Bölüm 1: Kaçınılmaz
“Soyun!” dedi Asil.
Nazik değildi.
Rica etmiyordu.
Sevişmeleri ise kızın tüm tecrübesizliğine rağmen cennet gibiydi.
Azra, sabah gözlerini Asil Sarsılmaz’ın yatağında açtı.
Dirseklerine yaslanıp oturmaya çalışırken efsane bir gelinlik, çıplak bedeninin üzerini kaplıyor, yatağın üzerinden yerlere kadar uzanıyordu.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken gözleri aceleyle siyahın hakim olduğu odada dolandı.
Altında sadece pantolonu olduğu halde rahat bir şekilde sigarasını içerken onu süzen Asil, gün ışığında çok daha ulaşılmaz, korkutucu ve çekici görünüyordu. Tüm bedeni kaslarla kaplıydı, aşırı yakışıklı, bir o kadar da korkutucu…
Kaşlarını çatmıyor, bağırmıyor, kımıldamıyordu bile ama gözlerinde, Azra’nın kemiklerine kadar ürpermesine neden bir şey taşıyordu.
“Seninle evleniyorum!” dedi.
Cevap beklemiyor,
Teklif etmiyordu…
“Giyin!” diye buyurdu ayaklanırken.
Azra, gece ona cenneti tattıran bu adamın şimdi onu ateşlere atmaya karar verdiğinden habersizdi.
Asil, Azra’nın Azrail’i olmaya, çocukluğunun, ruhunun ve annesinin mezarı olan eve atıp hayatını cehenneme çevirmeye yemin etmişti.
***
İçerideki sessizlik ağırdı, Azra'nın boğazının arkasına yağ gibi yapışan sedir kolonyasıyla doluydu. Kucağında elleri sımsıkı kenetli, parmak eklemleri bembeyaz kesilmiş bir halde, önündeki koltuğun deri döşemesine kararlılıkla bakıyordu.
Patronu Cihangir, dikiz aynasından ona bakarak “Rezervasyon sekizde,” dedi.
Gözlerinin kenarları tebessümüyle birlikte kırıştı. Azra'nın midesini alt üst eden, prova edilmiş yapay bir samimiyet yüzüne yer etmişti yine...
“Biliyorum, Cihangir Bey,” diye yanıtladı Azra, sesi zorlukla duyulan bir mırıltıya dönüşmüştü. Sesinin ne kadar kısık ve çekingen çıkmasından nefret ediyordu…
İşin aslı, kendini sadece adamın bakışıyla bile kötü hissediyordu. Huyu olmamasına rağmen onu bu iş yemeğine taşımasının arkasından da bir şeyler geldiğini hissetmişti.
O yüzden rezil bir trafiğe maruz kalmaları, aracın lastiğinin patlaması için içinden defalarca kez dua etmişti.
Hatta bu akşamdan kaçmak için ofiste ani bir rahatsızlık geçirmiş gibi davranmayı, fotokopi makinesinin üzerine dramatik bir şekilde yığılmayı bile kısa bir süre aklından geçirmişti.
Ama işte buradaydı, evli olmasına rağmen ona yanlayan patronu ile birlikte ederini bile tahmin edemediği metal kutuya sıkışmış vaziyetteydi.
Azra saf değildi, adamın niyetini çoktan anlamıştı.
O patrondu; kendisi ise maaşını kaybetmeyi göze alamayacak basit bir çalışandı.
O yüzden salağa yatıyor, adamın niyetini fark etmemiş gibi davranıyordu. Her seferinde bir adım daha ileri gittiğinin farkında değilmiş gibi davranmaya özen gösteriyordu.
Azra, patronu onunla konuşmaya meylettiğinde telefonunu eline aldı. Sanki arayan varmış gibi kulağına dayadı. Patronuna af edersin manasına gelen bir mimik yaparak karşısında arkadaşı varmış gibi konuşmaya başladı.
Böylece, en azından yolun geri kalanında adamın konuşmasına engel olmayı başardı.
Sonunda araç durduğunda sözde görüşmesini sonlandırdı. Telefonunu çantasına atıp karşısındaki manzaraya kaşlarını çatarak baktı.
Restoran diye geldikleri yer, fakirlere ait oldukları dünyayı hatırlatmak için kodamanlar için özenle inşa edilmiş bir kaleye benziyordu.
L’Obsidienne…
Vale kapıyı açtı ve nemli akşam havası, pahalı parfüm ve egzoz kokusunu taşıyarak içeri doldu.
Azra dışarı adım atarken içgüdüsel olarak eteğinin etek ucunu çekiştirdi.
Üç sezon önce indirimden aldığı, dikiş yerlerinde hafifçe aşınmış, sade, lacivert bir parçaydı.
Restoranın girişinden süzülen ipek ve kadifenin yanında, kendini tertemiz bir mercekteki kirli bir leke gibi hissediyordu.
Cihangir hemen yanındaydı, eli sırtının alt kısmına dokunmadan havada asılı duruyordu. Adamın elinin neden olduğu hayaletimsi bir baskı hissiyle kaskatı kesilmişti.
“Adamdan zerre hazzetmedim ama mekân seçiminde iyi olduğu da bir gerçek,” diyen Cihangir’e belli belirsiz bir baş sallamayla karşılık verdi.
Dudakları hareket etmiş ama harfler kelimelere dönüşmemişti.
Loş ışıklar ve kısık sesli sohbetlerden oluşan bir labirentten geçirilerek, yarı özel bir girintiye sıkışmış bir masaya yönlendirildiler. Kristal bardaklar yumuşak gömme ışıkların altında parlıyordu.
Gümüş takımlar, sıkışırsa Azra’nın Cihangir’in kafasını kırmasına yardımcı olabilecek kadar ağırmış gibi görünüyordu.
Oturur oturmaz, garson ortadan kayboldu ve geride derin, boğucu bir sessizlik bıraktı.
“Cihangir Bey,” diye başladı Azra, kalbi göğüs kafesinde çılgınca bir ritimle çarpıyordu.
Acilen adamla arasına girecek bir duvara ihtiyacı vardı.
“Misafirler ne zaman gelecekler?” diye soludu.
Cihangir gülümsedi, su bardağını aldı. Hemen içmedi. Bardağın kenarından onu izledi.
Gözleri kızın narin yüz hatlarında bilmem kaçıncı kez beğeniyle dolandı.
Kızın rahatsızca kımıldanışını kendince utangaçlık olarak yorumluyordu.
“Doğrusunu söylemek gerekirse, Azra, onlardan dokuzda gelmelerini rica ettim. Şu Asil Sarsılmaz denen kendini beğenmiş herifin karşısında sıkıntıdan öleceğimiz saatlerden önce antidepresan niyetine birer içki içeriz diye düşündüm,” diyerek bir de kıza göz kırptı.
Bardağı masaya bıraktı. Mermer masa üstüne çarpan çınlama sesi, bir yargıcın tokmağı gibi yankılandı.
“Araya girenler olmadan seninle konuşma fırsatı yaratmak istedim, şimdi de fırsatı değerlendirmek niyetindeyim…”
Öne eğildi, Azra’nın kişisel alanını ihlal ederek kızın sırtını sandalyesine iyiden iyiye yapıştırmasına neden olurken kendinden emin bir şekilde konuşmaya başladı.
“Evde işler insanların dışarıdan gördüğü gibi güllük gülistanlık değil. Aysun ve ben, aynı evin içinde iki yabancıdan farksızız… Yalnızım… Artık bu yalnızlığa da Aysun’a da, evliliğe de tahammülüm kalmadı…”
Azra'nın yüzünden kan çekildi. Oluyordu. Korktuğu senaryo sahneye konulmuştu.
‘Karım beni anlamıyor. Pratik olarak ayrıyız. Gerçek birine ihtiyacım var…’ olayı başlamıştı…
Cihangir, “Planlarım var,” diye devam etti kıza sır verir gibi sesini kısarken.
Elini onun masaya yaslayıp destek aldığı parmaklarını yakalamak istercesine masanın kalın kumaşı üzerinden öne doğru kaydırmıştı.
“Gelecek ve büyük değişiklikler… Geleceği düşündüğümde… yanımda kimi istediğimi düşünürken buluyorum kendimi…”
Soğuk ve keskin bir panik, Azra’nın damarlarında onu felç eden bir zehir gibi dolanmaya başlamıştı. Eğer eli eline dokunursa, çığlık atacaktı. Bu mantıksız, çocukça bir düşünceydi, ama tiksinti fizikseldi.
“Ben…” deyip aniden ayağa kalkarken sandalyesinin ayağını zeminde sertçe sürttü.
Bu gürültü, restoranın kısık sesli atmosferini yırtarak, yakındaki başların onlara dönmesine neden oldu.
Cihangir şaşırdı, eli havada dondu.
“Azra? Bir sorun mu var?” diye sordu.
Azra, zorlukla “Lavabo,” diye yalan söyledi. “Lafınızı böldüğüm için özür dilerim Cihangir Bey ama benim acilen lavaboya gitmem gerekiyor… İzninizle.”
Adamın onayını beklemeden arkasını döndü ve adımlarını sabit tutmaya odaklanarak yürürken koşma isteğine direndi.
Onun kendinden kaçtığından habersiz Cihangir, kızın utandığını düşünerek yüzünde kendini beğenmiş bir gülümsemeyle şarap listesini eline aldı.
Az sonra Azra'nın yanakları kızarmış bir şekilde, ikna edilmeye hazır olarak geri döneceğinden emindi.
Kızı liseden beri beğeniyordu. Babasının ölümünün hemen ardından karşısına çıkmasını ise kaderin ona armağan ettiği ikinci şans sayıyordu.
Babasının isteği ile evlendiği Aysun’dan boşanıp, Azra ile evlenerek hayalindeki gibi bir aileye ve çocuğa, belki de çocuklara sahip olabilirdi bundan sonra...
Mutlu olmak onun da hakkıydı.