz de domino taşları gibi önümüzdeki arabaya dokundurduk. O da kendi önündekine, o da kendi önündekine. Akmayan trafiğin tek iyi tarafı göt göte olan arabaların birbirine çarpması sonucunda oluşan az hasardı.
Herkes birbirine öldük mü diye bakarken ben Bahadır'a bakıyordum. Arabası kıymet biçilemezdi onun için. Arabadan inememe sebebi yağmurda ıslanmamak için miydi, yoksa çarpan kişiyi pitongiller gibi boğarak öldürmemek için miydi gözlerinde anlamak çok kolay oldu. Birinci dereceden cinayet zanlısı olmak istemiyordu. Bekliyordu ki, önce başkası insin, öldürsün çarpan kişiyi her kimse, o da temiz çamaşır götürürdü yattığı yıllar boyunca yapan kişiye minnet duygusuyla. Onun yerine içeride yatacaktı neticede.
"Kız isteme yalan oldu Zeynep. Babamlar da pişman oldular geldiğine. Keşke sen geç kalacağını söylediğinde erteleseydik başka zamana."
Ben şimdi Semra hanımı canavarca hisler besleyerek öldürürsem eğer, bize çarpanı da Bahadır için kolayca öldürürdüm. Ha üç ha beş kere müebbet. Çok fark eden bir şey de olmazdı.
"Zeynep'in kabahati mi anne? Ben inip bir bakayım. Bahar şemsiyeyi verir misin, senin arkanda."
"Ben de ineyim seninle. Hapşuu."
"Yok aşkım kal sen. Daha yeni kurudun."
Bahadır inince annesi meydanı boş buldu. Ona göre meydan hep boştu gerçi ya neyse.
"Zeynep bugün birinden birini bari iptal etseydin. Zor durumda kaldık hepimiz."
İptal etseydin!!! Oğlunun yanında ertele oğlu inince iptal et.
Erteleseydin değil yani. Ya işimin ya da eşimin olmaması gerekiyordu demek ki. İsteme merasimini iptal etseydim, tekrar gelip de isteme olamazdı. Ben mi yanlış düşünüyordum? Kelimelere biçilmiş bazı anlamlar vardı neticede güzel Türkçemiz sözlüklerinde. Bir kelimeyi onun anlamına göre kullanmayı tercih ederdim.
"Ben bugün işi aldım. Bundan dolayı da görüşmeyi iptal etmediğime memnunum Semra hanım. İsteme için de iptal etmek lafı edilemez galiba Bahadır'ın yanında. Eminim Bahar'ı istemeye geleceklerinde hava yağmurlu diye iptal edin demezsiniz dünürlerinize. Yanlış mıyım?"
"Ben iptal derken başka zamana alırdık demek istedim."
"Eh! Yapacak bir şey yok. Metrobüs hattı boyunca ve bu trafik, bu yağmurda siz de eve dönemeyeceğinize göre güzergahımızı değiştirmesek daha iyi sanırım ne dersiniz Emine hanım?"
Emine hanım Bahadır'ın halasıydı. Beni sevmediğinden daha fazla kendi gelinini sevmezdi. Bu ailede Bahadır ve Bahar'dan başka herkes mendebur suratlıydı bence. Şu anda düşmanımın düşmanı dostumdur mantığını güdüyordum. Özel olarak soru yöneltmem halayı tavus kuşu ayarında kabarttı. Beni destekleyeceğine emindim. Beklediğim gibi de oldu.
"Tabi canım. Bu kadar geldik. Hazırlandık ettik, çiçek, çikolata hepsi hazır. Ben bir kez daha böyle hazırlanamam."
Hatırım kalırdı hazırlansaydın zaten. Peh! Dedelerden biri günaha girmiş gibi tövbe estağfurullah derken diğeri de çilelerinden olsa gerek Ya sabır çekiyordu. Alt tarafı kız istemeye giderken basit bir kaza geçirdik. Kazayı ben ayarlamadım ya.
Bahadır jipe tekrar bindiğinde sinirliydi. Polis ekipleri ve bir ambulans gelmişti.
"Arabada bir şey yok fazla. İlk çarpılan biz değilmişiz. Bir iki araba geriden iteklendik. Yine de ifade ve genel kontrol için karakola, hastaneye gitmemiz gerekiyor."
"Özür dilerim Bahadır. Keşke erteleseydik. Ya da ben kendim gelseydim."
"Dert etme. Zaten ertelendi. İşimiz en az üç saat sürermiş. Başka zaman tekrarlarız. En yakın zamanda."
Uzanıp yanağımdan öptü. Kazaya karışan araçlara açılan yolda ilerlemeye başladık. Önce hastanede genel kontrol yapıldı. Ani frenle birlikte öne tutunduğumu da o anda bileğimin ağrısı hatırlattı bana. Kıvırırken ağrı saplanıyordu. Doktor ağrı kesici krem sürüp sardı ve bir iki gün dinlendirmemi söyledi. Haftasonu iki gün ediyordu.
Sonra karakola geçtik cümbür cemaat. İşte orada dedeler için üzüldüm. Polisler olayın gerçekleşme anını hepimizi odaya tek tek alarak sordular. Bankta oturan ve uyuklamaya başlayan dedeleri önce alıp soru sormalarını rica ettim. Sonra Bahadır onları evlerine götürürdü. Ben Bahar'dan annemi arayınca gazap tohumları benim için ekilmeye ve boy göstermeye çoktan başlamıştı meğer.
"Ay! Zeynep üç saat oldu. Siz neredesiniz? Bahadır'ın numarasını almamışım. Semra hanımı on defa aradım açmadı. Kafayı mı yiyeyim istiyorsun?"
"Anne anca arayabiliyorum. Karakoldayız. Merak etme lütfen. Önemli bir kaza..."
"Önemli bir kaza mı? Semra hanım öldü mü? Ben de günahını aldım boş yere kadın açmıyor diye. Nasıl oldu bu? Vah vah vah! Tüh tüh tüh! Zeynep başka kime ne oldu? Sen iyi misin?"
Annem ağlamaya başladı. Semra hanım ölmedi. Telefonunu açmamış işte.
"Anne sakin ol. Ben önemli bir kaza değil diyecektim. Tamamlamama izin vermedin. Hala şansın var yani cennete girmek için anne merak etme. Semra hanım dipçik gibi maşallah. Bilerek açmadı ya da duymadı bilemiyorum."
"Püh! Bilerek açmadı demek ki. Ay ne de gıcık kadın Zeynep. Senin çekeceğin var bu kadından."
"Tamam anne, evde baş başa dertleşiriz. Kızının telefonundan arıyorum şimdi. Ayıp yani."
"İyi madem. Ben yeme yasağını evdekiler için kaldırıyorum. Açlarından öldüler. Daha bu gece isteme olmaz artık. Ablan, enişten de gitsinler evlerine. Azra'nın uykusu geldi uyumak üzere. Evinde uyusun."
"Yaa en çok da onu göremediğim için çok üzüldüm. Teyzeciğim neler yaptı? Teyzesini sordu mu?"
"Sormaz mı? Direk teeejeeem nerede diye girdi eve? Sonra odana koşturdu. Ağlamaya başladı seni göremeyince. Bir zor susturdu Zümrüt sorma."
"Kıyamam ben ona ya. Kalsalar ya anne. Saat on ikiye geliyor zaten. Gelince birlikte uyurum onunla. Benim odamda uyusun."
"Söylerim bakalım. Zeynep ben sana nasıl unutmuşum sormayı sen işi ne yaptın? İki kez boş yere çağırmamışlardır herhalde."
"Ay kız anne çantamı takside unutunca söylemeyi unutmuşum ya. Aldım ben işi. Maaş da beş yüz tl daha fazla oldu."
"O nasıl oldu öyle?"
"Görüştüğüm adam beni çok beğendi. Bu ne özgüven, bu ne zeka, bu ne dikkat, tam da aradığımız genç beyin dedi. Şirketimizin senin gibi yeni, tazecik zekalara ihtiyacı var dedi. Seni yetiştiren annenin ellerinden de öperim deyince ben de madem biraz zamlı başlayayım dedim. Kabul etti."
"Ne iyi insanlar var değil mi? Aferin benim kızıma. İyi yetiştirdik tabii, tü tüh maşallah Zeynep'ime. Uzak ama kızım. Nasıl gidilir her gün?"
Ne iyi olduğu kadar ne kötü insanlar da var anne. Beni taksiden indirip bu kazaya sebep olan o hödük gibi. Yetişti mi acaba nikaha? Pislik çöpü. Benim güzel annem nasıl güzel yetiştirmiş beni, seni ormanda ayılar mı yetiştirdi acaba? Bir de ıslık çaldı. Hala kulaklarımda sesi.
"Servis var anne. Benim işe başvurduğum yer yeni açılan bir kısmı sadece. Kocaman şirket anne. Ben üç bin yazmıştım, beş yüz daha istedim. Nasıl?"
"Allah bereket versin. Çeyizini alırsın işte. İsteme de olmadı daha. Nisan gibi düğün istiyorsunuz bir de."
"Bakalım işte. Bahadır zaten en yakın zamanda yine geliriz dedi. Haftaya falan olur herhalde. Ya da yarın akşam. Hafta sonu olsun da aman. Hava muhalefeti ve trafik çekmek istemiyorum yine. Hapşu."
"Islak mısın sen hala? Karnın aç mı? Ne zaman geleceksin? Yollarda perişan oldun bir şey de yiyemedin değil mi?"
"Pastanede çay içtim. Tatlı yedim."
"Tatlı içini kıymıştır senin. Onunla karın mı doyarmış? Hadi bitmedi mi işiniz hala? Gel de güzelce doyurayım ben kızımı?"
"Tamam anne, Bahar bakıyor hadi. Geri vereyim telefonunu. Öptüm. Yağmur olsa bile trafik kalmamıştır. Geliriz hemen."
Bahar telefonu aldığında gözüm az ileride Bahadır'la konuşan annesine kaydı. İkili bir konuşma olmadığına emindim. Bahadır eli yumruk dinliyor, annesi monolog yapıyor, babası da kafasını sallıyordu. Yanlarına tam gidecekken tamam anlamına gelen kafasını Bahadır da salladı. Başını çevirip gözlerini bana sabitleyene kadar araştırma yaptı.
Yanıma gelmeye başladı. Anladım. Semra hanım ve Ertuğrul beyin niyeti açıktı. Hak verebilirdim, Bahadır da yapmak isteseydi eğer. İstemese de yapmak zorundaydı. Ben önce davrandım.
Gözlem yapmak...
Empati de kurduruyordu.
"Zeynep aşkım iyi misin? Elin sızlıyor mu hala?"
"Hiç sızlamıyor. Tüm ifadeler bittiyse eğer siz de buradan eve geçin hadi."
"Seni bırakayım öyle geçeriz."
Beni bırakamayacaksın ki. Bunu demeye gelmedin mi zaten?
"Dedenler yoruldu. Sen bir an önce eve bırak onları. Baksana perişan oldular bu akşam yüzünden. Ben taksiyle geçerim."
"Emin misin? Bırakabilirim Zeynep."
"Eminim. En başta taksiyle gitmeliydim de olmadı işte. Kaderimde varmış yine bak."
Öküzleri de taksiye alırlarsa insanlar nasıl binsin ki? Daha çantamı nasıl bulacağımı çözemedim.
"Al şu parayı. Kıyafetlerin de arabada. Ben sonra bırakırım onları."
"Paraya gerek yok. Babam ödemek için aşağı iner."
"Olur mu öyle şey? Belki inmen binmen gerekir, bir şey olur. Yanında bulunsun."
"Teşekkür ederim. Özür dilerim bir de. Böyle olacağını düşünemedim. Görüşme nasıl da iyi geçmişti. Sonrası ise tam bir kabus. Öhhüüa, öhhüüa."
"Sonra konuşuruz Zeynep, ararım seni. Çok yoruldum, sen de yoruldun. Yat uyu hemen eve gidip."
"Ablamlar kalacak sanırım. Biraz sohbet eder yatarım. Telefonum yok ki, ben ararım seni annemden."
"Sabah sohbet edersin, ablan kaçmıyor ya. Sabah da evde olacaktır eminim. Ya da neyse sen bilirsin. Bir şey demiyorum. İyi geceler aşkım. Ben kafayı vurup yatarım direk."
Topladı ailesini gitti. Ben karakolda, taksi geçen bir yerde miyim onu bile bilmeden kaldım koridorun ortasında. Benimle gelip beni eve bırakabilirdi. Ertuğrul bey de jipi kullanabiliyordu. Bahadır'a ihtiyacım yoktu eve geçmek için tabii de... Niye bir an öyle umdum ben de anlamadım.
Dışarı çıktığımda hala yağmur yağıyordu. Hapşuu. Bileğim de sızlıyordu ayrıca. Yalan söylediğimi de anlamadı. Birkaç deneme daha yapmaya karar verdim ileriki günler içinde. Doğal yaşam ortamımda benim yalan söylediğimi anlamasına gerek yoktu. Ben yalancı biri değildim; az önce söyledim. Gitmek istemez gibiydi, gitsin diye söyledim benimle gelmesini isterken. Anlamadı.
Mod düşüklüğüne hiç gelemeyen ben şarjının bittiğinden emin olduğum kendi telefonum gibiydim. Bir anda böyle oldum. Taksiden inerken bile adrenalin taşıyordu bedenimden. Şimdi sinirden deli kortizol salgılıyordum ve de şiştiğimi geçen her saniyeyle hissetmeye başladım.
Biraz ıslandıktan sonra geçmeyen taksiler yerine imdadıma polisler yetişti ve beni eve bıraktılar. Annem kapıda karşıladı. Ablam hemen saçımı kuruttu. Yeğenim teeejjeee diye gelip boynuma sarıldı sesime uyanıp. Mutluluk hormonu salgılatmak işte bu denli kolaydı. Her yanım serotonin oldu yine.
Yapıp yapış, cıvık cıvık mutluluk doldum. En sevdiğimdi.
Cumartesi ve pazar nane limon zencefil tek besinim olurken, elim hala sızlıyordu. Bahadır'ı da kendi telefonumu da aramak gelmedi aklıma. Yattım yatakta durdum. Baş ağrısı, ateş, sıtma, öksürük, aksırık derken pazartesi sabah yeni işime gitmek için altı buçukta ayaktaydım. Annem de uyanmış beni deli şey yapmış gibi bana bakıyordu.
Yok.
"Niye ayaklandın Zeynep sabahın körü deli şey yapmış gibi? Yatıp dinlensene."
Dile de getirdi.
"İşim var anne benim. Yatıp dinlendim ya iki gün, iyi oldum zaten sayenizde."
"Ateşin mi var senin hala? Ara birkaç gün sonra başlarım de."
"Anne, sizi pişman etmeyeceğim dedim adama. Senin kızın insanları yarı yolda bırakır mı hiç?"
"Bırakmaz."
"Ee yani. Zümrüt hadi çık yaa. Bu evde tek çalışan benim. Benden başka herkes erken kalkıp tuvaleti kapmış."
"Nankör. Benden başka gece on kere kalkan minik bebeği olan da yok; ama şikayet etmiyorum ben."
"Benim, senin ve bilimum aile üyelerinin sabahki üriner sistemlemlerimizle ne gibi bir alakası var minik bebeğin? On kere kalktığının birinde ikisinde yap o zaman çişini. Bu saatte meşgul edeceğin niye tutuyor? Bana gıcıklık hep."
"Ne bileyim kızım ben senin karga bokunu yemeden tuvalete gideceğini. Benim geldi girdim işte."
"Bitmedi mi hala? Magazin mi okuyorsun içeride. Enişteme yaptığın numaralar bana sökmez, çık hadi. Altıma kaçıracağım ya."
"Evde kocam, burada Zeynep. Bir rahat yok bana tuvalette."
Çıktı nihayet. Elinde telefon. Ben şok. Iyk.
"Oha! Ben işe geç kalayazayım, bu candy crush oynasın. Anne büyük kızına bir şey söyle."
"Telefon mu oynuyorsun sen tuvalette koca kadın?"
Onlar tartışadursun ben işlerimi on dakika içinde halletmeliydim. Servis gelecekti ve geç kalmak, metrobüslerde sürünmek istemiyordum. Sürünmek de sorun değil bir yere kadar da, sürünmek için bile mülakat gerekiyordu. Binmek ölümdü.
Hazırlanıp tam zamanında evden çıkıp servise bindim. Kahvaltı yapamamıştım sadece. Bir de tabii hastayken kısa süreli devre dışı bıraktığım beyin fonksiyonlarımı açtım kurdela kesme töreniyle.
Benim çantam takside kalmıştı.
Telefonum ve cüzdanım ve dolayısıyla kimliğim de oradaydı.
İşe giriş belgesi için kimlik lazım olurdu.
Sabahın köründe taksicinin hala uyuyor olabileceğini düşünerek kendimi aramayı iki saat sonra şirkete bırakmaya karar verdim. Çalışan beyin fonksiyonlarımı seviyordum. Kendimi ve hayatı ve hayatı yaşamayı da...
Servisten inince guruldak midemi de sevmeye karar verdim. Kahvaltısız kafam çalışmazdı benim. İşyerinin yakınlarındaki pastaneyi kendi emellerim için kullanmak işten değildi. Mis gibi kokan sıcak zeytinli poğaça ve sıcak çayımla çok daha enerjik, zinde, makul, verimli, sempatik, hazırcevap hissetmem an meselesiydi.
Ödemeyi yapıp arkamı döner dönmez bana sabotaj kuran kişiyle çarpışmam ve üstüme dökülen sıcak çayla yanmam bir oldu.
"Sıçayım bacağına, yandım. Önüne baksana."
"Zeynep Yaver?"
Öküz. Taksideki büyükbaş.