Episode -18-

775 Words
Bölüm18 Başlıyorum. Başlangıcın dip noktalarından, sonsuzluk gezegeninden, ihtirasın olmadığı yerden, sevincin bittiği yerden, göz yaşlarının akmadığı yerden, seslerin titremediği yerden, efsanelerin olmadığı yerden, dünyamızdan çok uzak bir yerden seslenmiyorum. Ta ki karanlığın derinliklerin seslenmiyorum. Acının tatlıya dönmediği, tatlının hiç olmadığı, tuzun tükendiği, ıssızlığın acılara dönüştüğü, aşkın kemerde kaldığı, koskoca alemi devranın üstüme yıkıldığı yerden başlıyorum. Dört yüz yıllık hayatımın en korkunç gününden başlıyorum bunları yazmaya. O gün tecavüz edildiğimde, korkmamıştım. Babam var. Onları mahveder diye bir güvence ile adım atıyordum. Ta ki babam beni suçlayana kadar. Ne demekti, tecavüz edilenin suçlu olduğu? Nasıl bir dünyada yaşıyorduk. Namus dediğimiz bu şey erkekler için etrafında ki kadınlar mıydı? Nasıl iğrenç bir dünyaydı ki burası, apuç aranda bir organ olmayınca, insan olmaktan çıkıyorsun. Oysa ki yaratan bize de akıl vermemiş miydi? Neden insandan sayılmıyorduk? Bazen bir mal, bazen namus, bazen mutfak robotu, bazen çocuk bakıcısı, bazen köpek... Neyiz biz? Her neyse. Bu konu için ne kadar konuşursam konuşayım insanların bir kulağına girip diğer kulağından çıkıyor. Öldürüldüm ve bir mezara gömüldüm. Mezarımın üzerinde çıkan güzeller güzeli bir çiçek ile tekrar hayat buldum. Ruhum o çiçek ile etkileşime girdi. Ve o ölüm çiçeği Lavinia, bana ölümsüzlüğü bahşetti. Yıllarca yaşadım. Kendi kendime farklı yetenekler keşvettim bedenimde. Beynimi diğer insanlara göre daha fazla kullanıyor ve daha hızlı geliştiriyordum. Her insanın aslında yapabileceği şeyi ben çaba sarf etmeden yaptım. Her insan beyninin sadece küçük bir kısmını kullanabilir. Daha fazlasını kullanarak benim gibi olabilirsiniz. Ancak bunu yapmak pek kolay sayılmaz. Yapabilen sayılı insan tanıdım, ne yazık ki ölümsüzlük sadece bana bahşedilmişti. Bir gün babamın askerlerinden biri mezarımı açma emri aldı. Babam bu emirden önce ölmüş, asker onun yerine geçen kişiden emir almıştı. Mezarın boş olduğunu anladıktan sonra tabi ki de beni aramaya başladılar ancak olumsuz bir sonuç aldılar. Üzücü. Asırlar boyu, nesilden nesile anlatıldım. Efsane oldum ancak bu günlerde insanlar beni unuttu. Neyse ki. Yine de beni aramaya devam eden bir kaç psikopat var ve bugün onların hayatlarına son vereceğim gün. Tekrar söylüyorum. Dört yüz yıllık hayatımın en korkunç gününden başlıyorum. Heyecanlı bir şekilde eve gittim. Eve giderken Ursula ile film izleriz diye birkaç abur cubur almayı da ihmal etmedim. Mutluydum çünkü hem Carlo'dan öcümü almıştım hem de onunla vakit geçirecektim. Eve geldim ve kapıyı çaldım. Oysa ki bana uyumayacağına dair söz vermişti. Sözünü tutmadı... Kapıyı kırarak açtım. Çok zor olmamıştı çünkü belliydi ki kapı ben gelmeden önce zorlanmıştı. Tedirgin bir şekilde içeri girdim. Masanın üzerinde küçük bir not vardı. Kağıdın üzerinde kan damlaları. Bedenim buz kesti. Kağıdı açmaya korktum. Masaya tekrardan koyarak evde Ursula'yı aramaya başladım. Salona, mutfağa, lavaboya ve odasına... Odadaydı. Yatıyordu. Nefes alış veriş sesleri kulağıma gelmiyordu ki istersem bir karıncanın nefes alışverişini duyabilirdim. Keskin bir koku vardı. En sevdiğim koku. Kan kokusu. Aşık olduğum bir koku beni bu kadar korkutamazdı. Yaklaştım korkak, küçük adımlarımla. Gerçekle yüzleşmek istemiyordum. Gitmek istiyor, bu olmamış, şakaymış gibi tekrardan eve girmek istiyordum. Gerçek olmasın istiyordum ya. Şaka olsun istiyordum. Tanrım, bunu bana yapamaz mısın? Son adımımı daha attım. Artık yanındaydım. Yatağın yanına oturdum ve ne kadar istemesem de yüzüne daha yakından baktım. Teni bem beyaz, dudakları mosmordu. Gözlerini kapatmış ve bana bir daha açmayacağının haberini veriyordu sanki. Elimi karnına koydum ve sıcaklık hissettiğimde kaldırıp baktım. Kıpkırmızı boyamıştı elimi küçük bedeni. Baktığım uzun parmaklı uvzum titremeye başladı. Artık ne gücüm ne de dayanağım kalmıştı. Bağırdım. Avazım çıktığı kadar. Sesimin yettiği kadar çığlık attım. "KİM YAPABİLİR BUNU SANA!" Dua ettim, lütfen benim yüzümden olmasın tanrım... "KİM KİM" hıçkırık sesi "LANET OLSUN KİM!" Kafamı yüzüne gömdüm. Ellerimi yatağa bastırıp ağladım. Gücüm bitmiş, hiçbir kısmımı havada tutamayacak haldeydim. Bir yanıp kopmuş, gitmişti ve hepsi benim yüzümdendi. Onu riske atan bendim. Onu koruma görevi de benim üstümde olması gerekirken, ben çıktım gittim. Siktiğimin Carlo'sunu korkutmak için onu yalnız bıraktım. Beni kötü biriyim. Ben çok kötü biriyim. Sırf onu sevdim diye onu tehlikeye attım. Buna hakkım yoktu. YOKTU. Tekrar çığlık attım. Bir daha ve daha. Nefesim bitti yine atmaya çalıştım ama yapamadım. Ölmek istedim. Nefesimi kesip, ölmek istedim. Bu kadar basit bir şeyi bile yapamıyordum. Madem bu kadar güçlüydüm, neden öldüremiyordum kendimi. Ağladım. Tüm gece bedenimde su kalmayana kadar ağladım. Su istedi bedenim, içmedim. Yemek istedi, yemedim. Ölmek istedi, ölmedim. Güneş gözlerime vurduğunda ayağa kalktım. Artık buna bir son vermem gerekiyordu. Ellerim ile iki elini tuttum ve ona dair olan her şeyin kelebeğe dönüşünü izledim. Siyah değildi onun kelebekleri. Kendisi gibi rengarenkti. Etrafa baktım. Bunlar ona dair son şeylerdi ve uçup gitmiyor, odada geziniyorlardı. Sanki bana veda eder gibiydi. Parmağımı uzattım. Bir tanesi konunca onu öptüm. Gözlerim doldu, göz yaşlarım ile ıslanmasından korkup elimi salladım ve pencereyi açtım. Gitmelerini izledim. Onlarla birlikte , göz yaşlarım da gitti . Derin bir nefes alıp salona gittim ve masanın üzerindeki zarfı alıp açtım. BölümSonu
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD