5.bölüm -iyi dost-

1351 Words
Hastanede elime dikiş atılıp pansuman yapılırken, beni yalnız bırakmayan genç adamın merhamet dolu bakışları insanın içine işliyordu. Aniden, “Yasemin korkmuyorsun, değil mi? Eğer korkuyorsan diğer elini de ben tutabilirim,” sorusu ile başımı hayır anlamında sallayıp gülümsedim. Sımsıkı kapattığı gözleriyle yanımda dik durma çabası bana güç vermişti. Hemşirenin işini bitirmesinin ardından yanımıza gelen genç kadın doktor, sanki elinde derin kesik olan Yiğit Bey’miş gibi, “Aslında önemli bir şey yok, sadece yaranın mikrop kapmaması için bir hafta boyunca düzenli olarak pansuman yapılması gerekiyor,” dedi, işveyle de gözlerinin içine bakarak. Genç adam, yüzündeki muzip gülümsemeyle, “Sorun değil, ben düzenli olarak hastaneye getiririm,” diye cevap verince sonunda hastanın Yiğit Bey değil ben olduğumu fark etti. Doktor hanım bana bakmaya lütfederek, “Şimdi hastaneye gerek yok, kendine evde tentürdiyodu sargı bezine veya pamuğa az miktarda dökerek yapabilirsin. Bir hafta sonra gel, dikişleri alalım. Bu arada elini fazla zorlama, sudan uzak tut,” dedi. Yiğit, doktorun söylediklerini dikkatle dinledi ve bana dönerek, “Tamam, endişelenme, ben sana yardımcı olurum,” dedi. Onun bu desteği ve merhameti, içimdeki korkuları biraz olsun hafifletiyordu. Hastaneden ayrıldığımızda, Yiğit'in yanımda oluşu bana güç ve güven verdi. Onun bu zor zamanda yanımda olması, sadece fiziksel acımı değil, duygusal yaralarımı da iyi gelmişti. Doktorun bu söylediğini yapmanın işim için biraz zor olduğunu düşünürken artık bir işim olmadığı geldi aklıma. "Yaranın mikrop kapma ihtimaline karşı sana bir de antibiyotik ve etkili bir yara kremi yazdım. Düzenli kullanmalısın," diyerek yazdığı reçeteyi bana uzanmasını beklerken, yanımdaki yakışıklı adama verdi. Yiğit Bey’e reçeteyi vermesini söyleyecekken ceketinin iç cebine koyduğunu görünce sustum. Doktor hanıma apar topar, “Çok teşekkürler, size kolay gelsin,” diyerek beni kolumdan tutup acil salonundan çıkardı. “Hastane kokusunu hiç sevmem,” diyen genç adam, hastanenin o insana baygınlık hissi veren kokusundan bir an önce kurtulmak için, nazikçe sol kolumdan tuttuktan sonra çıkışa doğru resmen beni sürüklemeye başladı. Hastaneden dışarı çıktığımızda da kolumu bırakmayan adamın arabasına doğru sessiz adımlarla ilerledik. Yiğit Bey arabanın kapısını açıp, “Sen geç otur, karşıdaki eczaneden reçetede yazanları alıp geliyorum,” dedi. "Yiğit Bey, ilaçları ben alırım. Bugün size çok zahmet verdim," dedim. "Of aman nazlısın, anlamadım sanma senin de niyetin hemen kaçmak," diye söylenerek eczaneye gitti. Arabaya binip binmemek arasında kararsız kaldım, yorgun bedenimi arabaya yaslayarak Yiğit Bey’in gelmesini bekledim. … Yiğit Bey’in gözleri de tıpkı ağabeyi gibi deniz mavisiydi. Uzun boyları, geniş omuzları ve fit vücutları ile birbirlerine çok benziyorlardı. En büyük farkları, Yiğit Bey’in her zaman gülen yüzüne inat, Özgür Bey’in çatık kaşları ve asık suratlı oluşuydu. Bir de Özgür Bey, kardeşine göre daha koyu bir sarışındı. Asık suratlı ve yakışıklı Özgür Bey'e karşı hissettiğim duygular ise daha karmaşıktı. Onunla karşılaştığımda, içimde bir yerde ona karşı duyduğum merak ve çekim, beni şaşırtıyordu. Gözlerinin derinliklerindeki hüzün, beni çok etkiliyordu. Onun yanında olmaktan duyduğum tedirginlik, onunla ilgili merakımı daha da artırıyordu. İçimdeki bu karmaşık duyguların nedenini artık öğrenemeyecektim. Çünkü beni acımasızca kovmuştu. … “Arabaya binmediğine göre başka yere gidiyorsun sanırım,” dedi Yiğit Bey, gözlerinde merakla. "Aslında burada ayrılmayı düşünmüştüm ama mecburen şirkete dönüp eşyalarımı almam gerekiyor. Tabii eğer sizin işiniz varsa ben şirkete dolmuşla da dönerim," diye cevapladım, hafifçe gülümseyerek. "Of Yasemin, sen ne çekingen birisin! Hayır, başka işim yok, seninle birlikte dönüyoruz. Sen de birkaç gün eline dikkat ederek çalışmaya devam ediyorsun, tamam mı?" dedi Yiğit Bey, ısrarla. "Yiğit Bey ama Özgür Bey dedi ki..." demeye çalışırken, Yiğit Bey sözü kesti. "Yasemin Hanım, lütfen arabaya biner misiniz? Sana laf anlatayım derken fenalaşacağım Allah korusun! Sonra beni acile alacaklar," dedikten sonra gülümseyerek göz kırptı. İki kişilik siyah spor arabasına oturdum, Yiğit Bey de direksiyonun başına geçip arabayı çalıştırdı. Biraz ilerledikten sonra ortamın sessizliğini açtığı radyo kanalındaki Sezen Aksu’nun sesi dağıttı. Sezen Aksu, “Tut ki karnım acıktı, anneme küstüm, tüm şehir bana küstü. Bir kedim bile yok, anlıyor musun, hadi gülümse,” diye şarkıyı sanki bana söylüyordu. Gözlerimi kapatarak içimden şarkıya eşlik etmeye başladım. Şarkının melodisi ve sözleri, içimdeki karmaşık duyguları derinden etkiliyor, sanki Sezen bu şarkıyı sadece benim için söylüyordu. Geceki uykusuzluğa sabahki stres de eklenmişti, oturduğum yerde uykuya dalmışım. Ani bir fren ile korkuyla gözlerimi açtığımda uyuyakaldığımı fark ettim. Genç adam, sesinde gizlenen hafif bir üzüntüyle, "Affedersin! Öndeki araç aniden durunca ben de frene biraz hızlı dokunmak zorunda kaldım," dedi. Uyuduğumu anlayıp hissettiğim utançla, "Ben uyumuşum, inan hiç farkında değildim. Asıl siz kusura bakmayın, dün geceyi de hastanede geçirdiğim için içim geçmiş. Gerçekten özür dilerim, sizin yanınızda uyumak çok utanç verici oldu," diyerek utancımı dile getirdim. "Uyumanın, hem de tüm geceyi hastanede geçirdiğin için yorgunluktan uyumanın hiç de utanç verici olduğunu düşünmüyorum. Aksine benim yüzümden tatlı uykundan uyandığın için şimdi daha çok üzüldüm," dedi genç adam, sesinde içtenlikle. Bu sözleri bana biraz rahatlama getirmişti. "Teşekkür ederim, Yiğit Bey," dedim, mahcup bir şekilde. "Senin rahat olman önemli Yasemin. Biraz daha dinlenmeye çalış," dedi, gözlerinde anlayış ve şefkatle. O an, bu genç adamın sadece neşeli yüzünün değil, aynı zamanda içten ve merhamet dolu kalbinin de ne kadar değerli olduğunu bir kez daha fark ettim. “Yiğit Bey, böyle söyleyerek beni daha fazla utandırmayın lütfen,” dedim mahcup bir şekilde. “Bence de sen daha fazla utanma! Çünkü yanakların fena kızarıyor. Sen onu bırak da dün gece neden hastanedeydin onu anlat. Önemli bir şey yoktur umarım,” dedi ciddi bir ses tonuyla. “Kızım diş çıkartıyor, sanırım biraz da üşütmüş. İkisi bir araya gelince dün gece ateşini düşüremedik. Mecburen hastanede sabahladık,” diye açıkladım. “Hım, demek küçük bir bebeğin var. Çok geçmiş olsun. Üzüldüm, umarım şimdi iyidir,” dedi Yiğit Bey, içtenlikle. “İyi dilekleriniz için teşekkür ederim. İşin aslı, sabah teyzemle ikisini eve bıraktığımda iyiydi, ama arayıp durumunu sormaya fırsatım olmadı bildiğiniz gibi,” diye ekledim. “Peki, madem kızın hasta, neden arayıp izin almadın? Durumunu açıklayıp bugün işe gelmeseydin,” diye sordu Yiğit Bey, merakla. “Açıkçası bunu aklıma bile getirmedim. Gül abla dün bana güvendiğini söyleyerek büyük bir sorumluluk verdi. Ama ben her şeyi mahvettim. Zaten şu an en çok onun güvenini sarsmak beni üzüyor,” dedim, üzgün bir şekilde. “Böyle düşünme artık. Senin yaptığın bir şey yok, benim deli ağabeyim hırsını senden çıkarttı,” dedi Yiğit Bey, teselli etmeye çalışarak. “Ama sonuçta beni kovdu,” dedim, hâlâ çok üzgün çıkıyordu sesim. “Olsun, o kovduysa ben yeniden işe aldım,” diyen Yiğit Bey sola sinyal vererek şirketin önüne doğru arabayı çevirdi. Ardından arabayı binanın altındaki garajda bulduğu boş bir yere park etti. Araba durduktan sonra iki eli direksiyonda bana bakıyordu. “Hadi artık şu yüzündeki üzgün ifadeden kurtul,” dedi gülümseyerek. “Ama Özgür Bey…” demeye çalıştım. “Takma dedim kafana, ben onunla konuşurum. Eminim küçük bir bebeği olan anneyi işsiz bırakacak kadar vicdanını kaybetmemiştir,” diyerek bana göz kırptı. “Hem bebeğin kaç aylık? Diş çıkarttığına göre daha yaşında değildir,” diye sordu. “Evet, yaşına daha üç ayı var,” dedim. “Hımmm o zaman dokuz aylık oluyor, tam ısırmalık desene. Çok tatlıdır şimdi,” dedi gülümseyerek. “Evet, bir görseniz çok güzel bir kız, simsiyah iri gözleri var,” diye anlatırken, birkaç saattir görmediğim kızımı özlediğimi fark ettim. “Demek kızın da aynı sana benziyor,” diyen Yiğit’in gözlerine anlamayan bir ifadeyle baktığımda bana gülümsedi. “Senin gözlerinde simsiyah ve iri, onu kastettim. Eminim büyüyünce senin gibi güzel bir kadın olacak.” İlk defa Yiğit Bey’in sözleriyle utanmamıştım. Gözlerimin önüne gelen kendi bedenim gerçekten güzel sayılabilirdi ama... aması vardı işte. Derin bir nefes alarak, “Umarım kaderi güzel olur, annesine benzemez,” dedim nefesimi yavaşça dışarı verirken. Ardından, “Şimdi işimin başına dönebileceğime emin misiniz?” diye sordum. “Tabii ki ama eline mutlaka dikkat etmeni istiyorum ya da dur! İstersen birkaç gün izne ayrıl, iyice iyileşince öyle başlarsın.” "Gerçekten mi?" sözleri neşe içinde dökülmüştü dudaklarımdan. "Evet, gerçekten." "Size nasıl teşekkür edebilirim? Çok borçlandım." "Borçların baya büyük, haberin olsun not alıyorum hepsini, zamanı gelince ödersin.” "Tabii ki börek, kurabiye, pasta ya da yemek... Siz ne istediğinizi söyleyin yeter!" "Bunu düşünüp karar verince bildireceğim," diyen Yiğit Bey arabanın kapısını açarak dışarı çıktı. Yiğit’in bu kadar anlayışlı ve destekleyici olması, içimdeki sıkıntıları biraz olsun hafifletmişti. Onunla konuşmak, bana sadece iyi yürekli bir patron değil, aynı zamanda bir dost kazandırmış gibi hissettiriyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD