Bilmediğim bir anın içinde sadece sessizlik ve karanlık vardı. Düşüncelerim yoktu, zihinsel yada bedensel hiç bir tepki veremiyordum. Ruhani bir rüzgar gibi kayıp gidiyor, sanki hızla düşüyordum.
Gözlerimi yüzüme vuran hafif meltemle bir kaç kırpışın ardından açtım. Görüşüm netleştiğinde gökyüzünde parlayan yıldızlarla içimi derin bir huzur duygusu kapladı. Elimin altındaki otların serinliği tüm bedenime yayılıyor, beni canlandırıyordu. Kendimi hiç olmadığım kadar canlı ve iyi hissediyordum. Öncesinde nerede olduğumu hatırlıyordum. Empire State binasından atladıktan sonra yargılanmak üzere, Hakikat salonundaydım. Şu an ise ölü bedenime yeni bir hayat bahşedilmişti.
Başımı yavaşça kaldırıp, altında duran elimden destek alarak kalkmaya çalıştım. Başaramadım. Az önce gökyüzüne baktığıma yemin edebilirdim ancak başımı tavana çarpmış gibiydim ardından tüm bedenim sanki elektrik akımına maruz kalmış gibi acı hissettim. Etrafımda bir anda oluşmaya başlayan şeye şaşkınlık ve korkuyla bakıyordum.
Çevremde bir kafes gibi oluşmaya başlayan dallar gittikçe büyüyor, etrafımı sarıyordu. Dalların üstünde yavaşça dikenlerin çıkmaya başladığını gördüğümde dudaklarım arasından kaçan küfüre engel olamadım. Madam Katarina duysaydı kınayıcı bakışlarına maruz kalabilir. "Hanımefendi olmanın en önemli kuralı 'Küfür yok.' Nora." Diyebilirdi.
Oturur pozisyona bile geçemeyecek kadar etrafımı çevrelemiş dikenli dallar, sürekli hareket ediyor çevremi yatay bir silindir gibi sarıyordu. Elimi hareket halindeki dala atıp, kurtulmak istediğimde dokunamadan aynı elektrik akımına maruz kaldım ve acıyla inledim.
"Tanrı'm beni böyle mi cezalandırıyorsun?" Acının şiddetiyle nefes nefese söylenirken bir yandanda tutulmuş olan omzum yüzünden, yatış pozisyonumu değiştirmeye çalışıyordum.
"Glorian'a hoşgeldin bebeğim."
Yüzümü sesin geldiği yöne çevirdiğimde bana gülümseyerek bakan kadını gördüm. Beyaz teninde, kan kırmızı uzun saçları dalgalar halinde omuzundan aşağı dökülüyordu. Ela gözleri ışık saçıyor gibiydi. Olağanüstü bir güzelliğe sahipti ve anlamlandıramadığım bir enerji akımı yayıyordu. Gözüme çarpan uzun, sivri kulaklarını gördükten sonra ise ürperdiğimi hissederek gözlerimi kaçırdım.
"Ah benim küçük bukalemunum, seni tanımasam korktuğunu düşüneceğim. Merak etme, kısa süre içinde bilincin yerine gelecektir."
Gözlerimi kısarak yüzüne baktım. Beni sevgiyle karşılıyordu. Bundan ne anlam çıkarmam gerektiğini düşünürken, o küçük bir tebessümle devam etti. "Seni çok özledik."
"Beni çok mu özlediniz? Sen ve diğerleri, kim olduğunuzu bildiğimi sanmıyorum." Benim hizama gelebilmek için dizleri üstünde nemli çimene çöktü. Bu hareketiyle endişeyle geri çekilmek istesemde yine aynı elektrik akımına maruz kaldığımda acıyla inledim.
"Biraz gevşe. Bizi tanıyorsun sadece kısa süreliğine bir bilinç kaybı yaşıyorsun. Gün doğmadan hatırlamış olursun." Yüzünde samimi ve gerçekçi bir ifade vardı. Benimse inanmaktan başka şansım yok gibi görünüyordu.
"Şu dallar." Dediğinde gözleriyle beni kafeslemiş dikenli dallara bakıyordu. "Yine rahat durmadın değil mi Nora?"
"Yine derken tam olarak neyden bahsetiyorsunuz? Ve adımı nereden biliyorsunuz?"
"Tanrı'm Nora seni tanıdığımı söyleyeli iki dakika olmadı orada bunamış olabilir misin?" Yüzüne öylece bakmaya devam ederken, abartılı bir tavırla gözlerini devirdi.
"Pekala." Dedikten sonra çöktüğü yerden kalkıp, mor rengindeki şifon elbisesini silkeledi. "Başka diyecek birşeyin olmadığına göre Brandan'ı çağırmaya gidiyorum."
"Brandan?" Derken sorarca söylemiştim bu adı. Sesimi ne kadar düz tutmaya çalışsamda endişeyle kıvranıyordum. Gülümsedi ama bu gülümseyişin altında bir çok ima var gibiydi.
"Kaç gündür uyanmanı bekleyen şu yakışıklı melez. Yakından tanıyorsun Nora." Sesinde yine aynı ima vardı. Cilveli bir tavırla göz kırpıp arkasını döndüğünde, arkasında öylece bakakaldım.
Kapana kısılmıştım. Hatırlamam gereken şu halt her neyse, bir türlü hatırlayamıyordum. Tanrı'm ölmüştüm sonrasında ise yeni bir hayata açmıştım gözlerimi. Buna şaşırmam saçmaydı belki sonuçta böyle olmasını ben istemiştim ancak hala inanamıyordum. Sanki birazdan annem bir yerden çıkıp, "Babanı sinirlendirmek istemezsin değil mi Nora?" Diyecek gibi hissediyordum. Sonuçlarına katlanma zamanıydı, ancak bu kez daha farklı şekillerde olacak gibiydi.
Arkamdan gelen çalı sesleriyle dallara değmeden, kim olduğunu görebilmek için elimden destek alarak ve ses çıkarmamaya özen göstererek arkamı döndüm. Bir kaç dal kırılma sesi dışında karanlıkta hiç birşey görünmüyordu. Gözlerim karanlığa alışsada tehlikenin nereden, ne zaman geleceğini anlamama yetmiyordu. Tanrı'm burada da o Aslan başlı, bedeni insan görünümlü Ammit'lerden olabilir miydi?
Ağaçların arasında beliren, üstündeki siyah pardösünün şapkasından yüzünü göremediğim yabancı, bana doğru yaklaşmaya başlarken, geldiği yönde sis vardı ve ormanlık alanın derinlerinden geliyor gibiydi. Arkasında iki kişi daha belirdiğinde aldığım nefesler sıklaşmaya başlamış, korkum doruklara ulaşmıştı.
Yanıma geldiklerinde önde olan yabancı siyah pardösünün şapkasını tek eliyle geriye itti. Arkasındaki iki kişide bunu yaptığında tek dileğim bana sevgiyle yaklaşan şu garip kadının içlerinden biri olmasıydı. Ancak gördüğüm yüzleri tanımanın ucundan bile geçmiyordum.
Üçü birlikte hiç konuşmadan etrafımı sardığında, derin bir nefes alıp çevremdeki üçlüye baktım. Biri zenci bir kadın diğer ikisi ise uzun ve iri yarı adamlardı.
Kadın gözlerini kapatıp elini bana doğru uzattığında geri çekilmek istedim ancak aramızdaki dalların buna engel olacağı aklıma geldiğinde kendimi durdurdum. Beni tutsak eden bu dallar, dışarıya karşıda koruyabilir miydi, işte bunu gerçekten merak ediyordum.
"Büyü yapılmış." Zenci kadın sağında duran adama baktığında, adam kaşlarını çattı. "Bu yüzden buradasın. İşini çabuk bitir."
Kadın başını aşağı yukarı salladıktan sonra iki elini dallara uzatıp, daha önce hiç duymadığım sözcükler söylemeye başladı. Dudakları arasından çıkan 'Ogień' kelimesiyle Lehçe olduğunu anlamıştım. 'Ateş.' Diyordu.
Dil dersleri aldığım dönemde 9 dil eğitimi görmüştüm, bunlara Lehçe'de dahildi ancak tamamlayamamıştım. Ve elbette bu tamamen benim ölümümle ilgiliydi. Ama benimle ne dertleri vardı ve bu büyüyü bozma ayini güvenliğim için ne kadar doğruydu bilmiyordum. Bunu bozmamın tek yolu vardı ve bende sanırım bunu denemek zorundaydım.
"Hey, siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz?" Sessizliği bozmuş, zenci kadının kelimlerinde duraksamasını sağlamıştım. Doğru yoldamıydım? Kesinlikle bilmiyordum.
"Kes sesini." Adam bana doğru eğilmiş ürkütücü bir ifadeyle yüzüme bakarken, büyü olmasa dalları kırması an meselesi gibiydi. Tamam buradan çıkmak tabiki istiyordum ancak kesinlikle bu şekilde değil.
"Birazdan arkadaşlarım buraya geldiğinde yine bu şekilde konuşabilecek misin, doğrusu oldukça merak ediyorum." Kendimden emin bir ifadeyle üzerinde çalıştığım kusursuz gülümsemelerimden biriyle yüzüne bakarken yaptığım strateji oyununu anlamaması için direniyor, içten içe ölesiye korkuyordum. Zenci ise konuşmalardan etkilenip susmak yerine sözcükleri daha hızlı söylemeye başlamıştı.
"O çeneni kapatmazsan, bu büyü bozulduğunda senin için güzel planlarımı devreye sokmak zorunda kalırım. Bunu ister misin?" Tek kaşımı kaldırıp yüzüne bunu yapamazsın der gibi baktım ardından bağırmaya başladım.
"Ah işte geliyorlar!" Bir anlık şaşkınlıkla hepsi arkasını dönmüş elimle gösterdiğim yere bakmışlardı. 25 lerinde görünen adam sinirle elini saçlarına atıp çekiştirdi ardından eliyle kendini gösterdi.
"Benimle dalga geçtin, öyle mi?" Yanındaki adam gülerken, zenci kadın hiç etkilenmeden kelimleri kaldığı yerden söylemeye devam ediyordu.
"Sadece korkağın teki olduğunu öğrenmeni sağladım." Yabancı ürkütücü bir gülümsemeyle yüzüme bakarken Alice Harikalar Diyarındaki Cheshire kedisine benziyordu. Dişleri arasından "Korkuyu sana zevkle öğreteceğim." Dedikten sonra yüzündeki gülümsemenin yerini sert bir ifade aldı ve zenci kadına döndü.
"Acele et."
Kadın kelimleri tekrar ederken gözleri beyaza bürünmeye başladı. Çevremi saran dallar ufak kırılma sesleriyle geri çekilmeye başladığında gözlerimi sıkıca kapattım. Aslında tutsak olmanın çokta kötü bir fikir olmadığını düşünmeye başlamıştım.
"Gel bakalım cesur kız." Kolumda hissettiğim baskıyla gözlerimi açtığımda Cheshire kedisi- sinir bozucu yabancı- yüzüme aynı gülümsemeyle bakıyordu. Kolumu sert bir şekilde elinden kurtarıp uzanmak zorunda bırakıldığım yerden kalktım. Tekrar kolumu tutmak istediğinde, sinirle yüzüne baktım. "Kendim yürüyebiliyorum."
Sert bir şekilde omzumdan tuttuktan sonra beni önüne geçirip ittiğinde dengemi sağlayamadan dizlerim üstüne düştüm. Acıyla olduğum yerde inlerken arkamdaki söylenmeleri duyar gibiydim.
"Gördüğün gibi kendi başına yürüyemiyormuşsun cesur kız. Şimdi sessiz olmazsan dilini koparır Jades'e yediririm." Gözümden akan yaşları sinirle elimin tersiyle silerken, daha fazla konuşmak istemiyordum.
"Kızların dillerini yemekten hoşlanmıyorum dostum, daha çok başka şeyler." Adının Jades olduğunu öğrendiğim adamın sesini ilk kez duyuyordum. Beni baştan aşağıya süzüp "Bilirsin işte." Dedikten sonra göz kırptı.
Kendi aralarında mide bulandırıcı gülüşmelerini dinlerken, Cheshire kedisi kolumu tutup ayağa kalkmamı sağladı.
"Daha fazla oyalanmak yok." Yanındaki adamdan bakışlarını çekip bana yöneldi, başıyla yolu gösterirken "Yürü." Diyerek emir verdi. Ancak ben son kez şansımı denemek istiyordum.
Emrine uyduğuma inanması için başımı eğerek yürürken, yanımdaki ayak seslerini duyuyordum. Ayaklarım bir anda durduğunda, geriye dönüp koşmaya başladım. Arkamdan sinirle bağırdıklarını duyuyordum ancak ne dedikleriyle ilgilenmiyordum.
"Zatrzymać."
Ayaklarım toprağa sabitlendiğinde, nefes nefese kalmıştım. "Powrót." Zenci kadının sesini tekrar duyduğumda ayaklarım benden izinsiz hareket etmeye başladı ve onlara dönmemi sağladı. İçimden lanetler ediyordum. Buraya kadardı. Hepsi buraya kadardı.
Saçlarım arasında hissettiğim el yüzünden acı içinde çığlık atmaya başladığımda, Lanet kadının sesini çığlıklarım arasında tekrar duydum.
"Schować."
Bağırmaya çalışırken, sesimin çıkmadığını farketmem uzun sürmedi. Ne kadar bağırmak istesemde tek ses çıkaramıyordum. Cheshire kedisi saçımdan tutup hiç zorlanmadan yerdeki bedenimi sürüklerken, hat safhada acı çekiyordum. Saçlarımın bir kısmının elinde kaldığından emindim. Bağırmaya çalışan ağzımın içine toprak ve otlar girerken öksürme yetimi kaybetmiş gibiydim.
Hırlama sesiyle, Cheshire kedisi bedenimi ileriye doğru fırlattığında ne olduğunu anlamadan kendimi onlardan bir mil ileride buldum. Düştüğüm yerden zorlukla başımı kaldırıp arkamı döndüğümde, üç yabancının karşısında beni tanıdığından bahseden kadını ve yanındaki iri kurtu gördüm. Kanlı bir kavga olacağa benziyordu.
Kurt onlara doğru atağa geçtiğinde adının Jades olduğunu öğrendiğim adam haykırır gibi sesler çıkarmaya başladı. Kemikleri eğrilip, bükülüyor, haykırma sesine karışan kemiklerinin kırılma seslerini duyuyordum. Sanki şekil değiştiriyor gibiydi.
Hareketsizce olanları izlerken olduğum yerde taş kesilmiştim. Cheshire kedisi olarak tanımladığım yabancı adamda kediyle hiç alakası olmayan büyük bir kurta dönüştüğünde iki yaratık, beni tanıdığını idda eden kadının yanında gelen kurta saldırdı. Geride duran iki kadın ise bilmediğim sözcüklerle olaya müdahil oluyor gibiydiler.
Ayaklarımdan yardım alarak hızla sırt üstü geriye doğru kaçmaya başladığımda zenci kadının bakışları beni buldu. Aldığım kesik nefesler ve kanımdaki adrenalinle hem kaçıyor hemde bağırıyordum. "Tanrı'm,Tanrı'm! Lütfen beni koru!" O an konuşabildiğimi farkettim. Onların kavgasından yararlanarak kaçabilirdim ve bu belkide son fırsatımtı.
Ellerimden yardım alarak yerden kalkıp arkama bakmadan koşmaya başladım. Bu sık ormanda yüzümü çizen ağaç dallarına kolumu siper ederek hızımı düşürmeden koşmaya devam ederken, ayaklarım altında kırılan kuru dalların sesleri, sessiz ormanda fazlasıyla ses çıkarıyordu.
Benim çıkardığım ses ile karanlıkta kaçan kuş belkide yarasaların kanat seslerini duyuyordum. Nefes nefese kaldığımda elimi ağaçlardan birinin pürüzlü gövdesine koyup, dinlenmeye ve nefeslerimi düzene sokmaya çalıştım. Bir yandan da dikkatle çevreme bakıyor, sessizliği dinliyordum.
Duyduğum dal kırılma sesi ve yaprak hışırtılarıyla olduğum yere sessizce çöküp, çevreme daha dikkatli bakmaya başladım. Ses gittikçe yaklaşırken ne olduğunu bilmediğim için sessizce beklemeye devam ediyordum. Bugün gördüklerim bana yetmiş ve artmıştı. Daha fazla olağanüstü şeyler görmeyi kaldıramazdım.
Solumda hissettiğim derin solukla başımı çevirdiğimde büyük bir kurtun bana dikkatle baktığını gördüğümde korkuyla aniden çığlık atıp, ondan olabildiğince uzaklaşmak için tekrar hızla koşmaya başladığımda, ayağıma takılan ufak kaya parçasına takılıp düştüm.
Başımı kuru yaprakların sardığı nemli toprağa sertçe çarpmıştım ancak ayağımın acısı başıma oranla çok daha fazlaydı. Olduğum yerde acıyla inledim. Yüzüme düşen saçlardan hızla elimle kurtulup arkamı döndüğümde aramızda çok az bir mesafe kaldığını gördüm. Acıyan ayağımı düşünmemeye çalışarak, tekrar koşmaya başladım. Tökezleyerek koşmanın beni düştüğüm durumdan kurtarması imkansızdı ve muhtemelen kırılmıştı yinede çaresizce koşmaya devam ediyordum. Arada arkama bakıp kurtun yetişip yetişmediğinden emin olmaya çalışıyordum. Ayaklarımdan biri boşluğa geldiğinde kurta bakmayı kesip hızla önüme döndüm.
Kaşılaştığım şeye inanamaz gözlerle bakıyordum. Uçurum. Tekrar arkamı dönüp kurta bakmak istediğimde aramızda bir kaç adımlık mesafe vardı. Kurt ön ayaklarını yavaşça kaldırdığında aldığım nefesi veremeden öylece ona bakmaya devam ederken beynimin içinde yankılanan tek bir düşünce vardı. Bana bahşedilen yaşam bu kadar kısa sürmemeliydi.
Kurtun ön ayakları esrarengiz bir biçimde kısalıp incelirken, daha dik durmaya başladı. Bedenini kaplayan koyu kahverengi tüyler yavaşça yok olmaya başladığında anlamıştım, dönüşüyordu. Yüzü ufalıp, insansı bir bedene büründüğünde, başım dönmeye başladı. Bacaklarım beni ayakta tutamaz hale gelmişti. Gözüm kararıyor, dengemi kaybediyordum. Sırtımda ve bacaklarım altında hissettiğim kollar ile beni kucağına aldığını anlarken, sıcak bir göğüse başım düşmüştü. Sonrası mı? Dipsiz bir karanlık...