Rahat bir uyku uyumayalı kaç gün oldu? Bir gün. İki gün? Gözlerimi pürüzlü, beyaz tavana açtığımdan beri boş gözlerle bakıyordum. Zihinim uyuşmuş gibiydi. Kapının tıklatıldığını duyduğumda yattığım yerden yavaşça kalkıp açmaya giderken, henüz ben kapıya ulaşamadan karşı taraf benden önce davrandı.
"Güzellik uykundan uyanman uzun sürünce, seni merak ettik. Kendini nasıl hissediyorsun?"
Odaya giren iki kişiden birini tanıyordum. Zihnim yavaş yavaş kendine gelmeye başlarken, görüntüler kesit kesit gözümün önünde belirdi. Beni tanıdığını idda eden kızıl saçlı kadına fazlaca baktığıma kanaat edip, konuşma ihtiyacı hissettim.
"Sanırım iyiyim. Herşeyin yolunda olduğunu bilmeye ihtiyacım var. Tehlikede miyim?" 25 lerindeki kadının gülümsemesi büyürken, yanındaki adam bana doğru yaklaşıp yüzümü avuçları arasına aldı.
"Seni o kadar çok özledim ki. Hala döndüğüne inanamıyorum."
Yakınlığına ve söylediği sözlere karşılık olarak kaşlarımı çatarak bu anın büyüsünü bozduğumda, kadın adamın elini yüzümden çekmesini sağladı ardından kendi kolları arasına alıp, sıkıca sarıldı.
"Brandan sıranı beklemelisin." Derken kollarıyla daha fazla sıkıyordu. Sesli bir nefes alarak, nefes alamadığımı ima etmeye çalıştığımda kollarını çekip, gözlerini devirdi.
"Birincisi."
Bir adım geri gidip ikisiyle arama mesafe koyarken, "Sizi tanımıyorum." Dedim.
"İkincisi ise gerçekten güvende olup olmadımı merak ediyorum."
Kızıl saçlı kadın kaşlarını kaldırırken eliyle kendini gösterdi. "Birincisi, tatlım bu yüzü unutmana imkan yok" Kollarını göğüsünde bağlarken, "İkincisi, güvende olmayan sen değil, bizleriz."
"Anlamadım." Dediğimde omuz silkti.
"Nora adı sana ne düşündürüyor?"
"Bunun konumuzla ne ilgisi var?"
"Tatlım Nora eşittir bela demek. Sen zapdedilmesi güç bir belanın göbek adısın." Derken adının Brandan olduğunu öğrendiğim adama döndü. "Anlayacağın tatlım sen değil, senin yanındakiler tehlikede." Brandan kaşlarını çatarak konuşmayı dinlerken, ela rengi gözlerini daldığı ahşap zeminden çekip bana çevirdi.
"Nereye kadar hatırlıyorsun?" Dediğinde "Hiç." Dedim başımı olumsuz anlamda sallarken "Adınızı bile hatırlamıyorum. Ben sizi gerçekten tanımıyorum."
Bakışları yanındaki kadına döndüğünde kadında ona bakıyordu. "Bir terslik olduğunu hissediyor musun Vidney?"
Kadın başını sallarken, "Garip." Dedi.
"Fazlasıyla garip."
"Şu garip olan her neyse, lütfen banada anlatır mısınız?"
"Konuşman bile garip Nora." Vidney'e bakarken, kaşlarım şaşkınlıkla yukarı kalktı. "Ne gibi?"
"Sen genelde terslersin... Bilemiyorum. Mesela" Parmaklarını abartılı bir tavırla, tırnak içi yapar gibi kıvırırken, "Lütfen kelimesi senin lügatında asla yoktur." Dedi.
"Bundan kimseye bir süre bahsetmeyelim Vidney. Belki hatırlaması için bir kaç güne ihtiyacı vardır."
"Pekala, ya hatırlamazsa?"
"Araştıracağız ama bunu bu süreçte kimse bilmemeli." Ardından bakışları beni buldu.
"Hatırla yada hatırlama sorun değil. Sadece seni yıllardır beklediğimi bilmelisin Nora."
Dudaklarıma zorlama bir gülümseme kondururken, yaşamadığım şeyi hatırlamam mümkün değil demek istesemde, kırmamak için sessizliğimi sürdürmeye devam ettim.
Vidney anın büyüsünü bozmayı benden devralırken kıkırdayarak, Brandan'ın omzuna ufak bir yumruk salladı.
"Bence hatırlamasada olur." Eliyle beni gösterirken, "Baksana ne kadar da ürkek bir kedi gibi görünüyor."
"Vidney inanır mısın, ilk kez bir işe yaradın." Derken Vidney ve ben kaşlarımızı aynı anda çatmış, Brandan'ın ne demek istediğini anlamaya çalışıyorduk.
"Arkanı döner misin Nora?" Şaşkınlıkla yüzüne bakarken "Neden?" Demekten kendimi alamadım.
"Tanrı'm, bu harika bir fikir. Köpekçik zekana hayranım." Vidney'in ne demek istediğini anlamayarak "Köpekçik?" Diye tekrarladığımda Brandan sert bir ifadeyle Vidney'e bakıyordu.
"Senden alıştı Nora. Bana sıkça böyle seslenirdin."
"Sana neden köpekçik diye hitap edeyim ki?"
Bakışlarını Vidney'den çekip bana yönelttiğinde, omuz silkti. "Bende bunu hiç zaman anlayamadım güzelim."
"Köpek gibi koktuğun için olmasın?"
Brandan dişlerini sıkarak Vidney'e baktı. "Dikkat ette o köpekçik ısırmasın seni cadı." Derken, ikisinede olanlara bir anlam veremeyerek bakıyordum. Vidney bana dönerek,"Tanrım, Nora çok korkuyorum." Dedikten sonra tek kaşını kaldırarak Brandan'a döndü. "Sana acilen tasma almalıyız köpekçik." Kısasa kısas yapar gibi bir hali vardı.
"Pekala, didişmeniz bittiyse esas konuya dönsek?"
"Ah nerede kalmıştık?" Diyen Vidney'in başına Brandan eliyle bir kaç kez hafifçe vurdu.
"Hadi çalıştır saksıyı." Derken Vidney ona gözlerini kısarak bakıyordu ardından bakışları beni buldu. "Hadi arkanı dön Nora."
Uzatmadan ikisine arkamı döndüğümde, siyah atletimin ucunda iki el hissetmem ve tekrar onlara dönmem saniyeler sürmüştü. Şaşkınca, "Ne yapıyorsunuz?" Dediğimde,
"Bak gerçekten buna bakmak zorundayız, anlatacağım. Şimdi lütfen arkanı döner misin?"
İkisinin yüzündeki samimi ifadeye bir süre baktıktan sonra alt dudağımı ısırıp zoraki bir tavırla arkamı döndüm. Vidney boynuma kadar atleti kaldırdığında, sessizlik devam ediyordu. Yeterli olduğunu düşünüp, elimle atleti indirip onlara döndüğümde, yüzlerinde gördüklerinden memnun bir ifade vardı.
Brandan samimi bir tavırla, "Nora bunu görmek belki sana bir şeyler hatırlatabilir, ne dersin?" Dediğinde, anlamasamda başımı sallayarak odanın bir köşesinde duran boydan aynanın karşısına geçip, arkamı döndüm. Atletin uçlarından tutup kaldırdığımda gördüğüme inanamıyordum.
"Tanrı'm bu da ne böyle?"
Aynada belirlen Brandan yavaşça omzuma küçük bir öpücük kondururken, içimin titrediğini hissettim, ancak gördüğüm bu şey onun ufak öpücüğünden çok daha büyük bir problemdi.
"Bu sensin sevgilim." Diyerek fısıldadığında nefesi omzumda dudakları ise tenime değiyordu ve değdiği yeri huylandırıyordu. Yüzümü ona dönerken aramıza mesafe bırakacak kadar ondan uzaklaştım.
"Ben böyle bir şey yaptırdığımı hatırlamıyorum."
"Bu senin mührün güzelim, zaten hep oradaydı."
"Anlamıyorsun, bu mümkün değil."
"Bak." Dedikten sonra sırtını döndü ve tek hareketle üzerindeki gri v yaka tişörtü çıkardı. Bronz tenindeki geniş omuzları ve kaslı sırtıyla spor salonundan hiç çıkmıyor gibiydi ancak beni şaşırtan sırtındakiydi. Büyüleyici görünüyordu.
Parmak uçlarım sırtına değerken, farkında olmadan kurt dövmesinin üzerinden geçiyorlardı.
Erkeksi bir gülüşle, "Biliyorum izlemesi oldukça keyifli." Dediğinde elimi hızla teninden çektim ve tekrar bana döndü.
"O gördüğün bana ait bir mühür."
Yüzündeki çapkın gülümsemeyle bakmaya devam ederken, o an anladım ki suratımda aptal bir gülümseme vardı. Kollarımı bedenime sarıp, kendimi gizlice çimdikledim. Acilen bu saçma çekimden kurtulmam gerekiyordu.
"Bu mühür dediğiniz şey tam olarak ne anlama geliyor?" Derken utancım yüzünden muhattabım kesinlikle Vidney'di. "Sende de var mı?" Başını olumsuz anlamda sallarken kızıl saçları dalgalar halinde sallanıyordu.
"Ben cadıyım tatlım, bizde mühür olmaz."
"Buna şaşırmam gerekiyor ancak son günlerde öyle olağanüstü şeyler yaşadım ki, şaşıramıyorum. Ben insanım ama mühür taşıyorum. Peki bu nasıl mümkün olabiliyor? "
Vidney şuh bir kahkaha atarken, neye güldüğünü Brandan'ın anlayıp anlamadığını merak ederek ona döndüm ancak onun bakışları direk benim üzerimdeydi ve kaşları duyduğu şeyden memnun olmamış gibi çatılmıştı.
Vidney'in kahkahası son bulduğunda ince sesi odayı doldurdu. "İnsan mı?" Başını olumsuz anlamda sallarken yüzündeki gülümsemeyle Brandan'a döndü. "Bizim bela ciddi anlamda ürkek bir kız çocuğu olmuş."
Brandan bana anlamaya çalışır gibi bakmaya devam ederken bakışlarımı ondan çekip, Vidney'in ciddi olduğumu anlaması için sessizliğimi sürdürerek yüzüne baktım.
"Şaka yapmıyorsun?" Kaşlarımı hayır anlamında kaldırıp indirdiğimde, "Ama mührün var, saçma. Çok saçma."
Brandan ise bendeki ciddiyeti üzerine geçirmiş gibiydi. "Kesinlikle çok saçma." Dedi onaylayarak.
"Biz onu beklerken, o bu süre içinde orada mıydı yani?" Kaşları çatılırken, "Bu durum iyice tuhaf bir hal almaya başladı. Dünyayı hatırlıyor ve burayı unutuyor? Oraya nasıl gittiği ise muamma."
"Bunu ağzı sıkı ve bilgili birine sormalıyız."
"Bekleyin." Derken ellerimi kaldırdım. "Ne kadar süredir beni bekliyorsunuz?"
"183 yıl kadar."
"İmkansız." Derken histerik bir şekilde gülüyordum. "Ben sadece 24 yaşındayım."
Vidney elini şaşkınca ağzına örterken Brandan'a döndü. Brandan ise elini koyu kahve tonlarındaki saçlarına atıp sıkıntıyla dağıtıyordu.
"Bunu daha sonra konuşuruz. Akşam büyük salonda senin adına kutsanma yapılacak. Aslında buraya bunu söylemeye gelmiştik."
Yüzümü tekrar avuçları içine aldığında, gözlerini gözlerime dikti. Onu kırmamak için kendimle mücadele veriyordum. O hatırlıyor olabilirdi ancak biraz da benim açımdan düşünmesini istiyordum. Herşey zaten yeterince zordu ve ben Brandan'ı tanımadığıma emindim.
"Beni çok bekletme güzel sevgilim, yeterince bekledim." Dedikten sonra göz kırptı "183 yıl kadar."
Saçlarımda dudaklarını hissederken, elimi onu itmek için göğsüne koydum. Ancak elim göğüsünün sıcaklığıyla orada öylece kıpırdamadan kalırken, aramızdaki bu dayanılmaz çekimin bitmesini bekliyordum.
Dudaklarım arasından sadece kısık bir "Peki." Çıktığında içimden kendime lanetler yağdırıyordum. Ufak bir öpücükle yelkenleri suya indirmek hiç bana göre bir hareket değildi. Odanın kapısının kapanma sesi duyulduğunda anlamıştım gittiğini.
"Tanrı'm çok seksi değil mi?" Vidney'e gözlerimi devirirken, söylediğini görmezden gelerek kendimi sırt üstü, geniş yatağa attım. Kollarımı başımın altına yastık yaparak rahat bir pozisyon bulduktan sonra bakışlarımı ayakta duran Vidney'e çevirdim.
"Bana biraz eski yaşamımı özet geçer misin, Vidney?"
⚔️
Topuklu ayakkabılarımın seramik zemine her değişinde tıkırdama sesi geniş koridorda yankılanırken, kolumda bana eşlik eden Brandan vardı. Bahsettiği kutsanma her neyse, benim adıma düzenlenen yere seri adımlarla ilerliyorduk.
Bulunduğumuz bina fazlasıyla şaşalı ve masallardaki şatolara benziyordu. Vidney'in dediğine göre inanması her ne kadar imkansız olsada burası bir krallıktı. Görüntüde bunu yansıtıyordu.
O gece ormanda beni kurtaran ise Brandan'dan başkası değildi. İnsanken ürkütücü olmasada o gece uçurumun ucunda, korkudan kollarında bayıldığımı hatırlıyordum. Onun kurta dönüştüğüne alışmam uzun bir zaman alıcak gibi görünüyordu.
"Kraliçe soğuk biri senden haz etmesede, güçlerine bağlılığı var."
Evet bunuda Vidney'den öğrenmiştim. Sırtımdaki kürek kemiklerimi ve sırtımın bir kısmını kaplayan Ejder başı mührüde bunu yansıtıyordu. Kulağa imkansız gibi gelsede ateş benim gücümdü. Ejder ise dönüşümüm.
"Biliyorum, Vidney biraz bahsetti." Yüzümü ona döndüğümde, onu zaten bana bakıyor buldum.
"Şu kutsanma, tam olarak içeriği ne? Yani orada ne yapacağız?" Hafifçe gülümsedi.
"Merak etme seni yemelerine izin vermeyeceğim Nora, gevşe biraz. Gittiğinde öğreneceksin."
İçimde ise tuhaf bir his vardı. Belki dediği gibi yemek olmayacaktım ancak burada anlamadığım tuhaf bir şeyler dönüyordu.
Sonunda meşalelerle aydınlatılmış uzun koridor bittiğinde gürültülü, geniş bir salona adım attık. Herkesin gözü üzerimizdeyken yürümek imkansız gibiydi. Genç kadınların üzerinde şık elbiseler, erkekler ise resmî bir törene uygun takımlar içindeydi.
Salona serpiştirilen masaların arasından geçerken, burasıda duvarlardaki meşaleler ve masaların üzerindeki mumlarla aydınlatılıyordu. Yemek servisleri biz gelene kadar tamamlanmıştı. Şu ana kadar herşey olağandı.
Kraliçenin bulunduğu masaya doğru ilerlerken tahtın hemen arkasında, devasa boyutlarda, altın rengindeki haç işaretinin üzerine çarmağa gerilmiş İsa figürü vardı. Bu ürpermeme sebep olurken, Brandan'ın koluna biraz daha sığınarak bakışlarımı seramik zemine çevirdim.
Kraliçenin bulunduğu platforma üç merdiven çıkarak geldiğimizde, masanın başında oturduğu klas bir sandalyeden kalktı. Üzerindeki beyaz, uzun elbisesi belinden aşağıya doğru genişlerken, sarı saçları arasında altın rengindeki, beyaz taşlarla süslendirilmiş tacıyla şık bir görüntü yakalamıştı.
Ellerini iki yana açıp oturmamız gereken yerleri ufak bir tebessümle gösterirken, "Bizde sizi bekliyorduk." Dedi.