4. Bölüm (tanışma)

1172 Words
Gecenin bir yarısından, sabahın altısına kadar, diş çıkardığı için ateşi yükselen bebeğimin başında beklerken, dünkü beni esir alan içimin sıkıntısının aslında bunun yüzünden olduğunu da anlamış oldum. Şükürler olsun ki küçük kızım biraz daha iyi görünüyordu. Doktorun verdiği reçeteyle hemen açık olan eczaneye gidip gerekli ilaçları alarak, bir taksiye binip onları eve bıraktım. Kaybedecek tek bir dakikam bile yoktu; aynı taksiyi kullanarak, işime yetişmeye çalışacaktım. Zamanın ne kadar hızla geçtiğini fark etmeden, kolumdaki -babamın hatırası- saate bakınca, 08:15’i gördüm. “Kahretsin!” diye içimden geçirdim. Bu trafikte çok zor gibiydi. Bir yanda bir anne olarak kızımın sağlığına şükredip rahatlatmaya çalışırken, diğer yanda da işimi zamanında yetiştirme telaşı içinde, asla vaktinde işimin başında olamayacağımı düşünüyordum. Gözlerim dalıp giderken, her şeyin bir şekilde yoluna girmesini temenni ettim. Dün Gül ablanın tüm uyarılarına rağmen, bu sabah ilk defa işe geç kalmıştım. Sabahın ilk ışıklarıyla başladığım yoğun günün ardından, bugün işe yetişmek hiç kolay olmamıştı. Saat 08:37’de binanın kapısından girdiğimde, derin bir nefes alıp, içimdeki telaşı yatıştırmaya çalıştım. Hemen girişte asansörün kapısının açık olduğunu gördüm ve bir anda sevinçle içim kıpır kıpır oldu. Adeta uçacak gibi oldum, ama tabii ki, içeri binene kadar bir şey belli etmedim, sakin kalmaya çalıştım. Asansöre bindiğimde, her saniye geçen zamanı hissetmek, üzerimdeki baskıyı arttırıyordu. Nihayet 8. kata geldiğimde, hızla odama yöneldim. Üzerimi komple değiştirmeye bile vaktim olmadığından , soluk soluğa beyaz ceketi ve beyaz baş örtüyü başıma aldım. Zihnimde işlerin bir an önce yoluna girmesi için hızlıca odaları temizlemeyi planlıyordum. Öncelikle, bir üst kata çıkıp Özgür Bey’in odasına yöneldim, Cam kapıdan içeri girdiğimde karşılaştığım manzara, tüm bedenimi saran bir ağırlığa dönüşmüştü. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Odaya adımımı attığımda, büyük ihtimalle gece geç saatlere kadar çalışmış olan oda sahibinin işlerindeki karmaşasının izleriyle karşılaştım. Odayı saran dağınıklık, bir tür çaresizliğin sessiz çığlığı gibiydi. Nasıl anladığımı merak ediyorsanız, anlatayım: Üzerinde çizimler olan onlarca kağıt, yerin her köşesine saçılmıştı. Bazı kağıtlar, büyük bir öfkeyle ya da belki sadece yorgunluktan, ufak ufak parçalara bölünmüş, kalemler kırılmıştı. Ve masanın hemen yanında, bir kahve kupası yerde parçalanmış haldeydi, kırıkları dört bir yana dağılmıştı. Belli ki talihsizlikten o da nasibini almıştı. Tüm bu karmaşanın içinde, masanın üzerindeki her şey ama her şey odanın her bir köşesinde toplanmayı, yerli yerine konmayı beklerken, benim sadece 15 dakikam vardı. Nereden başlayacağımı bilsem sorun daha çabuk çözülecekti ama ben kötü kalpli bir vampir tarafından kanı emilmiş gibi dizlerimin üzerine düştüm. Yine de çok güçlü bir kadın olmak zorunda olduğumun bilincinde mecburen önümde olanları toplamaya başladım. Yanımda bulunan iki büyük boy çöp torbasını doldurduğumda odanın neye benzediği azıcık meydana çıkmıştı. Büyük ihtimalle kesilmeden önce güzel ve gösterişli bir ceviz ağacı olan masanın üzerinde olduğunu tahmin ettiğim tüm eşyaları özenle yerleştiriyordum. O an fark etmediğim bir porselen parçası, sağ elimin ortasına batarak yara açtı. Artık ağlamak üzereydim. Tam bildiğim tüm küfürleri içimden sıralıyorken, odanın kapısı sert bir şekilde ardına kadar açıldı. Kapı duvara çarparak durduğunda, yüzüne bakmasam da ‘Cam kapıdan benim hâlâ içerde olduğumu ve temizlik işini bu saate kadar bitirememiş olduğumu gören adamın öfkesini’ hissedebiliyordum… Yavaşça başımı ona doğru çevirdim. Tam tahmin ettiğim gibi, içinde masmavi okyanusları barındıran öfkeli bir çift göz etrafa kısa bir bakış attıktan sonra kızgın bakışlarını bana çevirdi. Mecburen bende ona bakıyordum. Birkaç saniye içinde yüzdüğüm denizlerin kısılarak fırtınaya dönüşünü izledim. Ve büyük bir gök gürültüsüyle birlikte şimşekler çakmaya başladı. “Sen nasıl bu saate kadar bu odada oyalanırsın? Ne cüretle ben gelmeden işini bitirip odayı terk etmedin? Her yer pisliğiyle dururken sen ne halt etmeye çalışıyorsun?” Öyle yüksek sesle bağırıyordu ki, korkudan konuşamadım. Sessizliğim yetmiyor gibi, kesik elim acıyordu. Bir ara baktığımda yaranın çok derin olduğunu, kanamaya başladığını gördüm. Yumruğumu iyice sıkarak kanamayı durdurmaya çalıştım. Çünkü tam üzerinde durduğum ipek halının kan lekesiyle mahvolması, benim için hiç de hayırlı olmayacaktı. Başım önde, “Özür dilerim efendim! Böyle olsun istemezdim…” diyerek derdimi anlatmaya başlayabilmişim ama bana doğru yaklaşan adam tam da sağ kolumdan tutup kapıya doğru “Hemen terk et burayı! Bir de geçmiş karşıma pişkin pişkin özür diliyor. Kovuldun!” diyerek itekledi. Ayağım halıya takıldığı için yere avuçlarımın üzerinde kapaklandım. Sağ elim bu düşüşle daha çok kanamaya başladı. Resmen avucumdaki yaranın biraz daha yırtılıp derinleştiğini hissettim. Ama artık elim acımıyordu ya da “kovuldun!” kelimesi beynimi öyle sarsmıştı ki, acımı hissetmiyordum. Gözlerimin önüne gelen bebeğim için son bir umut, “Yalvarırım bağışlayın beni. Son bir şans verin, bu işi kaybedemem, benim küçücük bir bebeğim var!” diyerek ruhsuz adamın vicdana gelmesini bekledim. Yüzüme bile bakmadan arkasını döndü. Ortamdaki sessizlik beni umutsuzluğa sürüklerken, sırtımdan biri beni tutarak kalkmam için yardım etmeye başladı. Yardım edenin küçük patron Yiğit Bey olduğunu gördüğümde utancımdan gözlerim doldu. Yeniden bakışlarımı yere doğru düşürdüm. Elim artık ince bir sızıntı şeklinde kanıyordu, ipek halının kanla kaplandığını görmek ise, beni tamamen bitirmişti. Elimin kanadığını fark eden Yiğit Bey telaşla “Senin eline ne oldu böyle? Her yer kan içinde kalmış!” diye söylendi. Benim aklımdaki farklı olunca, “Özür dilerim, ben elimi sıkmıştım ama düşünce yeniden kanamaya başlamış. Farkında olmadan halının üzerine sızmış. Çok üzgünüm, her yer mahvoldu,” diye açıklama yapmaya çalıştım. Yiğit Bey kanayan elimi elinin arasına alıp bastırarak tutarken, abisine döndü, “Bu yaptıkların bir gün seni yok edecek sanıyorsan yanılıyorsun. Sadece insanlığını kaybediyorsun,” dedi ve sağa sola bakındı. Sonra başımdaki beyaz örtüyü hiç düşünmeden çekip aldı. Ne olduğunu anlamadan örtüyü yaranın üzerinden dolamaya başladı. “Elini çok derin kesmişsin, yaran dikiş isteyebilir. Vakit kaybetmeden hemen hastaneye gitmelisin,” dedi sakin bir şekilde. “İstemem. Ben idare ederim.” “Olmaz öyle şey. Böyle söyleyeceksen, mümkünse konuşma, sus! Seni bu halde bırakmak beni çok rahatsız eder. Hadi, hemen hastaneye gidiyoruz!” “En azından etrafı toparlasaydım. Kovulmuş olsam da burayı böyle bırakmam, olmaz! Gül ablaya ne derim sonra?” dedim. Benim için Gül ablanın hatırı çok büyüktü. Yiğit Bey, tekrar odanın içinde gözlerini dolaştırdı. “Geceki Özgür kasırgasından sonra yine de bu odayı adam etmişsin,” dedi ve kolumdan çekerek beni odadan sürüklercesine çıkardı. “Bırak odasıyla baş başa kalsın, nasılsa çok geçmeden her şey yine yerle bir olacak.” Kelimelerini sanki genç adam duymuş gibi etrafa saçılan eşyaların sesi geniş koridorda yankılanmaya başladı. Özgür Bey’in ofisinden taşan sesle o kattaki herkes koridora toplanırken karşılaştıkları görüntü, koluma giren Yiğit Bey’in beni asansöre doğru nezaket içinde götürüyor olmasıydı. Eminim arkamızdan fısıldayanların hepsi büyük bir merakla ne yaşandığını anlamaya çalışıyorlardı. Bu durumdan rahatsız olduğumu belirtmek için, beni ikinci kattan düşmüşüm gibi dikkatle yürüten adama, “Yiğit Bey, sizin gelmenize gerek yok. İnanın bana, hatta hastaneye bile gerek yok. Siz beni bırakın ve işinizin başına dönün. Sonra abiniz size de patlamasın,” dedim. “Bırak o deliyi ne hali varsa görsün. Yakında ihale var ve çizilen projelerin hiçbirini beğenmedi. Kıçının acısını benden çıkartacağını düşünürken, karşısına sen çıkmışsın. Bir nevi sen benim kurtarıcım oldun. Yani sana borçluyum gibi düşün,” diyen Yiğit Bey’in içten konuşmasına gülümserken asansöre bindik. Hiç beklemediğim bir hareketle, çenemden tutarak gözlerinin içine bakmamı sağladı. “Gülmek sana çok yakışıyor. Bence hep böyle gülümsemelisin,” dedi ve göz kırptı. Bakışlarında hiçbir art niyet yoktu. Samimi ve içtendi. Utandım! Gözlerimi gözlerinden kaçırarak, bir ömür süren asansör yolculuğunun sona ermesini bekledim…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD