3. Bölüm (Kaybetme korkusu)

2449 Words
Kaybetme korkusu… Gül abla, Özgür Bey’in yaşadıklarını anlattığında içim sanki paramparça olmuştu. Genç adamın daha 27 yaşındayken en sevdiği insanlarla ne kadar büyük bir sınavdan geçtiğini duyduğumda, karnımda bir acı hissettim. O kadar derin bir acıydı ki, gözlerim doldu; ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Bir süre sonra, ne yaparsam yapayım, gözyaşlarımın önüne geçemedim. Burnumu çeke çeke ağlıyordum, ne kadar çabalarımsa çabalayayım, içimdeki o acı, yüreğimi parçalıyordu. “Ben şimdi ona nasıl bakacağım, Gül abla?” dedim, gözyaşlarımı silerken. “Her baktığımda içinde taşıdığı o yangının acısını hissedersem, içim dayanılmaz bir şekilde parçalanır.” Kelimelerim zor çıkıyordu, ama içim o kadar dolmuştu ki, kendimi tutamıyordum. Gül abla, beni sakinleştirmeye çalışarak başını salladı ve ciddiyetle cevap verdi: “Sakın! Ona acıyan gözlerle bakma. Çünkü işte o zaman, bir an bile düşünmeden seni kapının önüne koyar. Acıma duygusu ona çok zarar verir, inan bana.” Yüzümdeki şaşkınlık ve acı birleşince, içim daha da bunalıyordu. “Of ya, öyleyse keşke hiç anlatmasaydın,” dedim, derin bir iç çekerek. Duyduklarım beni o kadar etkilemişti ki, içimdeki huzursuzluk bir türlü geçmiyordu. Gül abla biraz düşünceli ama aynı zamanda yumuşak bir şekilde gülümsedi. “Anlatmamı isteyen sendin, unutma!” dedi, hafifçe başını sallayarak. “Neyse, hadi bu kadar oyalanmak yeter. Artık seni neler bekliyor, onlara bakalım. Ama önce, yapman gereken şeyleri söyleyeyim, sonra da çok geç olmadan çıkalım,” dedi ve uzun uzun bana, önümdeki işleri anlattı. Bu kadar derin bir konuşma sonrası, kafamın içi tamamen karışıktı, ama Gül ablanın yönlendirmeleriyle toparlanmam gerektiğini biliyordum. Bugün maaş günümdü, ama bankamatiğe gidip parayı çekmek için bir adım atacak halim kalmamıştı. Sabahın o ilk saatlerinde, içimdeki yorgunluk ve bir türlü geçmeyen sıkıntılarla boğuşarak, doğrudan otobüs durağına yöneldim. Cebimdeki kartla yapmam gereken işlemi düşünmek yerine, daha çok kafamda karışık düşünceler arasında kaybolmuştum. Ne yapacağımı, nasıl ilerleyeceğimi tam olarak kestiremiyordum. Otobüs durağına geldiğimde, diğer yolcuların da sabahın erken saatlerinden kalma bir yorgunluk içinde olduklarını gözlemleyerek, durakta beklemeye başladım. Başka zamanlarda, otobüsün gelmesi bir türlü hızlanmıyor gibiydi. Ama bu gün, belki de yüreğimdeki ağırlıktan dolayı, her şeyin hızlı geçtiğini düşündüm. Otobüs sanki beklediğimden çok daha erken gelmişti, ya da belki de her zamanki gibi geç gelmişti de ben fark etmemiştim. Kafamın içinde dönen bu karmaşayı bir kenara itip, önümdeki kalabalığa göz attım. Kimse kimseye bakmıyor, herkes kendi dünyasında, kendi derdinde gibi duruyordu. Otobüs sonunda durdu ve kalabalığın arasında, kararsızca ve biraz da sinirle, aralarından sıyrılarak kapıya doğru ilerledim. Kendimi içeri atarken, insanlarda birbirini itip kakarak yer bulmaya çalışıyordu. Ne yazık ki, sabah saatlerinde olan şansım yoktu. Yine de, zorla cama yakın, daracık bir yere kendimi sıkıştırmayı başardım. O kadar küçük bir alanda, neredeyse nefes bile almak zor oluyordu. Bir yandan dışarıda hızla akan şehir manzarasına dalarak, bir yandan da içimdeki rahatsızlıkla mücadele ediyordum. O an, yollar hiç bitmeyecek gibi hissediyordum. Her zaman yaptığım bu yolculuk bile bana içsel bir huzursuzluk vermişti. İstanbul’un o karışık, bunaltıcı trafiğini izlerken, her geçen saniye kafamın dağılmasını, bir şekilde rahatlamayı umut ediyordum. Ancak, ne kadar dikkatimi şehre vermeye çalışsam da, kafamda dönüp duran tek şey Özgür Bey’in gözleriydi. Gerçi, onun o sert bakışlarını ve derin, anlamlı gözlerini çalıştığım süre boyunca yalnızca dört ya da beş kez görmüştüm. Ama bir şekilde, o gözler hep aklımda kalmıştı. Özellikle o bakışlarda bir şey vardı; öyle bir acı, öyle bir hüzün barındırıyordu ki, derinlere inmeye cesaret edemedim. Ne kadar istesem de, o gözlerdeki öfke ve acıdan, kendimi bir türlü soyutlayamıyordum. O gözler, yıllarca süren bir acıya şahit olmuş gibiydi, bir öfkenin arkasında yatan büyük kayıpların izlerini taşıyor gibiydi. Dikkatimi dışarıya vermeye çalıştıkça sanki, içimdeki boşluk daha da büyüyordu. Sadece gözler değil, aklımda bir an olsun kaybolmayan o acı dolu hikaye de vardı. Karısını ve üç yaşındaki kızını, üstelik tatil dönüşü, aynı anda kaybetmişti. Bir insanın, sevdiği iki canı bir anda nasıl kaybedebileceğini, bunun ne kadar yıkıcı olabileceğini hayal etmeye çalışıyordum. Ailem aklıma geldi her ne kadar beni istemeseler de yok saysalarda onların uzak bir şehirde nefes aldığını bilmek yetiyordu. Öyle bir kayıba… Hangi yürek buna dayanabilir ki? Her bir hayali, her bir hatıra, bir anda kaybolduğunda, insan ne yapar? Birinin sevdiği her şeyi ve her kiminse, o hayattaki en değerli şeylerini kaybetmek nasıl bir acıdır? Kafamın içinde, kızıma dair her düşünce, o an Özgür Bey’in kaybına dönüyordu. Bir an bile kızımın olmadığını hayal etmek…İçimdeki acı, daha da çoğalıyordu. Onu düşünüp, kendi yerime koymaya çalışıyordum ama nafile… Bir annenin, bir babanın, en sevdiklerinin kaybı karşısında hissettiklerini anlamak, hiçbir şekilde kolay değildi. Her şey bir anda yıkılırken, insanın kalbi nasıl dayanabilirdi? Bu sorunun cevabını bulamıyordum. Kolumun üzerine biriken yaşları fark ettiğimde, bir anda yeniden ağladığımı anlamış oldum. Gözlerimden süzülen yaşlar, parmaklarımın arasında birikmişti. Otobüsün içinde, etrafımda ne kadar insan varsa, o kadar yalnız hissediyordum. İçimdeki acı bir türlü dinmek bilmemişti ve gözyaşlarım, istemsizce düşüyordu. Bir yanda, İstanbul’un gürültüsü, motorların uğultusu, fren sesleri… ama hepsinin içinde kaybolan bir hüzün vardı. Otobüsün içi biraz daha rahatlamıştı sanki, kalabalık azalmıştı. Ama benim içimdeki sıkışmışlık, o daracık alanda kendini daha çok hissettiriyordu. Çantamı karıştırıp, kağıt mendili çıkarırken, burnumu çeke çeke gözlerimi sildim. Yavaşça, başımı hafifçe kaldırıp etrafa baktım. Gözlerim bulanık, bakışlarım hâlâ hüzünle doluyken, etrafımdaki insanlar bana bakıyordu. Gözlerinde bir merak vardı, bir soru işareti… Onlar ne düşünüyorlardı acaba? Neden ağlıyordum, ne vardı beni bu kadar etkileyen? Kim bilir… Ama bir gerçek vardı: Onların bu bakışları benim için önemli değildi. Ve o an fark ettim ki, “Kim ne der?” diye düşünmek, beni hiç ama hiç ilgilendirmiyordu artık. Bunu bir süre önce içimde kabul ettim. Kendi içimdeki savaş, başkalarının yorumlarından çok daha büyüktü. Kendimi, duygularımı, yaşadıklarımı nasıl hissettiğimi anlamak, başkalarının gözünde doğru olmaktan çok daha önemliydi. İnsanlar ne düşünürse düşünsün, onlar bana sadece bir anlık bakışlar sunuyorlardı. Ama ben, duygularımı, acılarımı, hayatımı bir bütün olarak yaşıyordum. Gözlerimi tekrar kapatıp, bir derin nefes aldım. Belki de acıyı bu şekilde kabul etmek, her şeyin en doğrusu olacaktı. İçimden geçirdiğim düşünceler, her ne kadar beni zorlasalar da, bir noktada rahatlamam gerektiğini biliyordum. İnsanlar baksa da, merak etse de, gözyaşlarımın aktığı anlarda kimseyi umursamadım. Koltuğunun kenarından tuttuğum yaşlı amca, durakta inmek için ayağa kalkarken, bana onun yerime oturmamı söyledi. O an, ayakta durmanın verdiği o dayanılmaz yükten kurtulmuş gibi oldum. Ayaklarım, o kadar yorulmuştu ki, her adımda bir ağrı daha ekleniyordu. Otobüsün sarsıntılı yolculuğunda, dengeyi sağlamak için her kasım geriliyordu. Birkaç saniye bile olsa, oturmak gerçekten iyi geldi. Ayaklarımda bir rahatlama, bir serinlik başladı. İnsan böyle anlarda bu kadar basit bir şeyin bile bu kadar değerli olduğunu hissediyordu. Ama tam o sırada, camdan dışarı dikkatle bakarken, aslında inmeme sadece iki durak kaldığını fark ettim. …. Yorgun adımlarla, nihayet evimin sokağına geldiğimde, her şey birden daha yakın, daha tanıdık hissetmeye başladı. Ama yine de, adımlarım ağır, bedenim tükenmişti. Yokuş yukarı çıkarken, başımda yankılanan her bir düşünceyi, yorgunlukla birlikte ardımda bırakmaya çalışıyordum. Derken, sokağın köşesinde, pencerenin kenarında o ince uzun silüeti fark ettim. Fatma teyze… O hep aynı saatte pencereye oturur, geleni geçeni izler ama en çok beni beklerdi. O an, göz göze geldik, ve yüzünde beliren o gülümseme, yorgunluğumun bir an olsun hafiflemesine yetti. Gözlerindeki sıcaklık, o tanıdık bakış, bana her şeyin normal olduğu hissini verdi. Yavaşça, ama içimde bir rahatlama hissiyle, yoluma devam ettim. Fatma teyze yerinden kalktığında biliyordum ki kapıyı açmak için aşağı iniyordu. Kapıya gelip gülümseyerek açtı. “Hoş geldin güzel kızım,” dedi, sesi her zamanki gibi yumuşak, içten. Gülümsemesiyle sanki bütün yorgunluğu unutturacak bir sıcaklık vardı. “Hoş bulduk,” dedim, tıpkı onun gibi gülümseyerek. Ama içinde bulunduğum hal, ona ne kadar gülersem güleyim, hâlâ yorgundum. Bugün, her şey ağır gelmişti. Fatma teyze, gözlerinde hafif bir sorgulama, biraz da tatlı bir eleştiriyle “Bugün geç kaldın!” dedi. Ama bu cümle bile, yorgunluğumu ondan gizleme isteğimle birleşti. Yavaşça onun yanına gidip, onu öperek içeri girdim. O an, sadece bana gösterdiği ilgi ve sevgi vardı. Kapıdan içeri adımımı atarken, çizmelerimin topuklarından gelen hafif acıyı hissettim. Ayağımı sıkmaya başlayan çizmelerden kurtulmak için acele ettim. Duvardan destek alarak bir çizmeyi çıkardım, sonra diğerini. Evde olmak, Fatma teyzenin sıcak bakışları, rahat bir nefes almak… Bütün bu küçük anlar, günün yorgunluğuna karşı bir sığınak gibiydi. Aklıma gelenle Fatma teyzeye dönüp “İş yerinde son dakika küçük bir mesele çıktı. O yüzden maaşımı dahi çekemedim. Sorun olmaz, değil mi? Biliyorum, faturaların yarın son günüydü ama inan şimdi aklıma geldi,” dedim, biraz mahcup bir şekilde. İçimde bir pişmanlık vardı. Fatma teyze ise hiç endişelenmeden, rahat bir şekilde gülümsedi ve “Düşündüğüne bak. Hem sen merak etme, ben faturaları yatırdım,” dedi. Bu cümle, üzerimdeki tüm yükü bir anda hafifletti. “Bu gün hava çok güzeldi, torunumla geze geze gittik,” diye ekledi, sesinde hafif bir mutluluk vardı. Gözlerinde o huzurlu, yaşanmışlık dolu bakış, her zamanki gibi beni sakinleştiriyordu. Bir anda içimden bir neşe dalgası geçti. “Oyy, benim miniğim büyümüş de anneannesiyle fatura yatırmaya gitmiş,” diyerek, onun yanına doğru çıkmaya başladım. Bu sözcükler ağzımdan dökülürken, yüzümde kızımı göreceğim için kocaman bir gülümseme belirdi. Salondaki beşiğe sessizce yaklaştım, her adımımda içimde bir huzur büyüyordu. Küçük kızım orada, minik elleriyle sımsıkı yummuş uyurken, her nefes alışını izlemek bana tarifsiz bir mutluluk veriyordu. Gözlerim onun yumuşacık cildinde gezdi. Ne kadar masum, ne kadar savunmasız… Yavaşça eğilip, yanağını öpmek için başımı biraz daha yaklaştırdım. Ama tam o anda, arkamdan duyduğum sesle irkildim. Fatma teyze, bana hafifçe dokunarak beni geri çekti. İlk ne olduğunu anlamadım, ama sonra söyledikleri tüm dikkatimi topladı. “Dışarıdan bir sürü mikropla geldiğinin farkındasın, değil mi?” dedi, sesinde dikkatli bir uyarı vardı. “Hemen elini yüzünü sabunla yıka, sonra seversin kızını. O çok hassas annesi, kıyamam, hastalanmasın.” Bir anlık bir unutkanlık… Evet, dışarıda geçirdiğim o yoğun saatler, kalabalıklar, kirli ellerim… Hepsi gözümün önünden geçerken, Fatma teyzenin uyarısına, “Haklısın teyzem,” dedim, biraz mahcup şekilde.“ Ben biraz dalgınım bugün. Yaptığımın farkında değildim. Sen olmasan ben yapardım, diyeceğim, yine kızacaksın,” diye takıldım. “Tabii ki kızarım,” dedi, ama sesinde şefkatli bir ton vardı. “Hadi, oyalanmadan temizlen, gel, acıktım, yemeğimizi yiyelim.” Bu sözleri, bir annenin evlatlarına göstereceği sevgiyle söylenmişti. Yavaşça beşiğin başından ayrıldım ve banyoya doğru yöneldim. Elimi yüzümü sabunla yıkarken, zihnimdeki dağınıklık yavaşça toparlanıyordu.. Yemeğin hazır olduğu düşüncesiyle hızla ellerimi kuruladım ve üzerimi değiştirmek için yukarı kata yöneldim. Ahşap merdivenlerin tahtaları, yılların izlerini taşıyor, her adımda hafifçe inliyordu. Kızımın huzur içinde uyuduğu o anı bozmamak için, parmak uçlarıma basarak dikkatlice ilerledim. Odaya geçtiğimde, gözlerim gardırobumun eski ahşap kapaklarına kaydı. İki gözlü, zamanın yorgunluğunu taşıyan ama hala sağlam duran o gardırop, annemin kullandığı eski eşyaların saklandığı yeri hatırlatıyordu. Ahşabın sıcak kokusu, bana geçmişi ve çocukluğumu hatırlatırken, gardıroptan rahat bir kıyafet seçip üzerimi değiştirdim. Yeniden salona adım attığımda, evin o tanıdık sıcaklığı ve huzuru beni hemen sardı. Fatma teyze, köşedeki eski, mavi masanın yanındaydı. Masanın ahşap yüzeyinde yılların izlerini taşıyan çizikler vardı, ama yine de o eski masanın kendine özgü bir çekiciliği vardı. Fatma teyze, masanın üzerinde mis gibi kokan mercimek çorbasını dikkatle kâselere paylaştırıyordu. Çorbanın kokusu, salona yayılan bu enfes aroma, burnumun içine kadar dolan bu kokuyla birlikte, o an nasıl acıktığımı hissediyordum. Hızla onun arkasına yaklaşıp, sımsıkı sarıldım. Kollarımı beline doladım, başımı omuzlarına koyarak, o anı hissetmek istedim. Ne kadar minnettar olduğumu, ona ne kadar değer verdiğimi bir kez daha söylemek istedim. “Bir tanecik tontonum, seni çok seviyorum,” dedim, sesimdeki duyguyu saklayamayarak. Sarıldıkça, içimdeki o şükran duygusu, bir nehir gibi taştı. Fatma teyze, biraz şaşkın ama belli ki sevgiyle mutlu bir şekilde kıkırdadı. Sesinin tınısı, keyifliydi. “Dur, deli kız, çorbayı döktüreceksin,” dedi, Tüm gün ne yaşadıysam her akşam yemek masasında mutlaka anlatırdım. Bu akşamda, Özgür Bey’den ve yaşadığı talihsizlikten bahsederken, sevdiğini ve evladını kaybetmiş bir kadın olan Fatma teyzenin yüzünün solduğunu gördüğümde çok üzülmüştüm. Yaşlı kadın, yıllardır aynı acıyı içine yaşıyordu. Acısını bildiği adama, Allah’tan bolca sabır dilemekten başka çaremizin olmadığını söyledi. Benim içimdeki suçluluk duygusu daha da derinleşti. “Keşke anlatmasaydım,” dedim, duygularımın yoğunluğu içinde. Gözlerim, onun yumuşacık ellerine doğru kayarken, dudaklarımdan dökülen kelimeler daha fazla yük olmak istemedi. Ama o, beni yumuşak ve sakin bir şekilde yatıştırarak, ellerimi nazikçe tutmuş ve “Olur mu öyle şey? Ben kırk yıl önce hayattan vazgeçmiştim. Ama bak sen bir anda ömrüme ömür katmaya geldin. Yıllarca acısını çektiğim evladım oldun, hiç sahip olamayacağımı düşündüğüm torunumu da yanında getirdin,” dedi. Bana sevgiyle bakan bu kadın, artık ailem olmuştu. Nasıl olmasın? Küçücük bir yürek yüzünden bana sırtını dönenlerin aksine, beni sevgisiyle sarıp sarmalamıştı. Yemekten sonra masayı toplamak, bulaşıkları yıkamak ve tüm günün yorgunluğuyla işimi bitirmek bana huzur vermek yerine, sanki bir yük gibi üzerimde kalmıştı. Belki de ruhsal yorgunluk, fiziksel yorgunluğumla birleşince vücudum tamamen durma noktasına gelmişti. Bu akşam, üzerimde hissettiğim ağırlıkla elim ve kolumun canı çekilmiş gibiydi. Aldığım ağrı kesicinin ardından erkenden yatmak için odama geçtim. Öylece yatağa uzandım ve içimdeki sıkıntı ile uyuya kalmışım. Gecenin bir yarısı Melek’in ağladığını duyduğumda gözlerimi açmaya çalıştım ama bedenim sanki bir kütle gibi ağırlaşmıştı. Gözümü açıp onun neden ağladığına bakamıyordum. Hani derler ya “Üzerine ölü toprağı mı serpildi?” diye, işte sanki öyleydim. Fatma Teyze, o kadar hassas biriydi ki, Melek’in ağlama sesine dayanamayarak hemen odama gelmişti. “Gözlerimi araladığımda, önce başımın içindeki yoğunluğu fark ettim. Bir an için ne olup bittiğini anlamadım, ama o an, kulağıma çarpan seslerle gerçekliğe geri döndüm. “Yasemin! Yasemin kızım, uyansana. Allah aşkına bu halin ne?” dedi ses, her kelimesi hızla, panik içinde dile geliyordu. O anda kafamda bir şeyler kırıldı ve uykudan sıyrıldım. Kendimi zorla toparlarken, Fatma teyzemin sesindeki korkuyu hissettim. “Bebek ağlamaktan morarmaya başlamış, yavrucak ateşler içinde kalmış, haberin yok!” diyordu. O an, içimde bir şey patladı, bir korku, bir dehşet. Bütün vücudum sanki felç olmuştu. Birkaç saniye boyunca nefes almayı unutmuş gibiydim. Kulaklarım , küçük kızımın ağlamalarını duyarken, kalbim her bir çığlıkla daha da hızlı atıyordu... O korkuyla hızla yataktan kalktım, “Hadi çabuk kendine gel, bana yardım et! Melek’in ateşini düşürelim,” dedi ama ben panik içinde küçük kızımın başında, ne yapacağımı bilmeyen bir şekilde ellerimi ateşten yanan teninde gezdirmeye başladım. O anda zihnimde sadece Melek’in hasta bedeni vardı. O masum, minicik vücut ateşten yanıyor, her geçen saniye daha da kırılıyordu. Fatma teyze, Melek’in üzerini çıkarmaya başlamıştı, “Yasemin yavrum kendine gel. Tamam bir şeyi yok, bebeklerde arada böyle ateşlenme normal sadece hemen ateşini düşürmemiz gerekiyor.” Bana verdiği teselli umut oldu. Biraz kendimi toparladım. Hemen ılık suyu hazırlayıp, Melek’in ateşini düşürmeye çalıştık. Su, biraz serinlik sağlasa da, bir süre sonra ateş tekrar yükselmeye başladı. Oyalanmadan kaybetmeden hastaneye gitmemiz gerektiğini söyledi. Fatma teyze. Onun sakinliği, bana bir nebze olsun güven veriyordu, ama kalbimdeki korku geçmiyordu. Sonunda hastaneye gitmek için hızla gece kıyafetlerimi çıkartıp giyinmeye başladım. Ben ne kadar çabuk hareket etmeye çalışsam da, ellerim titriyordu. Hep bir aksilik oluyordu. Yolda giderken, her şey dışarıda sanki normal bir şekilde devam ediyordu ama ben, yüreğimde ki kaybetme korkusuyla baş başa kalmıştım… O korku, bir an bile beni terk etmedi. Bu an, yaşadığım en büyük korkuyu, belki de bir annenin en derin acısını bana hissettirdi.!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD