Garın buz gibi havası, peronlarda çınlayan tren düdükleri ve insan kalabalığının uğultusu, Hena’nın etrafında adeta görünmez bir duvar örmüştü. Üvey annesi Melahat ve üvey kız kardeşi Selin’in yüzlerindeki o alaycı, kibirli maske, Cenk’in azametli gölgesi üzerlerine düşer düşmez saniyeler içinde paramparça oldu. Melahat’ın alay etmek için aralanmış dudakları şaşkınlıkla açık kalırken, Selin korkuyla bir adım geriledi. Karşılarında duran adam, sadece pahalı siyah takım elbisesiyle değil; duruşuyla, gözlerindeki o kapkara, dipsiz tekinsizlikle bu şehrin yeraltı dünyasına hükmeden o korkunç figürün ta kendisiydi.
Cenk, siyah kovboy şapkasını hafifçe yukarı kaldırarak dumanlı gözlerini doğrudan Hena’nın gözlerine dikti. Dudaklarında yırtıcı, avını köşeye sıkıştırmış bir kurdun o tehlikeli gülümsemesi vardı.
"Bayan Kimse..." dedi Cenk, Hena’nın etrafında ağır bir kafes örer gibi bir adım atarak. Sesi, tren garının gürültüsünü tek bir hamlede bıçak gibi kesti. "Sana benim şehrime geldiğini söylemiştim. Burası İstanbul... Ve bu şehirde benim olan hiçbir şey gizli kalmaz. Hele ki arkamdan iş çeviren küçük bir hırsızın varlığı... Demek benim en sevdiğim, gözüm gibi baktığım gizli silahımı çalarsın, ha?"
Hena, kalbinin göğüs kafesini döven deli ritmine rağmen omuzlarını dikleştirdi. Domuz çiftliğinde geçirdiği on yıl ona korkuyu gizlemeyi, acıya karşı dimdik durmayı öğretmişti. Omzundaki bez çantanın sapını, içindeki o ağır, soğuk metali —Cenk’ten çaldığı silahı— hisseder gibi daha sıkı kavradı. Geri adım atmadı, Cenk'in o simsiyah gözlerinin içine meydan okurcasına baktı.
Melahat ve Selin neye uğradıklarını şaşırmış, korkudan dillerini yutmuş gibi bir Hena’ya bir de bu ürkütücü adama bakıyorlardı. Cenk, Hena’nın bu dik duruşu karşısında derin bir nefes alıp hafifçe gülümsedi. "Şimdilik gitmene izin veriyorum Bayan Kimse," diye fısıldadı, sesi adeta bir ölüm vaadi gibiydi. "Ama unutma, bu şehir küçük. Silahımı benden uzun süre saklayamazsın."
Cenk arkasını dönüp kalabalığın içinde peşindeki adamlarıyla kaybolurken, Melahat Hena’nın kolunu sertçe kavradı. "Kimdi o adam? Ne silahı? Şehre ayak basar basmaz başına ne işler açtın sen pislik kız!" diye tısladı. Hena kolunu hızla kurtardı. "Sizi ilgilendirmez. Eve gidelim," dedi buz gibi bir sesle. Üçü birlikte gürültülü gardan çıkıp arabaya bindiler ve malikaneye doğru yola çıktılar.
O esnada Cenk, garın çıkışındaki siyah lüks minibüsünün arka koltuğuna kurulmuş, parmaklarının arasında sönmemiş bir sigara çeviriyordu. Hemen ön koltukta oturan ve yıllardır onun her sırrına ortak olan sadık sağ kolu Ahmet’e doğru eğildi. Gözlerinde daha önce hiç görülmemiş bir merak ve öfke harmanı vardı.
"Ahmet," dedi Cenk, sesi arabanın motor sesini bastıran bir ağırlıkla yankılandı. "O kız... Trende hayatımı kurtaran, sonra da gözümün içine baka baka en sevdiğim gizli silahımı ceketimin içinden tereyağından kıl çeker gibi alan o küçük hırsız... Onun hakkında bir araştırma yaptın mı? Kim bu kız?"
Ahmet, dikiz aynasından patronunun gergin yüzüne baktı, yutkunarak önündeki tableti kapattı. "Efendim, trende ve istasyon kayıtlarında çok fazla bir bilgi yok. Kız adeta bir hayalet gibi. Çiftlik bölgesinden bindiği ve buraya geldiği dışında sistemde hiçbir iz bırakmamış. Net bir isim ya da geçmiş bulamadım henüz."
Cenk’in gözleri tehlikeli bir şekilde kısıldı, sigarasından derin bir nefes çekip dumanı arabanın içine doğru üfledi. "Bir hayalet, öyle mi? Benim şehrimde benden bir şey çalacak ve iz bırakmayacak... İmksansız Ahmet. O kızın gözlerinde sıradan bir hırsızın korkusu yoktu. Domuz çiftliği kokuyordu ama duruşu bir asilzade gibiydi. Trendeki o kalleşlerin karşısında inlerken bile canımı kurtaracak kadar zekiydi. O kızı bulacaksın."
"Emredersiniz Cenk Bey," dedi Ahmet başını hafifçe eğerek. "Trende çok fazla iz yok ama ben bizzat kendim araştıracağım. Şehrin altını üstüne getireceğim, en ince ayrıntısına kadar kim olduğunu, buraya neden geldiğini öğreneceğim. Yarın sabaha kadar elimizde ne varsa önünüzde olur."
Cenk, şapkasını gözlerinin üzerine doğru indirirken kendi kendine mırıldandı. "Bul Ahmet... Bul ki, emanetimi alırken o küçük hırsıza bu şehrin sahibinin kim olduğunu uygulamalı olarak göstereyim."
Ertesi sabah, güneş İstanbul’un üzerine kirli bir sarılıkla doğarken, Hena üzerindeki o eski çiftlik kıyafetlerinden kurtulmuş, annesinin ona bıraktığı sade ama asil beyaz bir elbiseyi giymişti. Melahat ve Selin, Hena’yı da yanlarına alarak şehrin en görkemli, en ünlü bale şirketinin devasa binasına getirdiler. Binanın cam cephesi, içerideki devasa kristal avizeler ve parmak uçlarında süzülen balerinler, Hena’nın kalbinin fırtınalar koparmasına yetmişti. Burası onun hayaliydi. Hayatını adadığı, domuzların arasında hayatta kalmasını sağlayan o kutsal mabet burasıydı.
Şirketin üst katındaki lüks ofise girdiklerinde, onları tüm ihtişamı ve kibriyle bale şirketinin sahibi, yani Hena’nın müstakbel kayınvalidesi olan yaşlı ve nüfuzlu kadın karşıladı. Kadın, oturduğu deri koltuktan kalkmadan, gözlüklerinin üzerinden gelenleri süzdü.
Melahat, içeri girer girmez yapay bir üzüntü maskesi takınarak öne fırladı. Kadının masasına yaklaşırken sesini titretmeye çalıştı. "Aysel Hanım... Ah, sormayın, çok büyük bir mahcubiyetle geldik kapınıza," dedi, eliyle arkada duran Hena’yı işaret ederek. "Biz... Biz bu nişanı bozmaya geldik. Malum, bu kız yıllardır çiftlikte yabanileşti, görgüsüzleşti. Sizin o asil, kibar oğlunuza, bu şanlı ailenize asla layık bir gelin olamaz. Biz bu evlilik anlaşmasını iptal etmek, nişanı tamamen bozmak istiyoruz."
Selin de annesinin arkasından kafasını sallayarak onayladı. Hena’yı tamamen saf dışı bırakıp tüm planları bozmak istiyorlardı.
Hena, üvey annesinin bu haince hamlesi karşısında bir an bile tereddüt etmedi. Arkada sessizce bekleyen o ürkek kız gitti, yerine on yıldır bu an için bilenmiş bir savaşçı geldi. Adımlarını sertçe atarak öne çıktı, Melahat’ın önüne geçerek doğrudan Aysel Hanım’ın gözlerinin içine baktı.
"Hayır!" dedi Hena, sesi odada bir tokat gibi patladı. "Biz nişanı bozmaya falan gelmedik. Ben nişanı bozmak istemiyorum!"
Melahat öfkeyle Hena’nın kolunu sıkmaya çalıştı ama Hena onu sert bir hareketle geri itti. Aysel Hanım’a dönerek duruşunu dikleştirdi. "Hanımefendi, sizinle özel olarak konuşmak istiyorum. Lütfen, sadece ikimiz. Bu ailevi meseleyi baş başa çözmeliyiz," dedi.
Aysel Hanım, karşısındaki bu hırpani ama gözlerinden ateş fışkıran genç kızın cesaretinden etkilenmiş ama bir o kadar da rahatsız olmuştu. Eliyle Melahat ve Selin’e dışarıyı işaret etti. "Siz dışarıda bekleyin," dedi soğukça. Melahat öfkeden köpürerek, Selin’i de alıp odadan çıkmak zorunda kaldı. Kapı kapandığında odada sadece Hena ve Aysel Hanım kalmıştı.
Aysel Hanım, masasının arkasından kalkıp ağır adımlarla Hena’ya doğru yürüdü. "Evet, küçük kız," dedi, sesi küçümsemeyle doluydu. "Neymiş benimle özel konuşmak istediğin şey? Üvey annen haklı. Çiftlikten gelmiş tecrübesiz, görgüsüz bir kızın bu şirkette, benim ailemde yeri olamaz."
Hena derin bir nefes aldı. "Hanımefendi, ben nişanı bozmak istemiyorum," dedi tane tane. "Ben sizin oğlunuzla evlenmek ve bu şirkette baş balerin olmak istiyorum. Benim tek hayalim, tek amacım bu."
Aysel Hanım kahkahalarla gülmeye başladı. Bu gülüş, tepeden tırnağa kibir kokuyordu. "Sen mi? Baş balerin olmak mı?" dedi, Hena’yı yukarıdan aşağıya süzerek. "Seni küçük çiftlikten gelmiş kız! Sen nasıl böyle bir şeye cüret edersin? Sen benim gelinim olamazsın, benim asil oğlumu asla hak etmiyorsun! Senin gibi bilgisiz, çamur içinde büyümüş, eğitimsiz birini ben gelinim olarak bu eve, bu şirkete kabul edemem. Git o pis domuzlarının yanına dön!"
Hena’nın dudaklarında asil ama bir o kadar da tehlikeli bir tebessüm belirdi. Hiç istifini bozmadı. "Benim eğitimsiz olduğumu düşünüyorsunuz..." dedi, elini omzundaki bez çantaya atarak. "Ama yanılıyorsunuz. Benim annem ölmeden önce, benim bu evliliğimi de, bu şirkette baş balerin olmamı da zaten garanti altına almıştı. Sadece sizin bundan haberiniz yoktu."
Hena, çantasından çıkardığı kalın, sararmış ama mühürlü bir zarfı Aysel Hanım’ın önüne, masanın üzerine bıraktı. "Açın ve bakın," dedi.
Aysel Hanım kaşlarını çatarak zarfı aldı. İçindeki eski belgeleri, fotoğrafları ve hastane kayıtlarını çıkardığında kadının yüzündeki o kibirli ifade saniyeler içinde soldu, yerini ölümcül bir beyaza bıraktı. Gözleri dehşetle açıldı, elleri titremeye başladı. Zarfın içindekiler, çok eski bir zamanda, Aysel Hanım’ın kocasını aldattığına dair kesin kanıtlardı. Üstelik sıradan biriyle de değil; kocasının can düşmanıyla yatmış, ondan hamile kalmış ve gizlice bir klinikte kürtaj olmuştu. Tüm o gizli hastane raporları, düşmanla çekilmiş samimi fotoğraflar ve otel kayıtları orijinal halleriyle önündeydi.
Aysel Hanım’ın iç dünyasında adeta bir kıyamet koptu. Zihni delicesine dönmeye başladı. 'Tanrım... Eğer kocam benim onun düşmanıyla yattığımı, ondan hamile kalıp kürtaj olduğumu öğrenirse... Bu şirketi anında kapatır. Beni tek bir kuruşsuz sokağa atar... Hayır, sokağa atmakla kalmaz, beni bizzat kendi elleriyle öldürür!' diye geçirdi içinden. Korku, kadının tüm bedenini esir almıştı.
Hızla kendini toparlamaya çalışarak belgeleri masaya fırlattı ve Hena’ya doğru öfkeyle tısladı. "Bunlar... Bunların hepsi yalan! Böyle bir şey yok! Sen bana iftira atıyorsun, pis küçük şantajcı!" diye bağırdı, sesi titriyordu.
Hena bir adım bile geri gitmedi. Ses tonu bir buz dağı kadar sabitti. "Bunların hepsi gerçek, Aysel Hanım. Ve elinizdekiler sadece kopyaları. Bende bunların orijinalleri de var, çok güvenli bir yerde saklanıyor," dedi. Yavaşça kadına doğru eğildi, gözlerini onun korku dolu gözlerine dikti. "Eğer bu belgelerin, bu kirli geçmişin ortaya çıkmasını, kocanızın kulağına gitmesini istemiyorsan... Beni gelinin olarak kabul edeceksin. Ve ben bu şirkette baş balerin olacağım."
Aysel Hanım nefes almakta zorlanıyordu. "Sen bir şeytansın..." diye fısıldadı.
"Ben sadece hakkım olanı almaya gelen bir kuğuyum," dedi Hena, sesindeki zarafeti bozmadan. "Eğer benimle uğraşmazsanız, zaten bir yıl içinde bu evliliği sessiz sedasız sona erdireceğiz. Benim bu evlilikten, bu aileden tek bir beklentim var: O da hak ettiğim baş balerinlik koltuğuna oturmak. Paranızı da, oğlunuzu da istemiyorum."
Yaşlı kadın masaya tutunarak doğruldu, gözlerinde nefret ve çaresizlik vardı. "Ben sana nasıl güveneyim o zaman? Bu belgeleri daha sonra kocama vermeyeceğini nereden bileyim?" diye sordu acıyla.
Hena alaycı bir şekilde gülümsedi. "Senin başka bir şansın yok zaten, Aysel Hanım. Bana güvenmek zorundasın. Başka bir seçeneğin yok," dedi. Parmağıyla masaya vurdu. "Plan şu: Yarın akşam büyük bir davet vereceksin. Şehrin tüm sosyetesini, basınını oraya toplayacaksın. Ve o davette benim oğlunuzla evleneceğimi, bu şirketin gelecekteki yüzü olacağımı resmen duyurmanı istiyorum."
Hena arkasını döndü, kapıya doğru yürürken son bir kez durup yaşlı kadına baktı. "Ve emin ol, sen bana sadık kaldığın sürece, bu zarf bende güvenli bir şekilde kalacak. Şirketin yıkılması, batması benim işime gelmez. Çünkü ben o yıkılan şirkette değil, zirvedeki şirkette baş balerin olmak istiyorum. Şimdi karar senin."
Aysel Hanım, çaresizliğin ve kapana kısılmışlığın verdiği o ağır yenilgiyle başını yavaşça sallamak zorunda kaldı. "Tamam..." dedi, sesi adeta bir fısıltıdan ibaretti. "Kabul ediyorum. Yarın akşam o davet olacak."
Tüm bu gerilim dolu anlar, şirketin ofis kapısının tam karşısındaki koridorun kuytu bir köşesinde, gölgelerin arasında gizlenen biri tarafından anbean izleniyordu.
Cenk, siyah kovboy şapkasını hafifçe arkaya itmiş, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde açık kapı aralığından içeride dönen pazarlığı izliyordu. Sağ kolu Ahmet’in sabah getirdiği bilgiler tamdı; bu kız onun müstakbel yengesi adayıydı ama içerideki kadını, ülkenin en dişli, en güçlü kadınlarından biri olan Aysel Hanım’ı nasıl dize getirdiğini kendi gözleriyle görmüştü.
Cenk’in dudakları, hayranlık ve tehlikeli bir keşif duygusuyla kıvrıldı. İçindeki o yırtıcı kurt, bu kıza karşı daha da büyük bir açlık hissetmeye başlamıştı.
"Bak sen şu işe..." diye mırıldandı Cenk, gözlerini Hena’nın odadan çıkan asil endamından ayırmayarak. "Bu küçük hırsız, ülkenin en ünlü, en dokunulmaz kadınına böyle korkusuzca karşı çıkıyor... Onu tek bir zarfla diz çöktürüyor."
Cenk sigarasından bir nefes daha çekip dumanı koridorun karanlığına bıraktı. Gözlerinde şimşekler çakıyordu.
"Bayan Kimse... Seninle alakalı bilmediğim, tahmin ettiğimden çok daha fazla, daha bir sürü kirli ve tehlikeli şey var. Ama unutma küçük kuğu... Sen benim kardeşimin yatağına girmeye çalışırken, çoktan benim ağımın tam ortasına düştün. Bu dansı ben yöneteceğim."