2.bölüm

3049 Words
Keyifli okumalar... İnsanın içinde bazen sıkıntıları olur. Hatta o sıkıntı yüzünden yüreği sıkışır ve bazen nefes almakta bile güçlük çeker. Ama sebebini bilmez. Tamda öyle bir andaydım. Telefonumu elime alarak annemin numarasını tuşladım. İkinci çalışta açtı. "Annem nasılsın?" "İyiyim yavrum sen nasılsın?" "İyiyim be anne. Ne var ne yok bizim oralarda?" dediğimde Sude koluma öyle bir çimdik attı. Acıyla inlememek için zor tuttum kendimi. "Aman be yavrum aynı işte. Hayırdır bi şey mi diyeceksin?" dedi annem, ana o anlıyor tabi. "Evet anne. Nasıl başlasam ki, anne ben bir iş buldum sakat birine bakıcılık yapacağım. Ama kaldıkları ev bizim eve uzak, ondan annesi onlara taşınmamı istiyor. Şartlarda anlaştık maaşı da iyi ben kabul ettim. Ama size de sormak istedim." diyerek her şeyi anlattım, beni sabırla dinleyen anneme. "Yavrum dünkü çocuk değilsin artık, büyüyüp kendi kararlarını alacak yaşa geldin. Hem kendin dedin 'ben kabul ettim' diye bize de kararına saygı duymak kalıyor. Bu yüzden yeni işinde her şey gönlüne göre olsun. Kötü bir şey olursa bizi aramaktan sakın korkma tamam mı?" dedi. Benimle birlikte dinleyen kızların yüzü güldü. Peki benim niye canım sıkkın? "Tamam annem ararım. Abime, babama ve beni soranlara selam söyle." "Aleykümselam benim güzel kızım, hee bi de artık damat bulmadan gelme sakın! Seni eve almam yoksa!" dediğinde hemen itiraz etmeye hazırlandım. "Ann..." Birşey dememe kalmadan yüzüme kapattı telefonu. Kızlar kikir kikir gülerken sinirle soludum ve Nergis Hanımın numarasını buldum ve hoparlöre alıp aradım. İlk çalışta Açtı. "Alo Levlâ?" "Nergis Hanım?" "Ee kararını verdin mi?" "Evet verdim de benim numaramı nereden buldunuz?" diye sordum saçma olduğunu bilsemde. Kıkırdama sesi kulağıma ulaştı. "Senden önce üç telefon aldım ve hepsine de ekrana bakmadan 'alo Levlâ' diye açtım. Yani anlayacağın numaran bende yoktu. Herkesin telefonunu böyle açtım" dedi. Bende kıkırdamaya başladım. "İki sorum var onun dışında kabul etmeyi düşünüyorum." dedim. Kızların garip bakışların altında. "Birincisi, sizin dediğiniz gibi eviniz fakülteme uzaksa ben nasıl gelip gideceğim?" "Şoförün seni okula bırakıp alacak " dediğinde ağzı açık kaldım. "Şoförüm?" "Evet tatlım. Ama ehliyetin varsa arabayı kendinde kullanabilirsin. Nasıl rahat ede..." "Ehliyetim var ama araba fazla yani şoför olsun yada olmasın. Taksiyle gel-git yaparım ben. Evet bu soruyu unutalım!" dedim içimden bilmem kaçıncı yuh'umu söylenirken. "Olmaz canım araba istemiyorsan, şoför olacak. Şimdi diğer soruna geçelim." dedi net bir şekilde. "Tamam, bu haftalık maaş sadece harçlık için çok fazla. Yarısı olsa yeter." dedim kızların ölümcül bakışları altında. Hâlâ bahçede oturuyorduk. "Sen gençsin sadece harçlıktan başka ihtiyaçların olacak onlarda kullanırsın." dedi. İtiraz etme ihtiyacı duydum. "Hayır, gerçekten çok fazla bu kadarı..." Birden lafımı kesti. "Sözleşmeyi imzaladıysan eğer eşyalarını topla ve bana haber ver şoförünü gönderirim. Ne zaman toplanırsın?" dedi. Derin bir nefes aldım. "Yarın öğlenden sonra bir dersim var bu akşam toplanmaya başlarım." dedim. "Tamam canım, yarın on bire hazır ol şoför seni alır bizim eve getirir bizim evi ve odanı görürsün. Ardından seni okuluna bırakır. Her şey çok güzel olacak inşallah." "İnşallah, peki sözleşme sürem ne kadar olacak?" diye sordum "Oğlum iyileşene kadar." "Benim bunun için sadece dokuz ayım var. Okulum bitince ailemin yanına gideceğim. Sonrada atanarak öğretmenlik yapmaya başlayacağım, Nergis Hanım." diyerek olacakları belirttim. "Oğlumu dokuz ay içinde eski haline geri getir, sonra istediğini yapabilirsin canım. Yarın görüşmek üzere, iyi günler." dedi ve telefonu suratıma kapattı. Mal mal telefonuma baktım. "Kadın resmen posta koydu sana, sende mal gibi kaldın!" dediğinde neden telefonu hoparlöre aldığımı düşünüyordum. "Off neyse ne artık, ben eve gidiyorum ders dinleyecek hâlim kalmadı. Siz girin derse beni düşünmeyin. Ha bu arada Tuğce sende akşam eşyalarını toparla ben gidince odama yerleşirsin." dedim. Hiç bir şey söylemelerini beklemeden ayaklandım ve çantamı sırtıma takarak çıkışa ilerledim. Sebepsizce içimde bir sıkıntı var. Neden peki? Arkadaşlarım gitmeme itiraz etmedikleri için mi? Yoksa para için kabul ettiklerinden mi? Bu aynı şekilde dönüp duran düşüncelerin içinde boğulmak üzereyken eve geldiğimi farkettim. Eve girerek çantamı kenara fırlattım ve mutfağa ilerledim. Yumurta, şeker, kabartma tozu, yağ, yoğurt, un ve çikolatayı çıkararak gerekli kadar malzemeleri karıştırdım ve çikolatalı kek hamurunu çırptım. Kek kalıbını yağladıktan sonra hamuru dökerek fırına verdim. Ardından sade krem şanti hazırlayıp onuda dolaba koydum. Çikolatalı sos hazırlamak için tencereye süt koyup üzerine paketi açtım. Tozu dökerek kısık ateşte karıştırmaya başladım. O da pişince dolaba kaldırdım. O sırada pişen kekimi de soğumaya bıraktım. Onlar soğurken odama giderek pantalonumu çıkardım yerine şortumu giydim. Nedense ev çok sıcak geldi. Tekrar mutfağa girerek keke krem şantiyi sürdüm birazda çikolata damlaları serptim. Soğuyan çikolata sosunu bir kaşık yardımıyla dalgalı ve biçimsiz şekilde üzerinde pastaya değdirmeden gezdirdim. Hoş bir görüntüye sahip olan pastamı dolaba yerleştirdim ve kapatmadan önce üç çikolata aldım. Yerden çantamı da alarak odama girdim. Telefonumu çantamdan çıkardım ve müzik çalardan şarkı açarak eşyalarımı toplamaya başladım. Şarkıya eşlik ederek eşya toplamaya devam ederken bir yandan da çikolatalarımı yiyorum. Enerjik bir şarkı ve çikolatalar kendimi biraz da olsa iyi hissetmeme yardımcı oldu. Ardından kitaplarımı büyük kol çantama yerleştirmeye başladım... *** Çantamı, valizimi, bavulumu tamamen hazırlamayı bitirdiğim zaman akşam olmuştu bile ama Sude hâlâ gelmedi. Salona geçip televizyonu açtım. O sırada kapı sesini duydum. Sude yanıma oturdu ve televizyona bakmaya başladı. Yüzüne pudra, fondöten sürmüş buda demek oluyor ki ağlamış! Bakışlarımı televizyona çevirdım. "Neden ağladın?" "Zeten bi kere de anlamasan olmaz değil mi?" "Biz yıllardır arkadaşız eğer anlamazsam biz hiç arkadaş olamamışız demektir." dediğimde boynuma sarıldı. Anında bende ona karşılık verdim. "Bu evde seninle yaşamaya alıştım ben. Tuğçe'yi seviyorum ama yine de senin yerini kimse alamaz! Sen bana... nasıl desem? Tuğçe gibi değil ondan daha yakınsın sanki öz kardeş gibi." dedi sesi ağlama moduna geçerken. Ellerimle omuzlarını kavrayıp geri çektim. "Ölüyormuşum gibi konuşmayı kes tamam mı? Ben okulda yine başındayım. Ayrıca Tuğçe'den daha yakın olacağım tabi ki siz iki yıldır kardeşsiniz, biz yedi yıldır kardeşiz. Bunun üç yılı da aynı evde geçti. Anlatabildim mi?" dedim ellerimi omuzlarından çekerken, ayağa kalktım ve mutfağa ilerledim. "Son gecemiz güzel geçsin diye pasta yaptım. Hadi kalk kolaları çıkar ben de pastayı dilimleyeyim yiyek tamam mı gı?" diye konuşma şeklimi değiştirdim. Ağlamayı gülmeyle geçiren arkadaşım kafasıyla onaylayarak yanıma geldi. Pastayı dilimledikten sonra iki tabağı da pasta dilimleriyle doldurdum. Ben salona geçerken Sude'de peşimden geldi. Gece boyunca geçmişte yaptığımız, yaşadığımız ne varsa konuştuk ve tekrar tekrar güldük ve bayağı eğlendik. Ardından odalarımıza uyumak için girdik. Yarın sabah son kez güzel bir kahvaltı hazırlamak için kendi kendime plan yaparak uyudum. *** Son krebimi de pişirerek masaya koydum. Çayda hazır olduğundan Sude'yi uyandırmak için odasına girdim. Telefonumda özenle bulundurduğum şarkıyı son ses açtım. "Acayip havanlara benziyirsen Acayip hayvanlara benziyirsen..." şarkı böyle sürüp giderken Sude homurdanarak uyanmıştı. O tuvalete ben mutfağa ilerledik. Mutfağa geldiğinde söylenmeye başladı. "Son gününde bari adam gibi kaldırsaydın hayvan!" "Sen bana mı hayvan dedin?" dedim gözlerimi kısarken. "Evet canım sana dedim." dedi benim gibi gözlerini kısarak. Hemen krep tabağını ve nutellayı elime alarak "İyi o zaman bir hayvan güzel krep yapamaz. Bu yüzden nutellayı sürerek yerim ben." dedim. Krepleri yeni görmüş olacak ki gözleri pörtledi sonra da yavru köpek bakışlarına büründü. "Kuzucuk sen hayvan olamazsın, bu evde hayvan varsa o da benim hayatım. Şimdi o krepleri yavaşça aldığın yere koy. Yavaş yavaş başına bir kaza gelsin istemeyiz." dedi gözlerini kreplere dikerek. Zafer ifadesiyle masaya geri koyar koymaz yemeye başladı aç arkadaşım. Gülerek ben de ona eşlik ettim. Sohbet ederek masayı kaldırdık ve bulaşıkları makinaya dizdim. Ardından koltuklara oturduk. "Kuzu gider ayak şarkı söylede kulak pasım silinsin." "Diyosun?" "Diyorum." diyerek göz kırptı. "Tamam ben gitarımı alıp geliyorum, sen de hangi şarkıyı söyleyeceğimi düşün." dedim odama, yani eski odama giderken. Bavulumun yanına koyduğum gitar çantamı açarak içinden kızım gibi gördüğüm gitarımı aldım. Ardından salona geçtim. Ve kendimi koltuğa attım. "Hangi şarkı kuşum?" "Tabi güzelim." dedi sırıtarak. "Peki güzelim" dedim göz kırparak ve gitarımın tellerine dokunmaya başladım. {Babutsa ~ Tabi Güzelim} "Yalvarsan da yakarsan da Bil ki fayda etmez, Saçın şimdi ne renkse renk Beni hiç ilgilendirmez, Artistliğin aklımda Seninle işim olmaz Centilmenlik biz de kalsın Gül dikensiz olmaz Tabi güzelim Bir ileri iki geri Tabi güzelim Mini mini etekleri Tabi güzelim Toy mu sandın sen beni? Tabi güzelim Bal dudaklarını yerim. Bizde yalan yanlış yoktur Sevdik delikanlıca Adını pirinç tanesine yazdık Fakat yetmedi sana Artistliğin aklımda Seninle işim olmaz Centilmenlik biz de kalsın Gül dikensiz olmaz Tabi güzelim Bir ileri iki geri Tabi güzelim Mini mini eteklerin Tabi güzelim Toy mu sandın sen beni? Tabi güzelim Bal dudaklarını yerim. Aaaaaaa aaaaaa... Son kez tellere vurdum ve durdum. Deli gibi alkış yapan arkadaşım, ben gitar çalarken de deli gibi oynuyordu. Birden gözüm duvar saatine takıldı. On bir olmuştu bile, benim baktığımı farkeden Sude'de saati farketti. "Ayrılık vakti kuzu." "Okulda tependendeyim kuşum meraklanma." diyerek ayaklandım. Odama girerek gitarımı yerleştirdim. Sude'de peşimden gelerek eşyalarımı taşımama yardım etti. Merdivenleri inerken jilet gibi giyinmiş bir genç adamla karşılaştım. "Levlâ Hanım?" dedi bi Sude'ye bi bana bakarak, göz devirdim ve yanından geçerken "Hanım yok. Ya Levlâ ya da Sevda." dedim ve apartmanın kapısını açıp dışarı çıktım. Ardından karşımda ki makinaya bakmaya başladım. Eğer karşımda ki şeye araba dersem yedi sülalesine küfür etmiş olurmuşum gibi geliyor. O bir Porsche voaovv "Çüş, deve abi bu ne?!" diyen Sude düşüncelerime tercüme oldu. Yine de ciciliğimden ödün vermeksizin, "Sudee!" diye uyarıda bulundum ve sarıldım. Anında karşılık verirken kulağıma, "Başına devlet kuşu kondu kuzu değerini bil." diye fısıldadı. Koluna çimdik atıp geri çekildim. "Hadi cancağızım fakültede görüşürüz." "Görüşürüz kuzu." dedi ve ben Porsche nin arkasına doğru ilerledim. Şoför yanıma gelerek bagajı açtı ve eşyalarımı yerleştirdi. İleri doğru giderken şoför önüme geçerek arabanın arka koltuk kapısını açtı. Bir kez daha göz devirerek ön koltuğa geçtim. O ne öyle? Sonradan görme gibi. Of'ladığını duydum, ben arabaya binerken. Şoför koltuğuna geçen adama doğru döndüm. "Benim şoföre ihtiyacım yok, eğer illa bir şeyim olmak istersen arkadaşım ol." dedim. Hiç bana bakmadan arabayı çalıştırdı ve harekete geçirdi. Camdan kuşuma el salladım. "Arkadaşa ihtiyacım olduğunu sanmıyorum." dedi. Kendimi bi an ona yürüyormuş gibi hissetmedim değil hani. "Merak etme benim erkeklerle işim olmaz." dedim. Kaşları birden havalanıp kısa süreliğine bana baktı ve önüne döndü. Neden bu kadar şaşırdığını düşündüm birden. "Yanında ki o kız sevgilin miydi?" dediğinde beynimde çakan şimşeklerime, jetonumun sesi de kulaklarımda eşlik etti. "Hayır hayır yanlış anladın beni! Off! ben şimdilik işim olmaz demek istedim. Yani okulumu bitirip mesleğimi elime alana kadar." dedim. Kaşları normale döndü. "Tamam anladım. Yine de benden uzak dur." dediğinde kaşlarımı kaldırdım. "Evlisin ve karın çook kıskanç?" Hâlâ yola bakmaya devam ederken hafif bir tebessüm yerleştirdi dudaklarına. "Nişanlıyım ve evet çok kıskanç" dedi. Gülümsemeden edemedim. "Allah tamamına erdirsin. Rabbim bir yastıkta kocatsın. Boy boy torunlarınız olsun onların da çocuklarını sevin inşallah uşağum." dediğimde şuh kahkaha attı. "Amin amin nineciğum" dediğinde bende gülmeye başladım. "Adın ne senin?" diye sordum, gülmesi durulduğunda. "Mert. Laz mısın?" "Hayır, ama hayranım." "Ya bir şey soracağım, neden sadece Sevda ya da Levlâ değil? Biraz şey gibi yani değişik!" dedi haklı olarak. "Benim ikizim varmış doğmadan önce annemler ikimize bu isimleri belirlemişler. Fakat doğumdan iki saat sonra Sevda yani ikizim ölmüş. Ne doktorlar ne de ailem sebebini anlayamamış. İkizim kimliği bile çıkmadan gidince onun ismini de bana vermişler." dedim durgunlaşırken. Camdan dışarı bakmaya başladım. Gelip geçtiğimiz yollara, geçtiğimiz binalara. Mert'in bana baktığını hissediyordum ama dönüp bakmak gelmiyordu içimden. "Başın şağolsun. Bilmiyordum diyeceğim, biliyor olsam biraz tuhaf kaçardı." dedi bariz şekilde beni güldürmeye çalışırken. Hafifçe gülümsedim. "Evet haklısın, ayrıca dostlar sağolsun." dedim. "Başka kardeşin yok mu?" "Bir tane abim var ama kardeşim yok." "Anladım." dedi arabanın içi iyice kasvetlenirken. "Bir gün tanışmak isterim nişanlınla. Ha bu arada adı ne?" dedim bakışlarımı ona çevirip, konuyu değiştirmek için. Hafifçe gülümsedi "Sevinç." Sanki bir şiir okur gibi söyledi ismini, ne kadar da belli aşık olduğu. "Ne güzel ismi varmış" dedim ve Onu çok seviyorsun, hani derler ya kitaplar da falan 'ismini duyduğunda bile gözlerin parlıyor' heh şuan karşımda canlı örneği var." diye ekledim. Gülümseyerek kafasıyla onayladı ve derin nefes alıp verdi. "Seni tanıyınca çok sevecektir." "Tamam, bir an önce tanışmak isterim." dedim "ee daha ne kadar var eve?" dememle birlikte araba durdu. "İşte geldik" dedi ve indi. Evin olması gereken yerde ev olmamasıyla birlikte, yerinde saray olması nefes kesiciydi. Ve bir voaovv daha. Sude şimdi burada olsa baygınlık geçirirdi. Porsche'nin bagajından eşyalarımı alan Mert'in yanına ilerledi. "Yalan söylemeye utanmıyor musun? Hani nerde ev? Eğer burası ev ise bizin kaldığımız ev bunun yanında kümes kalıyor." diyerek azarladım, gitar çantamı alarak. Her zaman ki kullandığım çanta zaten sırtımda. Bir elime de küçük valizimi alarak Mert'i beklemeye başladım. Eşyalarımın tamamını alıp yanıma geldi. "Büyüklüğüne aldanma içi boş olduktan sonra." dedi ve yanımdan geçip girişe ilerledi. Ne demek istediğini anlamasam da peşine takıldım. Mert kapıyı çaldığında yaşını almış bir teyze açtı. Gülümseyerek önce Mert'e baktı ardından da bana. "Yeni bakicu sen misun da?" dedi laz olduğunu anladığım kadın. Gülümseyerek kafamı olumlu anlamda salladım. "Pekte güzelsun oğlum olaydu gelinum yapardum senu." dedi. Gülmeye başladım birden." Çok geç sayılmaz anacum ben beklerum" dedim ve koluna hafifçe vurdum. Mert gülerek içeri girerken bende peşinden bismillâh çekerek girdim. Nergis Hanım bakış açıma girerek bana gülümsedi ve bariz bir şekilde rahatladı. Evet sadece o rahatladı ben hâlâ gerginim. "Hoşgeldin canım." dedi bana bakarak, sonra Mert'e dönerek "Eşyaları daha önce söylediğim odaya götür." Mert kafasıyla onaylarken bende söze girdim. "Hoşbuldum Nergis Hanım." dedim samimi bir şekilde. Aynı şekilde gülümseyip elini koluma koydu. "Bana Hanım deme bunun dışında istediğin şekilde hitap edebilirsin." dedi. "Nasıl istersen Nergis Abla." dedim. Ardından koluma girdi. "Hadi sana odanı gösterelim, sonra da oğlumla tanıştırırım." dediğinde aklıma oğlunun adını bilmediğim geldi. "Oğlunun adı ne Nergis Abla?" gülümseyerek "Can... Canımdan parçam." Sesindeki duygu ve ve titreşim onu oğlunu çok sevdiği belli oluyordu. Aynı zamanda bu haline üzüldüğünü de. Merdiven çıkmayıp yanından geçtik ve bir odaya girdiğimiz de koca bir odayla karşılaştım. Mavi tonlarda duvar, çift kanatlı büyük pencereler, büyük gardırop, büyük çift kişilik yatak, yatağın sağ tarafında komodin, üzerinde lamba. Banyo olduğunu tahmin ettiğim koyu mavi kapı ve yatağın karşındaki duvarda asılı bir televizyon olan bu büyük oda da bir zamanlar başkasının kaldığı bariz şekilde belli oluyordu. Aksi takdirde insan ne kadar zengin olursa olsun misafir odasına televizyon koymaz galiba! Ya da koyar mı? Etrafı incelerken aklımdan geçen soruları Nergis Ablanın bana seslenmesiyle uğurladım. "Tatlım, şimdi seni oğlumla tanıştırayım. Eşyalarını yardımcılarımız yerleştirir. Hadi gel." Odadan çıkan Nergis ablayla birlikte peşine takıldım. Hemen yanında ki odaya girdi ve bende arkasından. Buranın duvarları lacivert ve pencerelerin hemen altında biten uzun dolapların dışında her şey kalacağım odayla aynıydı. Çift kişilik bir yatakta burada vardı. Üzerinde uyuyan bir adam vardı ama etrafta çocuk yoktu. Hatta yatağın kenarında tekerlekli sandalye bile vardı fakat çocuk ortalıklarda görünmüyordu. Bu durumda Nergis Ablaya döndüm. "Can nerde Nergis Abla?" dediğimde işaret parmağını dudaklarının üzerine koydu. "Şşt! uyuyakalmış anlaşılan. Artık sen okuldan dönünce tanışırsınız." dedi benim gözler kocaman olurken. Ne yani 'oğlum' dediği uyuyan bu adam mı? "Bu uyuyan adam sizin oğlunuz Can mı?" dedim sesimi kısıp parmağımla yatağı işaret ederek. Kafasıyla onaylayan kadına hayretle bakakaldım. "İkinizi bir yerden geçerken görsem 'abla kardeş bunlar' derdim." dedim beynimdekileri aktararak. Elini belime yerleştirerek çıkışa itekledi beni, kendiside gelirken. "Şey ben...biraz erken evlenmiş ve erken doğum yapmış olabilirim." gözlerimi kırpıştırarak baktım. "Ne kadar erken?" diye sormadan edemedim. Hafifçe gülümsedi. "Yirmi yaşımda doğum yaptım. Şu an kırk üç yaşındayım. Tekrardan gözlerim kocaman olurken otuzlarının sonunda görünen bu kadına baktım. "Ama daha genç gösteriyorsun Nergis Abla" dedim. Dış kapının yanına geldiğimizi bile kapı sesini duyduğumda fark ettim. "Teşekkür ederim canım, şimdi Mert seni arabada bekliyor. Döndüğünde Can uyanmış olur sizi o zaman tanıştırmış olurum." dedi ve beni evden postaladı. Evden kovulmuş gibi hissetmem normal mi?... *** "İşte böyle kızlar, küçük bir çocuğa değil benden büyük bir adama bakıcılık yapacağım." dediğimde kızlar şaşkınca bana bakıyorlardı. Daha fazla anlatacak bir şey olmadığından ve Mert'in beni beklediğinden kızlara uzaktan öpücük atıp arabaya ilerledim. Dersim nedense çabucak geçmiş ve kızlarla bahçede oturup her şeyi anlatmıştım. Mert'e de gelmesi gerektiği saati söyleyip, numaramı vermiştim. Gelince arasın diye, adam gelip beni arayalı on dakikayı geçti ama kızlar beni rahat bırakmadığı için bir süredir bekliyor. Görüş açıma önce Mert sonrada arkasında ki Porsche girdi. Hemen yanına koşturarak "Özür dilerim, çok üzgünüm kızlar beni bırakmayınca gelemedim. Afedersin." dedim mahcup bir şekilde. "Önemli değil, takılmam öyle şeylere. Sevinç'te bekletir beni böyle ama kızgınken." dedi gülümseyerek, arabaya bindim ama bindiğim gibi indim. Ne olduğunu sorarcasına bana baktı. Yavru köpek bakışlarımı atmaya başladım. "Ben kullanabilir miyim?" dedim biraz da göz kırpıştırdım. Gülümseyerek tek kaşını kaldırdı. "Ehliyetin var mı?" diye sordu haklı olarak. Kafamla onayladığım da anahtarları bi anda bana fırlattı. Refleks olarak havada yakaladım ve şaşkınca Mert'e baktım. Omuz silkti. "Kaza yaparsan Nergis Hanım'a sen anlatısın derdini!" dedi. Sevinçle ellerimi çırpıp iki kere yerimde zıpladım. Ardından sırt çantamı çıkarıp arka koltuğa fırlattım. Çantam bana nasıl dayanıyor anlamıyorum. Ama şuan bunu umursayacak da değilim. Hemen arabaya bindim kemerimi bağlamak için cama döndüğümde kızlar uzaktan şaşkınca bana bakıyorlardı. El sallayıp öpücük attım ve kemerimi bağladım. Bismillâh çekerek yerime yerleştirdim ve çalıştırdım. Yolu Mert tarif etti ben ilerledim, hatta bir ara yollar boştu ve gaza fazlaca yüklendim. Ve sonunda kazasız belasız saray olan eve geldik. Arabadan inerken çantamı almayı elbette unutmadım. "Araba sürmeyi kim öğretti sana?" dedi Mert arabadan inerken. "Abim" "Baya iyisin hız sınırlarını zorlamayıp radara yakalanmadığın sürece!" dedi. Yüzümü buruşturdum. "Yakalandık değil mi?" dediğimde kafsıyla onayladı. Boşver dercesine elimi sallayarak kapıya ilerledim. Arkamda güldüğünü duyduğumda kapıyı çalmıştım. Sabah ki teyze kapıyı açıp gülümsedi "Uuiyy gelinum gelmuş da." dedi, bende hemen atıldım. "Anacuğum adin ne bilmem, damatta yok ortada ama gelinum diyesun olmayı boyle önce damat." dedim. "Adim Fadima benum. Hadi geç içeru." dedi ve içeri girdi. O gidince Nergis Abla geldi. "Hoşgedin canım. Can uyandı hadi gel sizi tanıştıralım." dedi ve bir şey söylememe gerek kalmadan odaya ilerledik. İçeri girdiğimiz de yüzü pencereye dönük tekerlekli sandalyede oturan bir adam vardı. Yani Can. İkimizde yanına doğru ilerlediğimiz de Nergis Abla konuşmaya başladı. "Can, sabah bahsettiğim bakıcı geldi. Ben sizi yanlız bırakayım konuşup tanışın." dedi ve bana döndü. "Levlâ sana güveniyorum lütfen elinden geleni yap!" Tam cevap vereceğim sırada kalın ve soğuk sesiyle hâlâ yüzünü görmediğim Can konuşmaya başladı. "Bu kaçıncı bakıcı anne hepsi boşuna geldi. Ve geldiği gibi gitti. Bunu en iyi sen biliyorsun hiç biri beni iyileştiremedi, iyileştiremeyecek. Zaten iyileşmek için de bir sebebim yok halimden memnunum." dedi bir çocuk edasıyla. Hemen araya girerek bakışlarımla Nergis Ablayı gönderdim. Ardından Can'a döndüm. "Belki de ben başarabilirim nerden biliyorsun?" dedim. O ise alayla yüz ifadesine büründü. "Çok hayalperestsiniz bayan bakıcı." "Ben hiç hayal kurmadım bugüne kadar hedeflerim vardı gerçekleştirmek istediğim. Fakat araların da büyüdüğünü sanan ama hâlâ çocuk olan bir adamı hayatla yeniden barıştırmak yoktu. Şimdi ise seni büyüttükten sonra İlk hedefim: Gülmeni sağlamak İkinci hedefim: Yürümeni sağlamak Üçüncü hedefim: Görmeni sağlamak ve bunları dokuz ayda tamamlamak..." *** Umarım beğenmişsinizdir...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD