Anger

2097 Words
Bazı sırları saklamak, büyük bir vicdan azabı yaşamamıza sebep olurdu. Küçük bir çocukken gizli tutulan şeyleri merak eder, öğrenmek için kulak kabartırdım. Ancak şimdi sır tutmak sadece vicdan azabı yaşamama sebep oluyor, her an ortaya çıkması korkusuyla yaşamaktansa ölmeyi tercih edebilecek kadar hassastım. Alex ise Tanrıça İsis'den sonra bu sırrı bilen tek kişiydi. Saatlerce uykusuz geçirdiğim bir günün ardından tüm gün uyumuş ve yeni bir sabaha gözlerimi açarak dinlenmiş hissediyordum. Beni uyandıran ise Alex'ti. Herşeyi bildiği için son yarım saattir Vidney'in de bilmesi gerektiğiyle ilgili bir şeyler söylüyordu. Yarım saatin sonunda bunu kabul etmiştim ve artık Vidney'in gelmesini bekliyorduk. Odanın kapısı bir kaç kez tıklatıldığında, heyecan ve biraz endişeyle Alex'e baktım o ise benden çok daha rahat görünüyordu. Oturduğu koltuktan kalkıp, kapıyı açmaya gitti. "Anlaşılan bundan sonra seninle fazla karşılacağız." Diyerek henüz Alex'e ısınamamış olan Vidney, küçümseyici bir tavırla kızıl saçlarını omuzunun arkasına attı ardından gözleriyle oda da beni bulduğunda, kaybettiği değerli bir eşyasını bulmanın sevincini yaşayan bir çocuk gibi yüzüme baktı. "Konuşmamız gerektiğini söylemişsin Bukalemun." "Gelsene." Derken oturması için koltuğu gösterim. Uyumlu bir şekilde karşı gelmeden oturduğunda, Alex ayakta dikilmiş bir vaziyette sırtını kapıya dayamış bize bakıyordu. "Pekala." Dedikten sonra kendimi konuşmaya hazırlamak için derin bir nefes aldım."Her şeyi en ince ayrıntısıyla öğrenmen gerektiğini düşünüyorum." "Yoksa hatırlıyor musun?" Dediğinde, gözlerini kocaman açmış ona böyle bir müjde vermem gerektiğini düşünüyor gibiydi. Başımı olumsuz anlamda salladığımda, aynı hızda yüzü düştü. "Biliyorsun Tanrı'larla karşı karşıya geldim. Anlattığım dünya kısmı benim yaşadığım tek gerçek ve bunu Tanrıça İsis sayesinde anladım." "Anlamıyorum." "Bak Vidney, Morgan'ın köhne evine gittiğimizde, o suya elimi soktuktan sonra Tanrıça İsis'le karşılaştım. Geçmişimi zaten bildiğimi, başkasının geçmişini aramamam gerektiğini söyledi. Anlayacağın sizin hatırlamamı istediğiniz geçmiş, bana ait değil. Nora şu an Osiris'in azabını yaşıyor ve bir ölü olarak kalmaya devam ediyor. Ben yalnızca Dünya'da öldükten sonra affedildim ve bu Evrene gönderildim. Dünya ve bu evren arasında bir bağlantı olduğunu düşünüyorum. Herkesin bir eşi varmış ve benim ki Nora'ymış. İsimler kaderimiz olduğu için adımız, yüzümüz her şeyimizle ikiz gibi aynıyız." "Saçmalık." Bakışları ise bunun doğruluğundan korkar gibi tereddütlüydü. Bilinçsizce, kendi kendine konuşur gibi tekrar, "Çok saçma." Dedi. Başımı olumsuz anlamda sallarken, yüzüne üzgün bir ifadeyle baktım. "Bende böyle olmasını istemezdim. Bu evrendeki benzerim, herkesin nefret ettiği ve korktuğu bir yaratık. Benim için ne kadar zor olduğunu tahmin bile edemezsin." Aklıma gelen şeyle bir süre sustum ancak her şeyi bilmesi gerektiğini düşündüğüm için söylemeye karar verdim. "Brandan'ın aldatıldığı ise doğru." Vidney bir süre şaşkınca yüzüme baktıktan sonra öfkeyle ayağa kalktı. "Benim arkadaşım asla böyle bir şey yapmaz. Bak Nora." Dediğinde eliyle alnına bir kaç kez vurdu. Kendini zor tutuyor gibiydi. "Eğer bana güvenip, güvenemeyeceğini sınıyorsan bu aramızı bozar." "Sana gerçekleri anlatıyorum. Bilmen gerektiğini düşündüm. Benim burada bir geçmişim yok ve senin arkadaşın olarak gördüğün kişi hem sana hemde Brandan'a büyük zararlar verdi. İhanet etti!" "Yalan söylüyorsun." Şu ana kadar susan Alex araya girmeye gerek duyarak konuşacağım sırada elini kaldırıp, beni susturdu. "Ona neden yardım ettim sanıyorsun?" Vidney anlamamış olmalı ki kaşlarını çatarak yüzüne baktı ve aksi bir sesle konuştu. "Ne saçmalıyorsun sen?" "Onun gerçekten Nora olmadığını söylüyorum Cadı. Ölüm saçan bir yaratığa kim iyilik yapmak ister ki?" "Siz delirmişsiniz!" Başını öfkeyle iki yana sallarken, inanmak istemiyor gibiydi. "O Nora! Görmüyor musun? Aynısı!" Alex gülerek bir bana birde Vidney'e baktı. "Sırtındaki mühür ne anlama geliyor o halde? Madem Nora değil, o mühür orada neden var!" Bunu bende bilmiyordum. Vidney'in söyledikleriyle başıma bir balyoz yemiş gibi hissederken, şaşkınca ikisine bakmaya başladım. Alex bir cevap vermem için bana bakarken, dudaklarım bir kaç kez aralandı ancak tek kelime edemedim. "Gördün mü! Bu mühür herkeste olmayan özel bir şey. Madem o Nora değil, bunu nasıl açıklayacaksınız!" "Bilmiyorum ben sadece Tanrıçanın gösterdikleri ve söyledikleri üzerine konuşuyorum." Dedikten sonra derin bir nefes alarak Vidney'e döndüm. "Her ne olursa olsun o yaratık ben değilim Vidney!" "Dönüşebiliyorsun Nora!" Çıldırmak üzereydim söylediklerine verebileceğim tek mantıklı cevap bulamıyordum. Ellerimle yüzümü kapatarak, içinde bulunduğum bu çıkmaz durumdan kurtulmak ister gibi başımı iki yana salladım. Kabullenmek istemiyordum. O ben olamazdım. Asla! "Bak geçmişinden pişmanlık duymanı anlarım ancak varlığını reddetmeni anlayamam. Bana nasıl bir zarar verdiğini sormayacağım. Brandan'ı ise aldattığını kendin doğruluyorsun. Üstelik ona karşı seni korumuşken." Dedikten sonra sinirle güldü. "Bundan sonra görüşmesek çok daha iyi olur, Nora." Kapının kapanma sesi geldiğinde, ellerimi yüzümden çekip Alex'e baktım. Yanıma oturup destek olmak ister gibi omzumu sıktığında, o ana kadar tuttuğum öfke, endişe, çaresizlik her ne varsa gözlerimden akmaya başladı. "Bundan sonra ne yapacağım ben?" Sesim kısık ve pürüzlü çıkmıştı. Bana ait olmayan bu yolda daha ne kadar yürüyeceğimi bilmiyor, sonumdan endişe duyuyordum. "Aslında ben biliyorum." Alex'in samimi sesiyle yüzümü yanımda oturan varlığına döndüm. "Nora olmadığını ispat etmen seni tehlikeye sokacaktır. Dediği gibi dönüşebiliyor ve o mühürü taşıyorsan bunu ispat etmemiz zor. Zaten yaralı bir kuş gibi görünüyorsun, bu halde çok kolay yem olursun." Dedikten sonra samimiyetle güldü. "Sarışın cadı, aciz bir halde olmasına rağmen neredeyse kulübede seni öldürüyordu, bu yüzden risk almaya hiç gerek yok." "Yinede tehlikedeyim Darius yaşadığımı düşünüyor olmalı, annesi ise anlattığına göre psikopat bir kadın ve muhtemelen öğrenmesi uzun sürmemiştir." Dediğimde başını salladı. "Buradan gitmeni sağlayacağız." Şaşkınlıkla yüzüne baktım. "Nasıl?" "Sana hançeri yapan bir cadıdan bahsetmiştim hatırlıyor musun?" Dediğinde kısa bir an konuşmamızı hatırlamaya çalıştım. Güçlü bir hançerden bahsetmişti ve odama girdiğimde ilk işim hançerin o olup olmadığını doğrulamak olmuştu. Darius'un bana sapladığı hançer gerçekten, Nora'ya ait olan hançerdi. Başımı salladığımda kafasında güzel bir plan varmış gibi gülümsedi. "Bu kadar güçlü ve eşi benzeri olmayan bir hançeri yapabilen, senin Dünya'ya dönmenide sağlayabilir." Bu gerçekten olabilir miydi? Şu ana kadar ihtimalinin bile imkansız olduğunu düşünürken, içimde ufak bir umut filizlendi. "Peki, onu nasıl bulacağız?" "Bu gerçekten zor bir soru." Diyerek sesli bir şekilde güldü. "O cadının kim olduğu bilinseydi, şu ana kadar muhtemelen ya esir tutulurdu yada öldürülmüş olurdu. Nora gibi düşüneceğiz." Dediğinde işimin çok zor olduğunu anlamam uzun sürmedi. "En önemlisi ise, bahsettiğin Mısır tanrılarının bir kitabı burada da var. Ondan da bir şeyler çıkabileceğini düşünüyorum." Bunu kulübede o cadıyı öldürdükten sonra konuşmuştuk. Bana inanması için her şeyi anlatmam gerektiğini söylemişti. Bende ona Tanrı'lardan ve kitaplarından da bahsetmiştim. En kolay ulaşacağımız şey Ölüler kitabıydı. Başımı salladığımda, ayağa kalktı. "Aşağıya kahvaltıya iniyorum, çok geç kalmadan sende gel dostum." Dediğinde gülerek ona baktım. Beni dostu olarak görüyor olması ise, onca kötü olan şeyin arasında Tanrı'nın ufak bir mükafatı gibiydi. Beni anlayan birilerinin olması şu an tek ihtiyacım olan şeydi. "Buraya benden çok daha hızlı alıştın." Dediğimde o da güldü. "O küçük kulübede hayat ne kadar zordu bilemezsin, beni oradan kurtardığın için teşekkür ederim." Mahçup bir ifadeyle yüzüne baktım. "Asıl sen beni kurtardın Alex, o yüzden teşekküre hiç gerek yok. Sen git, arkandan giyinip geleceğim." Dediğimde başını salladıktan sonra odadan çıktı. Sonunda tek gerçeğim olan yalnızlığım ve ben, baş başa kalmıştık. Asıl olan buydu. Ben Dünya'da da, burada da yapayalnızdım. ⚔️ Uzun ve dar bir koridorun sonuna gelip, sağa döndüğümde karşıma, kalabalık bir salon ve açık büfe çıktı. Gözlerimle hızla kalabalık salonu tararken, ilk gördüğüm yüzler geniş bir masada, karşılıklı oturan Brandan ve Vidney olmuştu. Brandan kokumu almış gibi bakışlarını olduğum yere yönelttiğinde, elinde tuttuğu çatalı öfkeyle büktüğünü gördüm. Anlaşılan Vidney aldatıldığını doğrulamıştı. Hemen ardından Vidney'in de olduğum yere baktığını gördüğümde bakışlarımı onlardan kaçırıp, el sallayan Alex'i farkettim. Önünde iki tabldot olduğunu görünce, açık büfeye gitmeme gerek kalmadığını anlayarak oraya yöneldim. Kalabalığın arasında yürürken, önümü açıp yoldan çekilenler, öfkeyle ve hayranlıkla bakan gözler ürpermeme neden oluyordu. Adımlarımı hızlandırıp masaya yaklaşmak üzereyken, ayağıma takılan şeyle bir anda yere kapaklandım. Başımı ellerimle son anda korumuşken, dizim ve dirseğim fena halde acıyorlardı. Ellerimi yüzümden çektiğimden başımda dikilen siyah, kısa saçlı, genç kadını görmemle yapılan adiliği anlamam uzun sürmedi. Bu beni aramaya gelen grubun arasındaki genç kadındı. Bu da demek oluyordu ki hala Nora'dan korkmayan varlıklar da vardı. Ayağa kalkıp, üstümü silkelerken bakışlarımı bir an olsun yüzünden çekmiyordum. Salonda tek ses çıkmazken, herkes nefesini tutmuş bizi izliyor gibiydi. Genç kadın ise yüzüme gülerek bakıyordu. "Cesaretini taktir ettim doğrusu." Dediğimde gülümsemesi büyüdü ve tek kaşını kaldırarak vurdumduymaz bir tavır takındı. "Senin taktirine ihtiyacım olduğunu sanmıyorum canım." Dedikten sonra kulağıma doğru eğildi. "İntikamımı her zaman alırım, Nora." Sağımdaki hırıltılı nefesler bakışlarım kısa bir an yanıma kaydığında, Alex'in öfkeli yüzüyle karşılaştım. Her an saldırmaya hazır ve benden bir hareket bekler gibiydi. Ancak hayır, asla ona zarar vermeyecek ve verdirmeyecektim. Bakışlarımı benden bir tepki bekleyen genç kadına çevirdim. "Kuyruk acın var anlıyorum." Dedim kendimden emin ve sakin bir sesle. "Ancak bunlar basit numaralar. Neden dönüştüğümde karşıma gelmeyi düşünmüyorsun?" "Ah! Sevgili Nora, çirkin yaratıklar göz zevkimi bozuyor. Dönüşmediğin sürece bir asalaktan farkın olmadığını görmeni istedim sadece. Baksana etrafına!" Derken ellerini iki yana açmış bizi dikkatle dinleyen kalabalığı gösteriyordu. "Yapayalnızsın." Ve her şey tam bu noktada çığrından çıktı. Damarlarımda ki hareketlilik ve seslere olan duyarlılığım artarken, görüşürüm kırmızılaştı. İlk kez sakin olmak istemiyordum. Ah! Kesinlikle istemiyordum. "Çirkin ve yalnız bir yaratık öyle mi?" Dediğimde hala yüzüme gülerek bakıyordu. Elimi kaldırıp görmesini sağladığımda kırmızı, pütürlü bir deri ve uzun tırnaklarla, sesli yutkunuşu kulaklarıma doldu. "O halde benden eksik bir tarafının kalmasını istemem." Elimi yüzüne geçirip hızla boydan boya yırttığımda, acı çığlığı salonda ki sessizliğe son vermişti. Yüzünden akan kanlar, tırnak aralarıma dolarken, ellerini güzel(!) yüzüne kapatmış şaheserimi gizlemeye çalışarak, koşarak salondan ayrılmıştı. Muhtemelen bu derin izi ömrünün sonuna kadar taşıyacaktı. Benden güzel bir hatıra diye düşünürken, gülümseyerek yanımdaki Alex'in koluna girdim ve masamıza ilerledim. Hala kimseden çıt çıkmıyordu. Brandan ve Vidney ise film izler gibi bu sahneyi izlemiş ve sanki gördükleri Nora, eskiden tanıdıkları o Nora'ymış gibi alayla gülümseyerek önlerine dönmüşlerdi. Bana karşı cephe aldıkları artık kesindi. "Senden korkulur." Kısık bir sesle karşımdaki sandalyede yerini alan Alex, duymak isteyeceğim son şeyi söylemişti ancak ciddi olmadığı yüzündeki alaycı ifadeden belliydi. "Haketti." Dediğimde başını sallayarak, "Kesinlikle haketti." Dedi ve hiçbir şey olmamış gibi yemeğini yemeye başladı. Masamıza koyulan tabldotla bakışlarım sahibine kaydığında, Agustin'i görmem uzun sürmedi. Yüzündeki huzursuz ifadeden anladığım kadarıyla gördükleri hoşuna gitmemişti. "Oturmama müsaade var mı?" Dediğinde gülümseyerek yanımdaki boş sandalyeyi gösterdim. "Sormana bile gerek yok. Otur lütfen." İfadesi biraz yumuşasada buraya konuşmak için geldiği, huzursuzca yerinde kıpırdanmasından belliydi. "Bu kraliçenin hoşuna gitmeyecek Nora." "Nefsi müdafaayı bilir misin Agustin?" Dediğimde aklına bir şey gelmiş gibi gözleri parladı. "Elbette." "Senin saygıdeğer biri olduğunu Vidney'den öğrendim. Duyduğuma göre başkomutan rütbesiyle yüksek bir mertebedeymişsin." Hafif bir tebessümle oturduğu yerde dikleşirken, başını salladı. "Bunu kraliçeye nefsi müdafaa olarak anlattığında bir sorun olacağını düşünmüyorum." Dedim. "Pekala, öyle olsun." Diyerek ellerini kaldırdı, ardından gülerek tabldotunu önüne çekti. "Öyle zaten Agustin. Ne kadarını izledin bilmiyorum ancak sorarsan anlatacaklarından eminim." Dediğimde yüzünde ciddi bir ifade belirdi. "Sadece anlatılanlara göre can almak veya can yakmak için bir nedene ihtiyacın olmadığını söylerlerdi. Bu yüzden nefsi müdafaa olmasına biraz şaşırmış olabilirim." Bakışları çaprazımda bir yere kaydığında, yüzümü baktığı yere döndüm. Görüş açıma giren Vidney yemeğini yiyor, bize bakmıyordu. Bakışlarım tekrar Agustin'i bulduğunda gözlerindeki ışıltıyı gördüm. Anlaşılan, bir saat öncesine kadar en yakın arkadaşım olan bu kızdan fazlasıyla hoşlanıyordu. "Ondan hoşlanıyor musun?" Söylediklerimle bir an irkilip, yüzünü bana döndüğünde yüzümdeki gülümsemeye bir süre şaşkınca baktı. "Söylemeyeceğimden emin olabilirsin." Diyerek onu rahatlatmaya çalıştığımda, bakışlarını tabldotuna çevirip, yemeğini yemek için eline bir çatal aldı. Cevap verip vermemek arasında gidip geliyor, zaman kazanmaya çalışıyor gibiydi. "Uzun bir zamandır gözlerimin önünden gitmiyor." Dediğinde gülümsedim. "Aramız iyi olsaydı, sana bir şans vermesini isterdim." Dedikten sonra elimi omzuna koyup sıktım. "Aranızın iyi olduğunu sanıyordum." Elimi çekip, bakışlarım Alex'e kaydığında onu alaycı bir ifadeyle gülerken buldum. "Bu sabaha kadar iyilerdi." Agustin, Alex'e anlamsızca baktığında araya girerek "Boşver, çok uzun hikaye." Diyerek konunun kapanmasını sağladım. "Bir ara dinlemek isterim." Dediğinde gülümseyerek yüzüne baktım. "Kim bilebilir, belki de bir gün dinlemen gerekir." ⚔️ Christina siyah, kısa saçlarında elini gezdirip, düzgün bir şekil almasını sağladı. Avucunu yüzünün büyük bir kısmını kaplayan, beyaz yara bandına bastırdığında öfkeyle dişleri arasından hırladı. Acısı da öfkeside tazeydi. Yüzünün sağ tarafını boydan boya kaplayan yırtık, Nora'nın keskin pençesi sayesinde gözünün birini kaybetmesine neden olmuştu. Artık çirkindi ve tek düşünebildiği ona bunu ödeteceğiydi. Aynanın önünden çekilip arkasını döndüğünde en yakın arkadaşı olan Sarah'ın, ona acıyan gözlerle baktığını gördü. Gülümsedi ancak bu tehlike dolu bir gülümseyişti. "Brandan buna değmezdi Christina." Arkadaşının bu sözüyle gülümseyişi yerini öfke dolu bir ifadeye bıraktı. "Buna sen karar veremezsin!" Sarah başını üzgün bir ifadeyle iki yana sallarken, hazırlanan Christina'ya anlamsızca baktı. "Nereye gidiyorsun?" Dediğinde, duyacağı cevabın bu kadar delice olacağını tahmin edemezdi. "Loputon'a, Prens Darius'u bulmaya." "Sen çıldırdın mı Chris, öldürürler seni!" Christina'nın yüzünde şeytani bir gülümseme belirdiğinde, Sarah onun gerçek bir deli olduğunu düşünmeye başlamıştı. "Nora'ya krallıkta bu kadar yakın yaşarken, beni öldürmek akıllarına gelecek son şey olur." Alayla kaşlarını yukarı kaldırdığında, "Bunu yanına bırakacağımı düşünmüyordun herhalde?" Dedi. "Bak orada başına bir şey gelirse seni kurtarmaya bile gelemem. Kraliçe bunu bir ihanet olarak görür!" "Kimsenin bundan haberi olmayacak Sarah. Beni soracak olurlarsa şehire indiğimi söyle." Dedikten sonra cevap beklemeden, kapıyı çarpıp çıktı. Sarah ise arkasından öylece bakakaldı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD