Tebessümüne dizlerimi hafifçe kırıp onu selamlayarak karşılık verdim. Kraliçenin sağında kalan sandalyeye geçmek için hareketlendiğimde Brandan benden önce davranıp sandalyeyi oturmam için çekti. İnceliği karşısında kısık bir sesle teşekkür ederek yerime geçtim. Brandan ise kraliçenin solunda kalan sandalyeye yani benim tam karşıma oturdu.
Kraliçe eline aldığı gümüş bıçağı masanın üzerindeki kristal, altın işlemeli kadehlerden birine vururken, büyük salondaki gürültü yavaş yavaş azaldı ve sonunda son buldu. Gözlerimi neredeyse bin kişilik salona çevirdiğimde, herkesin tek odağı vardı. Biz.
"Bu akşam burada Nora'nın geri dönüşünü kutluyoruz. Biliyorsunuz ki efsane gerçek oldu."
Salonda uğultular yükselmeye başladığında kraliçe soğuk bir tavırla, "Sessizlik." Dedi. Ardından yüzünü bana döndü.
"Öldüğünden emindik sevgili Nora." Dediğinde ne diyeceğimi bilemiyordum. Şansımı hafifçe tebessüm ederek sessiz kalmaktan yana kullandım.
"Ancak gördüğünüz gibi." Bakışları tekrar kalabalık salona döndüğünde, kraliçenin mesafeli sesi dışında ses çıkmıyordu.
"Şu an aramızda." Elini kaldırıp, tahtının hemen arkasında kalan devasa İsa figürünü gösterirken, "Bize dirileceğini müjdeleyen İsa gibi." Gülümseyerek masadaki kadehini aldı ardından oturduğu yerden kalktı.
"Aramızda cadılar ve dönüşebilenler var ancak hiç birinin gücü hepimizin bildiği gibi bir ölüyü diriltemeye yetmez. Buna bende dahilim." Gülümsemesi yüzünde donuklaşırken samimiyetten uzak bir ifadeyle konuşuyordu.
"Bize bunun nasıl gerçekleştiğini anlatmak ister misin Nora?"
Bakışlarım tedirginlikle Brandan'a döndüğünde onunda gözleri benim üzerimdeydi. Kaşlarını varla yok arası hafifçe kaldırırken, muhtemelen bu hayır anlamına geliyordu.
Henüz onunla bile bu konu hakkında konuşmamışken, kalabalığın içinde bunu söylemek ne kadar doğru ve benim için güvenli olurdu bilemiyorum.
"Seni dinliyoruz Nora." Kraliçenin sesi salonda yankılanırken, ağzımın içinde buz parçası varmış gibi hissediyordum.
"Aslına bakarsanız." Dedikten sonra bakışlarımı beni dikkatle dinleyen kalabalığa çevirdim.
"Bunu bende bilmiyorum. Gözlerimi açtığımda krallığın bahçesi dışında, ormanlık alanın girişindeydim."
Bakışlarım tekrar kraliçeyi bulduğunda yüzündeki ifadeden bunun onu tatmin etmediğini anlamak zor değildi. Tek kaşını kaldırıp bir süre yüzüme baktıktan sonra samimiyetten uzak bir ifadeyle tekrar konuştu.
"Bu mucize olmalı." Dedikten sonra elini bana uzattı. Tedirginlikle Brandan'a bakarken o yalnızca gözünü kapatıp açmakla yetindi. Sanırım bu ona göre olumluydu.
Elimi kraliçeye uzatıp ayağa kalktığımda gözümden kaçan bir şeyi o an farkettim. Salonun ortasında, mermer taşların çevrelediği geniş bir su havuzu vardı içinde ise beyazlar içindeki papaz, elinde İncil olduğunu tahmin ettiğim kitapla beni bekliyordu. Brandan kutsanma demişti.
Tanrı'm tekrar doğmuş olarak kabul ediliyordum ve vaftiz edilecektim. Bu da Vidney'in zorla giydirdiği beyaz elbiseyi açıklıyordu. Bu asla kabul etmeyeceğim bir şeydi. Asla.
Ölmeden önce bir katoliktim ancak ben farkındalığı yaşamış, bizzat Tanrı'ların karşısına çıkmıştım. O an gözümün önüne geldiğinde korkuyla gözlerimi kapattım.
Tanrıça İsis'i utandırmak istemiyordum. İçimden 'Kutsal ve merhametli Tanrıça İsis sana sığınıyorum.' Derken gözlerimi tekrar açıp derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştığımda, Kraliçenin elini sıktığımı farkettim. Bakışlarım onun buz gibi bakan mavi gözlerini bulduğunda, onun gözleri zaten benim üzerimdeydi. Elimi elinden çekerken, "Buna gerek yoktu." Dedim düz bir sesle.
"Bu çok önemli Nora. Yapılması şart bir ayin."
Önemli olan senin neye inandığın Nora. Diyerek kendimi telkin ederken kalabalığın arasından geçerek, adımlarım salonun ortasında papazın yanında son buldu. Papaz mermer taşın arkasında su havuzunun içindeydi. Elbisemin eteklerini toplayarak havuza girdiğimde su dizimden aşağıda kalıyordu.
Papaz elini başıma doğru uzattığında, bedenimden varla yok arası bir titreme geçmişti. Papaza baktığımda ise o bunu farketmemişti bile.
"Ey doğrunun kendisi olduğuna inandığım Tanrı'm, senin ve oğlunun kutsal ruhun adı ile elimi kulun Nora'nın üzerine koyuyorum. O ki senin kutsal adına sığınmayı ve senin tarafından korunmayı hak etti. Eski benliğini ondan uzaklaştır ve sana olan iman ve sevgi ile doldur ki, gerçek tanrının yalnız sen ve senin oğlun biricik Tanrı'mız İsus Mesih ve..."
Bedenim alev almış gibi yanıyordu. Papazın dudakları arasından çıkan her kelime sanki keskin bir bıçak gibi sürekli derime batıyor ve beni delice öfkelendiriyordu. Yüzüm ve boynum ateş gibi yanarken, ellerim iki yanda yumruk olmuştu. Dinlememeye çalışıyordum. Dinlememem gerekiyordu.
"Çünkü bütün göksel güçler Sana ilahi söyler ve Senindir yücelik; Baba'nın, Oğul'un ve Kutsal Ruh'un; şimdi ve her zaman ve sonsuza kadar. Âmin."
Sırada üzerime atması gereken -onlara göre kutsal- su vardı, ancak delice buna karşı çıkmak isteyen içimdeki bastırılmış tarafım beni ele geçiriyordu. Öfke.
Ellerimi kulaklarıma kapatıp, dudaklarım arasından gür bir sesle çığlık atmaya başladığımda, içinde durduğumuz su hareketlenmiş, beton taşlardan dışarı taşmaya başlamıştı.
Masalardaki şamdanların her biri teker teker devrildiğinde, beyaz örtüler alev almaya başladı. Kalabalık gürültüyle masalardan uzaklaşıyor, gözleri kraliçeden gelecek bir emri bekler gibi salonu terketmeden duvar diplerinde yer alıyordu.
Salondaki ateşin görkemli ahengi beni büyülerken, öfkem daha da şiddetleniyor sanki ateş büyüdükçe vücudum zaptedilmesi imkansız bir hisle güçleniyordu. Bakışlarım papazı bulduğunda havuzun dışına doğru atlayarak korkuyla geri çekildi.
Çığlığım son bulduğunda kanımın akışını, nabzımı, masaların ateşte çatırdamasını ve salondaki en ufak sesi bile olağanüstü bir şekilde duyuyordum. Korku kokusu alıyordum. Salondaki endişe bu olağanüstü varlıkların bile bir hipofiz bezi olduğunu anlamama yetmişti. İs kokusunun arasındaki ter kokusu yoğundu. Salon korku kokuyordu.
Gözlerin üzerimde olması beni daha çok öfkelendirirken, vücudumda normal olmayan şeyler hissetmeye başladım. Yumruk olan ellerimden süzülen kanlar havuza damlarken, havuz kırmızı bir renge bürünmeye başlamıştı. Elimi zorlukla açtım.
Gördüğüm şey beni daha da öfkelendirdi. Tırnaklarım anormal diyebileceğim kadar uzamış ve sivrilmişti. Tıpkı bir ejderin pençesi gibiydi.
Kraliçe başta olmak üzere, duvar diplerinde duran kalabalığın hepsine yavaşça bakarken, yüzlerindeki korkuya şeytani bir tebessümle bakıyordum. Sanki nefes almaları bile bir hataymış gibi hissediyor, bu ahmakların hepsini öldürüp salonu kan gölüne çevirmek istiyordum.
Derinlerde bunu bastırmamı söyleyen bir yanım vardı. Aslında bu sadece lanet bir anıdan ibaretti.
•
"Efendim, adaletli olacağınızdan şüphemiz yoktur. Ulu İsis söylediklerinde haklı olsada bir ceza verilmesi kanaatindeyim." Osiris elini aşağıya indirdiğinde, yargıç yerine oturdu.
"Bir şans daha veriyorum. Bu kez iradesiz olacağı isteklerle dolu bir yaşam vaadediyorum." İsis gülümsediğinde, Osiris'in iradesizlikten kastını anlamasamda kalbimin aslan başlı Ammit'in elinden kurtulmasına delice seviniyordum.
•
İradesiz, öldürme isteğiyle dolu bir yaşam. Tanrı Osiris beni böyle cezalandırıyor, hata yapmamı istiyordu. O halde bu hatayı asla yapmayacaktım.
?
Salondaki yangın hızla büyürken, Brandan telaşlı kalabalığın arasında koşarak yanıma geldi. Beni kucakladığında oradan uzaklaştırmak istediğini anlamıştım. Sanki bu anı bekliyormuşum gibi Brandan'a hiç tepki vermeden beni taşımasına izin verdiğimde salondaki kargaşa ve gürültünün içinde Vidney'in bize doğru koştuğunu gördüm.
"İşte bundan bahsediyordum Nora. Sen belanın vücut bulmuş halisin." Derken gülüyor, sanki çok olağan bir durum yaşanıyormuş gibi eğleniyordu.
Brandan hızını kesmeden koşmaya devam ederken önümüze aniden çıkan iki, büyük kurtla durmak zorunda kaldı.
"Bunu açıklaman gerekecek Nora."
Başımı çevirip, Brandan'ın omzundan arkasına baktığımda Kraliçenin bir kaç ton açılmış buz mavisi gözleriyle karşılaştım.
Yüzümü Brandan'a çevirdiğimde bulunduğu durum içinde öfkeyle dişlerini sıkıyordu. Bakışları beni bulduğunda dudaklarımı kıpırdatarak, sessizce 'Bırak beni' dedim.
Bir süre daha yüzüme bakarken, bunun iyi bir fikir olmadığını söylemeye çalışır gibiydi. Ancak kollarımı boynundan çektiğimde bırakmak zorunda kaldı.
"Aslında." Derken bunu, kelimeyi uzatarak söylemiştim. Yüzümü kraliçeye döndüğümde bana ifadesiz bir yüzle bakıyordu.
"Sizin bu şart koştuğunuz ayini açıklamanız gerekiyor."
"Bu anlaşılmayacak bir durum değil Nora. Yeniden dirildin ve bir din seçmen gerekiyordu."
"Buna siz mi karar veriyorsunuz!" Öfkeyle bağırdığımda, Brandan'ın elini omzumda hissettim. Beni uyarıyor muydu yoksa bu destek miydi? Umurumda değildi. Kraliçe ise soğuk tavrını bir an bile bırakmamış, ses tonumdan etkilenmemiş gibiydi.
"Elbette seçeceğin dine ben karar vermeyeceğim ancak bildiğim kadarıyla bir katolik olarak öldün." Dedikten sonra bana doğru yaklaştı. "Şimdi bunu istememenin altında yatan nedeni öğrenmek istiyorum."
Elini kaldırıp, parmaklarını bir kez şıklattığında masalardaki ateş son bulmuş yerini buzdan kristaller almıştı.
"Nora, bizim onu kurtardığımız gece Loputan Krallığı tarafından kaçırılmak istendi." Kraliçe soğuk bir şekilde Brandan'a bakıp gülümserken, "Bu ilk değil." Dedi.
"Bu kez tehlikedeydi, fazla ileri gittiler." Diyerek Brandan'a destek çıkan kişi Vidney'den başkası değildi. Başkalarına karşı birbirlerini korumaları hoşuma gitmişti.
Kraliçe Vidney'in kızıl, dalgalı saçlarından bir tutamı parmağına dolarken, "Nora'nın onları alt edecek gücü fazlasıyla var. Bu bir bahane olamaz. Lütfen daha etkileyici sebepler bulun Vidney." Dedi.
Salonda sessizlik sürerken, kraliçe elini Vidney'in saçından çekip bana döndü.
"Söylemek istediğin başka bir şey yoksa bir an önce cezana geçmek istiyorum."
Cevap vermeden yüzüne bakmaya devam ettiğimde, "Cezanın keyfini çıkar Nora." Diyerek gülümsedi. Brandan beni arkasına alıp önüme geçtiğinde, sessizliğimi sürdürüyordum.
"Buna izin vereceğimi düşünmüyorsunuzdur umarım Kraliçem." Brandan'ın sesi kendinden emin, sanki olacakları Kraliçenin düşünmesini ister gibiydi.
"Senden izin istemiyorum Brandan." Dedikten sonra elini kaldırıp salladı. Yanında hızla beliren iki genç adam, şık giyimleriyle salonda bulunan misafirlerden oldukları belliydi. Kraliçe başıyla beni işaret ettiğinde, bana doğru gelmeye başladılar.
"Bir daha düşünün Kraliçe Megan."
Brandan'ın uyarı dolu sesi kraliçenin yüzünde samimiyetten uzak, soğuk bir gülümseme oluşmasına neden oldu.
"Kararlarımı yargılamak sana düşmez Brandan."
Adamlar yaklaştığında Brandan Vidney'e baktı. Vidney gözlerini kapatırken dudakları arasından fısıldıyor gibiydi. İki adam bize ulaşamadan seramik zeminde kayıp yere düştüklerinde, bunun onun işi olduğunu anlamıştım. Peki ben ne yapabilirdim? Hiç bir fikrim yoktu.
Sarışın olan genç adam, öfkeyle düştüğü yerden kalkarken omuzlarını yukarı kaldırıp silkti. Yanına gelen kumral adama kısa bir an baktı ardından üstümüze doğru koşmaya başladılar. Aramızda az bir mesafe kaldığında Brandan önüme geçip beni arkasına alırken, adamlar aniden şekil değiştirdi.
Karşımızda artık iki öfkeli kurt vardı. Korkuyla iki adım geri giderken Vidney'e çarptım. Eğlendiği her halinden belli oluyordu. Manidar bir bakışla yüzüme bakarken, sırtımda ellerini hissettim.
"Hadi kızım nasıl ateşli bir kadın olduğunu gösterme zamanı." Dediğinde söylediklerinden ne anlam çıkarmam gerektiğini düşünemeden, sırtımdan sertçe iterek kurtların önüne çıkmamı sağladı.
Brandan "Vidney!" Diye bağırdığında, Vidney suçsuzum der gibi ellerini yukarı kaldırdı. Hırlama sesiyle tenimden bir ürperti geçerken, bakışlarımı karşımda saldırmak üzere olan iki yaratığa çevirdiğimde, koluma değen gür tüylerle dikkatim dağıldı.
Brandan iri ela gözleri dışında tanınmayacak haldeydi. Koyu kahve tüyleriyle inanılmaz görünüyordu. Bakışları kısa bir an bana takılırken gözünü kırptı ardından odağı tekrar iki yaratık olmuştu.
Salondaki uğultular adımı söyleyenlerle yükselirken, ne yapacağımı bilemez halde öylece duruyordum.
"Hadi Nora, içindeki canavarı çıkarma zamanı!"